17 Ocak 2015 Cumartesi

The Truman Show

Bazı filmler üzerinden yıllar geçse de güzelliğinden bir şey kaybetmez. Truman Show da onlardan biri.

Filmin odağı "Biri bizi gözetliyor" teması olsa da aslında asıl işlevi hepimizin "normal" hayatlarına acımasız bir ayna tutmak.

İlk bakışta Truman'ın gayet "iyi" bir hayatı var. Güzel bir eş, güzel bir masabaşı işi, iyi niyetli komşular. Bunun yanında ev için mortgage borcu, araba için kredi, bir kaç seneye çocuk yapma projesi. Hepsi bilindik şeyler.


Ancak Truman'ın hepimizde olan bir özelliği daha var, belki onun kişiliğinde bu daha da baskın: Keşfetmek istiyor. Yeni yerler görmek ona mükemmel hayat olarak sunulan kısıtlı alanın dışına çıkmak istiyor.

Slyvia karakteri aslında bir tetik. Herkesin hayatında yaşadığı normal ve sakin düzeni aslında temelde koruma içgüdüsü mevcut. Çünkü bu şekilde risk almaya ya da alışık olduğumuz güvenli alanı değiştirmek için efor sarfetmeye gerek yok. Ancak Truman daha okuldayken Slyvia'dan etkileniyor, hatta aşık oluyor. Ancak belki de bu "tehlikeli" olduğu için yapımcılar onun önceden seçtikleri Meryl ile evlenmesini istiyor ve başarıyorlar.

Gene de Truman Slyvia'yı unutamıyor ve ilk arzusu kızın gittiğini söyledikleri yer olan Fiji'ye ulaşmak. Topladığı dergilerden onun yüzünü oluşturmaya çalışıyor.


Bazı insan ve olayların yarattığı etkiler tüm bu güvenli alanları kırma arzusu uyandırabiliyor. Ancak genel olarak yaptığımız şey kendimizi şu anda koşulların bu değişikliğe uygun olmadığına kendimizi inandırmak ve sonra da bir içki masasında hayallerimizden bahsetmek.

Truman ne zaman keşfetmek farklı bir şey yapmak istese karısı karşısına geçip ödenmesi gereken kredi borçlarını, yakında doğmasını istediği bebeğini anlatıyor. Ev, araba, çocuk üçgeninde hayallerinden sonsuza dek uzaklaşarak sürekli düzenini koruması gerektiği Truman'a yakınları tarafından sürekli hatırlatılıyor. Fazla dışarıyı düşünmemesi için de çocukluğunda babası "öldürülerek" kendisine "su" korkusu veriliyor, ayrıca da uçakların güvensizliği sürekli vurgulanıyor.

Bir insanı babasının ölümünden sorumlu tutarak onun içine bu korku ve suçluluğu yerleştirmek nasıl bir zalimliktir diye düşününce insanın aklında sayısız medya kurbanı geliyor.


Tabii Christof'tan da bahsetmek lazım. Truman Show'un "yaratıcısı". Sufleleriyle tüm karakterleri kontrole eden, kamera açılarını ve doğa olaylarını düzenleyen kişi. Truman yaratıcısına karşı çıkarken adeta tanrılara ve düzene isyan eden Prometheus gibi. Ancak yaratıcısının bir sözü de çok manidar: Sana yarattığım dünya dışarıdakinden daha kötü bir yer değil aksine daha güvenli bir yer.

Ancak Truman her şeye rağmen oradan gitmek isteyince Christof'un da bir işi kalmıyor.

Aslında Meryl ve Marlon'un da psikolojilerini incelemek ayrı bir film konusu olurdu. Özellikle de yedi yaşından beri şovun içinde Truman'ın en iyi arkadaşı rolünde olan Marlon'un gerçek ruh halini merak ediyorum. Truman bir yalanın içinde bilmeden yaşarken Marlon 23 yıldır bu yalanın içinde bilerek yaşamaya devam ediyor.


Bir diğer konu da reklamlar. Truman'ı her gün panonun önüne itekleyen ikizler, karısının ve arkadaşının ürün yerleştirme çalışmaları, hepsi son derece dikkat çekici. Rahatsız edici ve gerçek.

Ve Truman'ı an be an takip eden insanlar. Hepimiz gözetlemeyi seviyoruz. Show bittiğinde gelen soru: Televizyon rehberinde başka ne var? Uykuya devam.


Hepimiz kredi kartı borçlarımızı öder, aslında hep yapmak istediğimiz işi, seyahati, hayali bir başka "koşulların uygun olduğu güne" erteler, aslında bize hiçbir şey katmayıp öyle gittiği için öyle gitmesi gereken her türlü insani ilişkinin içinde yuvarlanırken şu soruyu da sormadan edemiyorum: Truman'ın filmin finalinde duvara çarpıp "gerçek" dünyaya döndükten sonra nasıl bir hayatı olacak? Slyvia'ya kavuştuktan sonra hikaye nasıl bitecek? Yoksa onlar da bir süpermarkette yeni çıkan müthiş özelliklere sahip ekstra süper yumuşatıcı hakkında kavga mı edecekler?

Cevabı siz de biliyorsunuz.

11 Ocak 2015 Pazar

Gone Girl

Sonunda izledim. Öncelikle filmin en iyi yanı seyir esnasında filmle ilgili düşüncelerinizin anlık değişebilmesiydi.

Tüm yazı spoiler içerecek.

Hikaye "Issız Adam" tadında gayet poz, zeka dolu olması amaçlanmış bir flört sahnesi ile açılıyor. Akabinde başlayan peri masalının başlangıcı, bozulması; giderek ilgisizleşen duyarsız koca ve kaybolan zavallı masum karısı, hadi bu duruma üzülelim diye düşünürken gelen hafif sıkıntı duygusu ve bam!

Olay çok başka yerlere gidiyor.


Beni asıl heyecanlandıran ve ilgilendiren filmin birden çok zeki ve psikopat bir kadının intikam öyküsüne dönüşmesi değil aslında "Mükemmeliyetçilik" ve "Narsizm" kavramlarını gerçekten çok iyi anlatması oldu.

Detaylarla başlayalım; Amy "mükemmel" bir kız. Gayet zeki, parlak diplomaları var, iyi bir aileden geliyor, güzel, çekici vs vs. Ancak bunlar ailesine yetmemiş ki kızlarının kendilerince "eksik" kalan başarılarını da başarı öyküsüne dönüştürerek bizdeki Ayşegül serilerine benzeyen "Amazing Amy" isimli örnek kız çocuğu modellemesi yapan bir çocuk kitabına dönüştürmüşler. Amy, aslında Amazing Amy'den nefret ediyor çünkü onun eksik bıraktığı ya da ilgilenmediği her şeyi çizgi karakteri başarmış durumda. Sürekli mükemmeliyetçilik ile güdümlenen hayatı haliyle kendisinden asla memnun olmayarak geçiyor.


Önceki paragrafı aslında Amy bir kader kurbanıydı ondan bu hale geldi diye almayın sakın. Kadın bildiğin ruh hastası, narsist ve ciddi değer sorunları var. Ayrıca zekasına ve kendisine duyduğu abartılı hayranlık yüzünden de kendisine istediği değeri göstermeyen kişilerden çok sert intikamlar alıyor.

Madalyonun diğer yüzüne bakalım: Nick Dunne. Taşradan geldiği için kendisiyle ilgili sürekli yetersizlik hisseden, patlama anlarında bunu sıkça dile getiren, Lifestyle dergilerinde yazmasına ve sürekli kendisini daha parlak bir şekilde pazarlamasına karşın aslında ciddi şekilde kompleksleri olan bir insan. Aslında tam bir tencere kapak durumu. Tek fark Amy bunu çok abartılı bir narsizm ile verirken Nick bunu umursamazlık ve tamamen kendi isteklerine odaklanarak yapıyor. Aslında bizim Issız Adam'ı andırıyor bu yönleriyle de.


Nick tam Amy, Amazing Amy'den belki en çok nefret ettiği anda - "Düğün" sahnesi - herkesin ortasında ve kadını son derece onore eden bir şekilde evlenme teklif ediyor. Kadının çığlık atan özgüven eksikliği bir anlığına tatmin oluyor. Nitekim filmin sonlarına doğru ne kadar Nick'in yalan söylediğini bildiğini söylese de Nick televizyona çıkıp onun ne kadar muhteşem olduğu ve onu ne kadar çok sevdiğini söylediğinde gözlerinin nasıl parladığını görüyoruz.


Filmin tüm gidişatı değiştiren sahnesi: Amy'nin arabayla giderken planlarını anlattığı an. Aslında tüm kadınların asla unutmaması gereken gayet sert ve doğru cümleler kuruyor:

Nick loved a girl I was pretending to be. "Cool girl." Men always use that as their defining compliment. "She's a cool girl." Cool girl is hot. Cool girl is game. Cool girl is fun. Cool girl never gets angry at her man. She only smiles in a chagrined, loving manner... And then presents her mouth for fucking. She likes what he likes. So evidently, she's a vinyl hipster who loves fetish manga. If he likes girls gone wild, she's a mall babe who talks football and endures buffalo wings at Hooters. When I met Nick dunne, I knew he wanted cool girl. And for him, I'll admit, I was willing to try. I wax-stripped my pussy raw. I drank canned beer watching Adam sandler movies. I ate cold pizza and remained a size two. I blew him semi-regularly. I lived in the moment.

I was fucking game. I can't say I didn't enjoy some of it. Nick teased out of me things I didn't know existed. A lightness, a humor, an ease. But I made him smarter. Sharper. I inspired him to rise to my level. I forged the man of my dreams. We were happy pretending to be other people. We were the happiest couple we knew.

And what's the point of being together if you're not the happiest?

But Nick got lazy. He became someone I did not agree to marry. He actually expected me to love him unconditionally. Then he dragged me, penniless, to the navel of this great country... And found himself a newer, younger, bouncier... Cool girl. You think I'd let him destroy me and end up happier than ever?

No fucking way.

He doesn't get to win. My cute, charming, salt-of-the-earth, Missouri guy. He needed to learn.
Grown-ups work for things. Grown-ups pay. Grown-ups suffer consequences.



Sıkılmadan okuduysanız bence burası filmin özetiydi. Kadın-erkek genel olarak kendimizi daha "cool" bir şeye çevirmeye uğraşıyoruz. Süslü ve çok mutlu sosyal medya resimleri yüklüyoruz, hep çok eğleniyoruz ve hep harika hissediyoruz. Sürekli dünyadan daha çok  ilgi ve "like" istesek de aslında bu hiç umrumuzda değilmiş gibi davranıyoruz.

Acı ama genelde kadınların çok sık yaptığı bir şey olan birlikte oldukları erkeklerin ilgi alanlarına sevmeseler de uyum sağlamaya çalışmaları ve onların istedikleri gibi davranmaları en sonunda patlama ile sonuçlanıyor. Amy'nin uzun uzun anlattığı şey sırf onu daha çok sevsin diye nefret ettiği halde Fenerbahçe maçına gidip tezahürat yapan bir kadının bastırılmış öfkesinden farklı değil. Amy'nin filmde aldığı intikam kadın erkek fark etmez aslında bir çok insanın zihninden geçen şeyler.

Ancak pek tabii ki kimse kimseyi zorla dönüştürmüyor, buradaki temel dürtü daha çok sevilmek ve dövgü almak, esasen tamamen egosantrik bir konu. Ancak kim olursanız olun bir ilişki için yeterince dönüşüp başka bir şey olduğunuzda ve karşı taraf istediğiniz kadar efor sarfetmediği anda işte o zaman ip kopuyor.


Nitekim Nick de kırsala yerleştikten sonra salıyor, hatta kendisine başka bir sevgili buluyor. Ve en sonunda karısından tamamen kopmak istese de para pul meseleleri ve korkaklıktan bunu yapamıyor. Hep bir bahanesi var. Öyle ki filmin sonunda psikopat olduğunu bildiği karısı ile elele gülücükler atmaya devam ediyor.

Bir parantez açalım: Amy'nin erkek seçimleri de son derece dikkat çekici. Nick tam istediği "yükseltebileceği" bir adam. Ona göre daha "düşük seviyede", kırsaldan geliyor, "kinoa" nedir bilmiyor. Amy, Nick'i "yükselterek" kendi egosunu besliyor. Lisedeki sevgilisi Desi ise bunun tam tersi. Belki de Amy'den de fazla bir kontrol manyağı, mükemmeliyetçi, zengin ve kültürlü. Amy onun yanında yetersiz hissediyor. Nitekim Desi'ye sığında adamın ilk işi kadını eski "muhteşem" haline döndürmek oluyor. Zaten Desi'ye sığındıktan sonra onunla aslında "kendi seviyesine uygun" bir şekilde zaman geçirse de adamdan ne kadar tiksindiğini görüyoruz.

Daha önce komplo kurduğu hipster sevgilisi ise Nick'e benziyor ancak O da affedilmeyecek bir hata yapıyor, Amy'den sıkılıyor. Ve bir anda tecavüzcü oluyor, hayatı kararıyor. Amy bu tür adamlara kravat alarak, onları daha sofistike ortamlara sokarak kendince kendisine layık hale getiriyor.  Zaten tiradında da bunu kendisinin yaptığından ne kadar emin olduğunu görüyoruz. Ancak istekleri yerine getirilmediğinde ise hiç uzlaşmacı değil, derhal adamların hayatlarını mahvediyor.

Amy çok değer verdiği varlığını korkmayıp sonlandırabilseydi eşi idam cezasına çarptırılacaktı. Ancak kendisine bu kadar aşık bir kadın kendisini nasıl öldürebilirdi ki?

Bu kısmı önemle vurgulamak lazım, film kesinlikle "kadınlar kötüdür" mesajı vermiyor. Amy de Nick kadar kötü, Nick de Amy kadar. Birbirilerine gerçekten yakışan bir çift. Sahte, yetersiz, parlak ambalajlı.


Film diğer taraftan medyanın iğrençliği, bir insanın yeterli medya desteğiyle bir gün nefret objesiyken ertesi gün nasıl herkesin sevgilisi olabileceğini, kızları kayıpken bile ailesinin hala kendi markalarını pazarlamaya çalışmalarını, hangi ülkeden olursak olalım mide bulandırıcı ve sahte dramaları ne kadar çok sevdiğimizi de gösteriyor.

Yazının en başına dönersek mükemmeliyetçilik ve narsizm filmin en önemli iki sütunu. Tüm öykü buradan şekilleniyor aslında. Photoshoplarla 36 bedenlere, pürüzsüz ciltlere, muhteşem kaslara sahip adam ve kadınlar, yeme bozuklukları çeken ama çok mutlu olduğunu söyleyen mutsuz insanlar, sürekli gülümseyen ve çok eğlenen ama aslında içlerinden sadece ne kadar acı çektiklerini bilenler, iğrenç giden ilişkilerini sırf herkesçe dışarıdan çok güzel görünüyor diye devam ettirenler... Hepsi bizim bir parçamız. Hepsi medya ve reklamla ailemiz ve sevdiklerimiz yoluyla bize dayatılan şeyler.


Sürekli harca, çünkü aldığın şeyler bir süre sonra yetmeyecek, yetse de sıkılacaksın. Daha çok spor yap çünkü çirkin olursan seni kimse sevmez. Her zaman çok farklı ve eğlenceli görün yoksa insanlar seni sıkıcı bulur. Asla yalnız kalma çünkü insanlar yalnız insanları sevmez. Hep mutlu, hep canlı ve hep sağlıklısın.

Hepsi koca bir yalan. Ve biz bu yalana inanmayı ne kadar inkar edersek edelim çok seviyoruz.

Televizyonundan internetine her yerde bangır bangır herşeyin geçiciliği anlatılırken aslında kalıcılığın gücünü hissetmeyi denemek belki de yapılması gereken. Her türlü bizi daha çok yemeye, içmeye, tüketmeye zorlayacak bir yol olsa da en azından "gerçek" olmayı denemek de atılabilecek büyük bir adım.

Güzel filmdi. Happily ever after.

2 Ocak 2015 Cuma

Marco Polo

2015'in ilk yazısını son dakika golü atarak 2014'te izlediğim en iyi yeni yapım diyebileceğim Marco Polo hakkında yazmak istedim.

10 bölümü yavaş tempoyla izleyerek üç günde bitirdim. Hızlı tempoda kesin bir günde biterdi. O kadar akıcı ve güzel geldi.


Her daim uzakdoğu kültürünü severim ancak babamın da etkisiyle Moğol kültürüne özel bir sevgim var. Silahlarına, mimarilerine ve en önemlisi müziklerine. Mongol isimli filmde keşfettiğim Altan Urag grubunun(Moğolistan usülü Apocalyptica diyebiliriz) da Ijii Mongol gibi parçalarıyla dizide yer almaları ayrıca hoşuma gitti. Bundan sonrası spoiler içerecek.


Dizinin adı Marco Polo ancak tüm hikaye karakterin ana ekseninde dönmüyor, bu kesinlikle bir artı. Arada kalp kırsa da hizmetine girmek istediğim Kubilay Han başta olmak üzere Yüz Göz (Hundred Eyes) gibi müthiş bir reis shifu, Sidao gibi müthiş ve felsefik bir kötü, Byamba gibi saf bir delikanlı ve Topal Yusuf gibi karmaşık gerçekten iyi çalışılmış karakterler izliyoruz.


Dizi sayısız şık kılıç dövüşü ve Kung-Fu sahnesi içeriyor. Özellikle final bölümünde Shifu reis ile Sidao'nun dövüşü muhteşemdi, kendimden geçtim. Shifu'nun Sidao'nun en büyük gücü olan peygamber devesi disiplinine geçerek onu yenmesi gerçekten olağanüstüydü.


Çok hoşuma giden diğer bir detay da üstad Yüz Göz tarafından eğitilse de klasik dövüş filmlerindeki gibi Marco Polo'nun bir aylık hızlandırılmış Kung-Fu kursu sonunda hocasını dövememesiydi. Adamlar hayatlarını vermiş bu işe olur mu öyle? Nitekim Sidao'yla kapışınca da hemen cortladı. Olması gereken de bu.

Ufak bir rolde The Matrix Reloaded ve Revolutions tanıdığımız Seraph'ı (Collin Chou) görmek güzeldi. Gene de Sidao tarafından hemen harcanmasına biraz bozuldum.


Dizinin benim için en ilginç karakterlerinden biri kendini idealleri için feda eden Kubilay Han'ın baş veziri Topal Yusuf'tu. Yanında sinsi sinsi takılan şerefsiz hazine bakanı Ahmet'in foyası çıkmadığından yeni sezonda neler yapacağını hep beraber göreceğiz.

Bunun dışında Kubilay Han'ın sürekli mızmızlayan kompleksli oğlu (son dakikada akıllanır gibi oldu neyse) Jingim Ido'nun aynısı değil de ne?


Atlar, kılıçlar, savaşlar ve yine savaşlar ilgi alanınızdaysa bu diziyi kaçırmayın derim. Özellikle bozkır sahnelerinde insanın oralara gidesi dağ bayır koşturası geliyor, bir şekilde kan çekiyor demek ki.

Sevenleri için de son olarak Altan Urag'ın müthiş parçası Ijii Mongol'u da ekleyelim:


28 Aralık 2014 Pazar

I Hate Clara Oswald

Bu başlığı seçtim çünkü gerçekten üzgünüm ve hatta kızgınım. 

Doctor Who hayatımda en sevdiğim ve an be an takip ettiğim dizilerden beri. Retro havalı düşük bütçeli döneminden son yıllardaki süslü ve epik haline kadar.

Russell T. Davies sonrası Moffat diziyi katlediyor döneminde bile diziyi hala sevdim, hatta savundum ama bugün itibariyle karar verdim ki, ben maalesef bu diziyi izlemeye artık dayanamıyorum ve devam edemeyeceğim.

Noel özel bölümü Last Christmas Inceptionvari senaryosuyla aslında hiç fena bir bölüm değildi ama Clara denen gerizekalı karakteri, Danny mıymıylarını, Doctor'a olan salak afra tafrasını ve finalde seyirciyi duygulandırmaya çalışsa da bana sadece bir Mature pornosu introsu hissi uyandıran aptal romantik anlarıyla değil bölümden etkilenmek konsantre bile olamadım.


Clara karakterinin giderek saçmalaması ve diziye yayılmasını iki sezondur dehşetle izliyorum. İlk başta Matt Smith ile döneminde bu kadar da itici değildi esasen ama zaman ilerledikçe özellikle de Peter Capaldi'nin geldiği son sezonda adeta Clara Who dizisi izledik. İlk bölümlerde zaten bostan korkuluğu olarak gezinen Doktor adeta companion gibiydi. Doktoru aşağılayan, kimi zaman tokat atan, aptalca afra tafra yapan bu karakterin üzerine kendisi kadar eblek erkek arkadaşı ve hiç de hissiyat yaratamayan yapay duygusallıkları eklenince tam anlamıyla diziye tüy dikilmiş oldu. Bu sezonun finalinde üstelik karakteri canlandıran Jenna Louise Coleman'ın adının en başa yazılması ile bu kız BBC'nin sahibiyle mi çıkıyor diye düşünsem de gerçek hayatta Jon Snow rolünde tanıdığımız Kit Harrington ile birlikteymiş.

Zaten son derece zayıf bir sezon izledik. The Master'ın kadın olarak dönüşü hiç de şaşırtıcı ya da etkileyici değildi, mükemmel bir oyuncu olmasına karşın Peter Capaldi'nin döktürdüğü anlara da maalesef çok nadiren tanık olduk. Onu yerine Doktor'a trip atan Clara, Danny ile aşk acısı çeken Clara, bir şeyleri çözen Clara gibi anlamsız şeyleri izledik durduk.

Coleman'ın noel bölümü ile gideceğini duyunca bir nebze umutlanmıştım. Çünkü Capaldi özellikle son dizisi The Musketeers'da gördüğümüz gibi aslında çok iyi bir oyuncu. Tüm bölümü "Ne zaman ölecek bu" diye izlememe karşın tam tersi karakter diziye döndü, hatta aptalca bir romans da yaşandı ve akabinde öğrendim ki Coleman bir sezon daha anlaşma imzalamış. 

Eskiden kare kare izlediğim diziyi artık görmeye tahammül edemiyorum. 

Amy Pond, River Song hatta en önemlisi bence Donna Noble gibi karakterler de güçlü, dikbaşlı ve cesur kadın profilleriydi. Ama bu karakter gerçekten çok itici ve dozu kaçmış bir şekilde yaratıldı. Danny'sine kavuşmak için Tardis'in anahtarlarını çalıp küçük beyniyle Doktor'a şantaj yapabileceğini düşünen bir karakter izledik. Normalde companionlarla Doktor arasındaki bağlantı yeni nesil dizi kurallarıyla grileştirilmeye çalışılsa da bence sonuç çok kötü oldu.

Velhasıl acı ki bu bölümle yıllardır takip ettiğim ve çok sevdiğim büyülü bir diziye veda ediyorum. Bu karakteri genel olarak takipçiler, çocuklar ya da bir şeyler çok seviyor diye tahmin ediyorum ama yıllar içinde dizinin giderek bozulan ruhu artık bence geri dönülemez bir noktaya gelmiş durumda. Yeni nesile sevdirmek ve daha çok merchandise satmak vb gibi motiflerin güçlü olmasını normal buluyorum ama zamanında inanılmaz bölümlere imza atmış Moffat'ın bu kadar saçmalamasına da anlam veremiyorum.

Russell T. Davies her daim başkaydı, bu bir gerçek. 

Velhasıl gönlüm hep bir Whovian olarak kalsa da bundan sonrası için Moffat'a izan diliyorum. 

 

21 Aralık 2014 Pazar

En Uzun Gece

Yazmayalı çok oldu. Bir süredir çok koşuşturuyorum, giderek alışkanlığa dönüşüyor. Öyle ki dursam sanki garip olacak, bir şeyler yanlış gidecek.

Kendim bildim bileli ekinoksları ve gün dönümlerini ayrı sevdim. Dünyanın da tamamen kendine ait dört günü olması çok güzel bir şey.


Bir çok sembolizmi doğurmuştur bu günlerin varlığı. İlkbahar ekinoksu ile yaşamın uyanması, yeni başlangıçlar, tohumun atılması ve ilk çiçeğin açışı. Tözün kalpte hissedilmesi ve giderek gelen güç hissi. Akabinde gelen yaz gündönümü ile en uzun gündüzün yaşanması; büyüme, parlama ve her şey tüm ışıltısıyla ortada. Güneş parlıyor ve her şey yolunda. Ancak en uzun gündüzten sonra geceler uzamaya başlar. Ne kadar unutmak istesek de...


Derken hasadın toplanma vakti gelir, meyveler olgunlaşmış ve tüm birikimlerimiz bizi çağırmaktadır adeta. Ekinlerimizi toplarken daha güçlü ve güvende hissederiz, kimi zaman belki de biraz tekdüze. Tarlayı çekip çevirmek disiplin ve emek ister, ve sürekli bitmek bilmeyen bir tekrar. Ancak sonunda en çok sahip olmamız gereken şükür duygusudur.


Tekrar dengeye gelir ışık ve karanlık bir ekinoks sonrasında. Işığın ve karanlığın bitmeyen döngüsü nihai bir dengeye ulaşmıştır kısa süreliğine. Her ne kadar geçici olsa da huzur verir insana ve yeni bir yolculuk için tekrar saatler işlemeye başlar.


Aydınlık yeryüzünden eteğini çekmeye, karanlık çökmeye ve soğuk kaplamaya başlar her tarafı. İşte bu dönem kendine dönmek için en uygun zamandır aslında. Yanındaki hasat ve aklındaki bilgiyle düşünme vaktidir her şeyi.

Ve nihayet en uzun gece gelir, öyle ki bitmeyecek gibidir. Oysa ki şafağın söküşüyle ışıklar yeniden yükselişini kutlamaya başlayacak ve yeni bir hikaye başlayacaktır kış gün dönümü sonrası.


Sonsuza dek sürecek bir öyküdür ebedi dengenin hikayesi, ancak doğası her zaman devr-i daim üzerine kurulu. Kazanmak ve kaybetmek, yükselmek ve düşmek,  yaşamak ve ölmek...

En karanlığın içinde her zaman bir aydınlık, en yanlış görünenin içinde dahi bir hakikat yatar.

Su akar yolunu bulur, bazen hiç anlayamadığımız olaylar bizi aslında ulaşmamız yere götüren kervanlar olur.

Çünkü âşk her şeyi yener.




25 Eylül 2014 Perşembe

Pink Floyd - The Endless River

Tam tamına yirmi yıl sonra biz Floydianları bir albüme kutsamaya karar vermişler. The Division Bell dönemine ait materyaller ve Rick Wright'ın anısına yapılmış parçalardan oluşan bu albüm yıllar sonra yeni bir Pink Floyd albümü dinlememizi sağlayacak.

En son 1994'te High Hopes'un son satırlarında kalmıştık: Forever and ever.


The Endless River sözü de bu parçanın içinde geçer:

The grass was greener
The light was brighter
The taste was sweeter
The nights of wonder
With friends surrounded
The dawn mist glowing
The water flowing
The endless river

Forever and ever.

Kapağı bile içime huzur veriyor. Youtube'da yayınlanan 30 saniye yeni bir Marooned gibi.

Sonuç olarak gene defalarca dinleyeceğimiz, hayatımızı güzelleştirecek bir kaç saat bizi bekliyor. Gönül isterdi ki Gilmour, Mason'ı da alıp bu albümün şerefine dünya turnesine çıksın biz de dünya gözüyle onları görelim ama maalesef bu olmayacak.

Albüm 10 Kasım'da çıkacak, heyecanla bekliyorum.

İşte yayınlanan 30 saniyelik bölüm:



Ve 94'teki son veda, High Hopes:


Son olarak Rick Wright'ın anısına şaheseri The Great Gig In The Sky gelsin:


And I am not frightened of dying any time will do
I don't mind. Why should I be frightened of dying?
There's no reason for it you've gotta go sometime.

Tarot // Araba

Büyük Arcana destesinin yedi numaralı kartı Araba - ingilizcesi The Chariot-, daha doğrusu Savaş Arabası Tarot destesinde en sevdiğim kartlardan biri. Bu zamana kadar neden hakkında yazmamışım, hayret.

Kartı birlikte inceleyelim. Adeta Helios'un oğlu gibi başında yıldızlı tacı ve sarı saçlarıyla savaşçı aracına binmiş. Arkasında geride bıraktığı bir şehir var. En önemlisi de onu yepyeni ve bilinmez bir yol bekliyor.


Antik Mısır sembolizminin yoğun olarak kullanıldığı bu kartta savaşçının arabasının üzerinde Güneş Kursu sembolü var. Ondan ötürü de savaşçının temel dürtüsünün benliğinden gelen istekleri ve egosu olduğunu düşünebiliriz. Omzundaki hilaller adeta sağ ve solunda duran melekler gibi içgüdülerini temsil ediyor. Alnındaki yıldız ise bu yolculuğa körlemesine çıkmadığını zihninde bir ışık yandığını ve hazır olduğunu söylüyor.

Arabanın üzerindeki yıldızlarla bezeli örtü de savaşçının zihninden gelen ilhamın göksel olduğunu vurgular nitelikte. Ancak kendisi ne kadar hazır hissetse de aslında önünde çok büyük bir sınav var.

Aracını tam bir yin-yang sembolizmi içindeki iki tane sfenks çekiyor. Her zamanki gibi; aydınlığın içinde karanlık, karanlığın içinde aydınlık var. Hilallerden gelen dürtüyle nereye hareket ederse etsin kart aslında bize hangi yola gidersek gidelim asla tam olarak iyi ya da kötü olamayacağını hatırlatıyor.


Ve savaşçı ne kadar emin görünse de doğru bir yolda gitmek için sfenkslerini kontrol etmeyi öğrenmek zorunda. Bir sfenksi daha fazla kontrol ederse yolu değişecektir. Diğer sfenksi daha çok yorarsa o tarafı pes edecektir. Yolunda kararlı ve emin bir şekilde gitmesinin tek yolu iki yoldaşını da eşit oranda dengede tutarak onları yönetmek olacaktır.

Bu kartta at yerine sfenksin seçilmesi de tesadüf değil. Sfenks her daim bir güç sembolü olmuştur. İnsan başlı sfenks güneş sembolüyle birleşerek aslında yazının başında belirttiğim noktayı işaret eder. Bu kart kişinin istekleri için göze aldığı yolculuğu ve tamamen kişisel iradeyle harekete geçmeyi temsil eder. Bu yapılırken hem geride bırakılanlar olacaktır hem de aşılması gereken ego savaşları.

Kendimize kızdığımızda bir sfenksi terketmeyi seçebiliriz, ya da ne yapacağımızı bilemeyip arabamızın kontrolünü kaybeder ve çevremizde daireler çizeriz. Bunun sonu kimi zaman arabanın devrilmesine kadar gidebilir. Kimi zaman da kendi değerimizi aşırı büyütüp sonunda düşkırıklığına uğrarız.


Aslında en önemli olan ne yaparsak yapalım asla tek bir doğrunun, sadece beyaz ve siyahın olmadığını anlamaktır. Hakikate erişip gerçekten ilerlemenin tek yolu iyi ve kötünün ötesine geçip hem içimizdeki yıkıcı hem de yapıcı güçlerle barışmaktır. Nitekim bazen daha iyi bir bina inşa etmek için eskisini yıkmak gerekir. Bu da genelde kendimizle başbaşa kalıp yüzleşerek kendimize bile sakladığımız şeyleri itiraf etmekten geçer. Bu yüzleşme sonucunda ya bu noktalarımızdan eksik ve kusurlu olanları düzeltir ya da artık bize faydası olmayan şeyleri de geride bırakırız. Aynısı insanlarla olan ilişkilerimizde geçerlidir.

Kendi güvenli kalemizden çıkıp isteklerimizin peşinden gittiğimizde elbette fedakarlıklar olacaktır, ancak belki de tahmin ettiğimizden çok daha yakınlarda bir yerlerde gerçekten bulmak istediğimiz yer bizi bekliyor.