epik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
epik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2015 Cuma

Marco Polo

2015'in ilk yazısını son dakika golü atarak 2014'te izlediğim en iyi yeni yapım diyebileceğim Marco Polo hakkında yazmak istedim.

10 bölümü yavaş tempoyla izleyerek üç günde bitirdim. Hızlı tempoda kesin bir günde biterdi. O kadar akıcı ve güzel geldi.


Her daim uzakdoğu kültürünü severim ancak babamın da etkisiyle Moğol kültürüne özel bir sevgim var. Silahlarına, mimarilerine ve en önemlisi müziklerine. Mongol isimli filmde keşfettiğim Altan Urag grubunun(Moğolistan usülü Apocalyptica diyebiliriz) da Ijii Mongol gibi parçalarıyla dizide yer almaları ayrıca hoşuma gitti. Bundan sonrası spoiler içerecek.


Dizinin adı Marco Polo ancak tüm hikaye karakterin ana ekseninde dönmüyor, bu kesinlikle bir artı. Arada kalp kırsa da hizmetine girmek istediğim Kubilay Han başta olmak üzere Yüz Göz (Hundred Eyes) gibi müthiş bir reis shifu, Sidao gibi müthiş ve felsefik bir kötü, Byamba gibi saf bir delikanlı ve Topal Yusuf gibi karmaşık gerçekten iyi çalışılmış karakterler izliyoruz.


Dizi sayısız şık kılıç dövüşü ve Kung-Fu sahnesi içeriyor. Özellikle final bölümünde Shifu reis ile Sidao'nun dövüşü muhteşemdi, kendimden geçtim. Shifu'nun Sidao'nun en büyük gücü olan peygamber devesi disiplinine geçerek onu yenmesi gerçekten olağanüstüydü.


Çok hoşuma giden diğer bir detay da üstad Yüz Göz tarafından eğitilse de klasik dövüş filmlerindeki gibi Marco Polo'nun bir aylık hızlandırılmış Kung-Fu kursu sonunda hocasını dövememesiydi. Adamlar hayatlarını vermiş bu işe olur mu öyle? Nitekim Sidao'yla kapışınca da hemen cortladı. Olması gereken de bu.

Ufak bir rolde The Matrix Reloaded ve Revolutions tanıdığımız Seraph'ı (Collin Chou) görmek güzeldi. Gene de Sidao tarafından hemen harcanmasına biraz bozuldum.


Dizinin benim için en ilginç karakterlerinden biri kendini idealleri için feda eden Kubilay Han'ın baş veziri Topal Yusuf'tu. Yanında sinsi sinsi takılan şerefsiz hazine bakanı Ahmet'in foyası çıkmadığından yeni sezonda neler yapacağını hep beraber göreceğiz.

Bunun dışında Kubilay Han'ın sürekli mızmızlayan kompleksli oğlu (son dakikada akıllanır gibi oldu neyse) Jingim Ido'nun aynısı değil de ne?


Atlar, kılıçlar, savaşlar ve yine savaşlar ilgi alanınızdaysa bu diziyi kaçırmayın derim. Özellikle bozkır sahnelerinde insanın oralara gidesi dağ bayır koşturası geliyor, bir şekilde kan çekiyor demek ki.

Sevenleri için de son olarak Altan Urag'ın müthiş parçası Ijii Mongol'u da ekleyelim:


18 Ağustos 2014 Pazartesi

Noah

Bilen bilir Darren Aronofsky her daim en sevdiğim yönetmenlerden biri olmuştur. Bunda şaheseri The Fountain'ın yeri mühim. Üzerinden yıllar geçse de "hayal ettiğim film" ölçütlerine bu kadar yaklaşabilen başka film tanımıyorum. (Bir nebze de Cloud Atlas diyebilirim)

Popüler kültür karşıtı olmanın yanından geçmesem de kendisinin en popüler filmi olan Black Swan en az sevdiğim filmi oldu. Siyah Kuğu sahnesi gibi bir kaç epik an dışında sevmedim, sevemedim.


Pek tabii Darren Aronofsky'nin süte doyduğu an, Clint Mansell'ın müzikleri ile görselliğinin birleştiği andır. Nitekim Noah'da da aynı gelenekten vazgeçmiyoruz.

Filme dönecek olursak Noah, Aronofsky'nin "dünyevi" meselelerden kurtulup kendi mistik dünyasına dönüşünün eseri diyebiliriz.

Imdb'de çok düşük puan alınıp yerden yere vurulmasına karşın diyebilirim ki bu sene kendi adıma izlediğim en etkileyici film oldu. Bundan sonra spoiler gelecek.


Tufan öncesi dünyanın sahibini gelişmiş ve kendini yok eden bir uygarlık gösterdiği açılış sahnesi ile zaten film kalbimi kazandı. Esas lanetlenen olgu olan Nuh'un insani tasviri, bocalamaları, bir seçilmişe yakışmayacak karmaşalar içinde olması asıl filmi güçlü kılan detaylar oldu benim için.

Filmin genel dokusu masalsı ve etkileyici, arkada muhteşem müziklerle bu etki artıyor. Ancak filmi eleştirirken "fantastik" sever izleyicinin "O kuşlar nasıl geldi oraya", "O hayvanlar nasıl uyudu çok saçma", "Bir kere sığmaz ki oraya o kadar varlık" gibi yorumlarını gerçekten anlamak mümkün değil. Ki bu tür eleştirileri yapan pek çok kişinin zaten dinsel inançları olduğunu düşünürsek çelişki artıyor, neyse bunu geçelim.


Filmi eleştirebileceğim en önemli kısım Tubal Cain'in tufan sonrası gemi içindeki varlığıydı. Anlamsız bir gerilim yaratmak için bu tür bir filme eve saklanan psikopat komşu karakterinin yedirilmesi, sonra Screamvari bir şekilde elinde bıçakla çevresindekilere saldırması gibi sahneler son derece gereksizdi.

Ancak bunun dışında Nuh'un kraldan çok kralcı olup tanrının işaretlerini bir sınav olarak görmesi gibi bocalama sahneleri aslında son derece gerçekti, çünkü son derece insaniydi.


Anthony Hopkins'in çizdiği Methuselah portresi de filme en renk katan kısımlardan biri olmuş. Alevli kılıç sahnesi müthişti. (Kendisi oynamasa da)

Favori sahnem gözcülerin toprak bedenlerinden kurtulup göğe yükseldikleri andı. Gerçekten orada "ilahi" bir an yaşandığını hissetmek mümkün. Ayrıca evrim sahnesi de gayet güzeldi. İnsana geçişte akıllı tasarıma göz kırpsa da dini temelli bir filmde Fat Boy Slim klibi çıkmasını beklemek biraz imkansızdı. (Gene de yapsan sana puanım dokuz değil on olurdu kanka, olsun)


Velhasıl eğer biraz mistik, epik şeylerden hoşlanıyorsanız önyargısız bir zihinle izlediğinizde filmden epey keyif alacağınızı düşünüyorum. Son olarak Aronofsky'nin ileriki sinema kariyerine gişe filmleri yapıp para kazanma zorunluluğu kaçınılmaz olsa da voleyi vurduğu bir sonraki filmden sonra gene bu tarz işlere dönmesi temennim. Hele şöyle bir Atlantis filmi yapsa tadından yenmez, buradan yetkililere sesleniyorum.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Avatar The Last Airbender

The Legend of Korra'yı izleyip, pek duygulandığım finalinden sonra feci de gaza gelip en baştan Avatar The Last Airbender'ı izledim; bitirdim ve o müthiş final sonrası hazır dumanı üzerimdeyken seri hakkında da bir şeyler yazmak istedim.

Çok da hızlı tüketmedim bölümleri ama özellikle sona yaklaştıkça bitmemesi için ders çalışmaya bahane bulan öğrenci modunda elim gitmedi izlemeye, tabii bir yere kadar.


Sonuç? Avatar sadece bir çizgi film değildir, çok daha fazlasıdır. Iroh benim de amcam ol! (Anime mi diyeyim bilemiyorum, anime işinden anlamam ama okuduğum kadarıyla anime fanları serinin çizgi film olduğunu söylüyor; aman neyse ne fark eder)

İlk bölümden itibaren pek sevgili Avatar Aang'in ekseninde tüm karakterlerin kişisel yolculuklarını ve değişimlerini izlerken, bir yandan hem eğlendirip hem de ağlatmasıyla bu nasıl çizgi film sorusunu da bana çok kez sordurdu. Sorarım size The Tales of Iroh bölümünde Iroh şarkısını söylerken duygulanmamak elde mi mesela? Ya da Zuko büyük savaş öncesi özür dilemek için amcasının yanına geldiğinde Iroh'nun hiçbir şey demeden ona sarıldığı sahnede?


Finali ikinci kez izleyişimde karakter ve olaylara çok daha hakim olduğum için çok daha büyük bir keyif aldım. Aang'in Ozai'yi fırsatı varken öldürmeyişine maç izler gibi sövsem de bir yandan da barışçıl kişiliği ve bulduğu çözüme insan hayran olmadan edemiyor. (Her şeyini borçlu olduğu bükücülüğünün elden alınması Ozai'ye en büyük ceza alsında)


Neyse karakter karakter seriyi özetleyeyim bari, yanımdaki kola şişesi olsun saksıdaki toprak olsun hepsi şu anda bana gayet bükülebiliyor görünüyor bir yandan.


AANG: Sayısız geçmiş yaşamı ve ondan gelen bilgeliğe sahip dört elementin ustası.  Bir yandan aklı karışmış ve korkan küçük bir (aslında 112 yaşında) çocuk. Ayrıca çok eğlenceli, nazik ve komik. Falcı ona geleceğindeki görkemli iyi kötü savaşını anlatırken "Bunları biliyorum boşver, kız meselesi ne olacak?" diye sorması beni bitirmişti. Nitekim finalde biricik aşkı Katara'ya da kavuştu, malumunuz sonra aile kuracaklar üç tane de çocukları olacak. (Devamı The Legend of Korra'da)


Önceki Avatarların ısrarlarına rağmen insan öldürmeyi reddetmesi ve aslan-kaplumbağanın bilgeliği ile bükücülüğü geri almayı öğrenmesi bence harika bir detaydı. Hava tapınağında halkının yok edildiğini anladığında az üzülmedim. Bumi ile olan kavuşmaları ise en sevdiğim anlardan biri. O dingin ve neşeli halini sadece Appa kaçırıldığında kaybettiğini gördük aslında, ki gerçekten etkileyiciydi. Aang yüz on iki yıl önce Avatar olduğu bildirilince kaçıp dünyayı ateş ulusunun insafına bıraktığı için hep kendini suçluyordu, aslında hikaye kendini affetmesi ve en büyük korkusu ile yüzleşmesini de anlatıyor.


IROH: Tamam bunun Zukosu osu busu var ama ben ikinci olarak bu müthiş karakteri yazmak istiyorum. Her geçen bölüm biraz daha sevdim, biraz daha hayran oldum. Kimi zaman yukarıda bahsi geçen sahnelerde gözlerimi doldurdu, kim istemez böyle bir amca? Zuko ona her yamuk yaptığında az sövmedim.


Bir yandan damak zevkine pek düşkün, sefahati seven ve umursamaz görünen bir ihtiyar gibi olsa da aslında o "Dragon of the West", batının ejderi. Oğlunu kaybedince aydınlanması başlayan bir bilge. Ve aslında en büyük ateş bükücü. Bana Ozai falan demeyin, Ba Sing Se'nin makinalarla bir sürü çabayla yıkılamayan duvarlarını Sozin kuyruklu yıldızı geldiğinde yarattığı ateş topuyla indiriverdi. Ayrıca ejderhaların soyunun tükenmemesi için sessiz kalması da ayrıca güzeldi. Aslında ayrı bir yazı yazılası bir karakter ne diyeyim. Özellikle White Lotus üyeleri ile bir araya geldiklerinde A Takımını izler gibi oluyorum, utanmasan adamın dibisin diyeceğim sana Iroh amca.


ZUKO: Serimizin en gri karakteri, muhtemelen eskiden izlesem en büyük fanı olurdum. Zaman zaman çok kızdım, kimi sahnelerde ise yaşadıklarından ötürü acıdım ama özellikle sonlara doğru geçirdiği değişim ve olgunluk ile kafasına Ateş Lordu tacı takıldığında "Helal be" demeden de edemedim. Ancak yaptığı hatalar da dönüşümü için gerekliydi bir bakıma. Avatar ile müttefik olmaya karar verip ateş bükücülüğünü kaybetmesi önemli bir detaydı, zira hep öfkeden güç alıyordu. Bu bağlamda ejderhalardan yaşamın kaynağı ateş bilgeliğini öğrenmesi çok güzeldi, bence son savaşta Azula'nın karşısında güçlü durmasının en önemli sebebi buydu, sadece kız kardeşinin dikkatinin dağınık olması değil.


Başta tek amacı babasının sevgisini kazanmak iken sonunda bu yanılgıdan çıkması ve bence esas "babası" olan Iroh'u onurlandırması ile alkışı hak ediyor. Arada güzel bir "Daddy issues" çözümlemesi de izliyoruz. Doomcu sevgilisi Mai ile ilişkilerinde mutluluklar dilesem de seri boyunca Katara ile sürekli bir ters çekimleri vardı kimse aksini iddia etmesin. Hoş Katara dırdırıyla delirtirdi Zuko'yu bence.


KATARA: Ekibin anaç tavuğu. Katara erken yaşta olgunlaşması istenen çocuk ruhlu Aang'in yanında dengeyi sağlayan tam bir "anne" karakterdi. Bundan ötürü de Aang'in "Acaba beni arkadaş olarak mı görüyor" şüpheleri bitmedi. Giderek muazzam bir su bükücüye dönüşünü de keyifle izledim. Bazen dırdırları ve kuralcılığı iç kıysa da aslında o da annesinin ölümüyle erken olgunlaşmak zorunda kalmış bir çocuk. Tiyatro bölümünde en iyi onunla dalga çekilmişti, nitekim tear bending bölümünde koptum.


Tüm yapıcılığına rağmen annesinin katili ile yüzleştiği bölümde sanırım kendisine en sempati duyduğum anları yaşadım. Çok başarılı bir yüzleşme anıydı. Ayrıca psikolojisi bozuk bir su kabilesi mensubundan blood bendingi öğrenip kullanması da ayrıca önemliydi. Zuko bu açıdan tüm ekibi korku ve öfkeleriyle yüzleştirdi, Toph hariç. O da tepkisini belirtmişti zaten.


SOKKA: Ekibin tek non-bender üyesi. Gırgır hali ve saçmalamalarını seviyorum. İyi bir savaşçı olmasını da. Garibim Aang'in eline kadın eli değmezken kendisi Ay Ruhu Yue ile olsun Suki ile olsun maceralarını yaşadı. Hatta Ty Lee de ona boş değildi diyeceğim de o herkese boş değil zaten. En son Kyoshi savaşçılarına katılması da evlere şenlikti.


Ay Ruhu ile olan hikayesi bence serinin en dokunaklı anlarından biriydi, kıyamam. Ama en sevdiğim sahnesi kesinlikle kaktüs suyu içip kafayı bulduğu an. En bombası konuşan ve düello eden Momo-Appa ikilisini izlemek.


TOPH: Adamım! Hastasıyım, her anlamda. Katara'ya "Sugar Queen" deyişine de herkese soktuğu laflara da ayrıca bayılıyorum. En büyük toprak bükücü olan bu çatlağın, metal-bendingi keşfedip dünyaya postasını koyduğu an en iyi sahnesiydi bence. Tiyatro oyunda da halinden tek memnun kişi olması ayrıca komikti.


Bencil ve ukala görünse de sevgisini milletin omzuna attığı yumruklarla gösteren bu erkek Fatmanın aslında kızsal giyindiğinde ne kadar güzel olduğunu da görüyoruz. Ekip içinde en sevdiğim kişi kendisi açık ara, dediğim gibi hastasıyım. Ekibe katılması ile her bölüm seriye ekstra bir canlılık katması cabası. Gene de Azula'yı finalde Toph'un rencide etmesini çok isterdim şahsen, bir üstüne ona sokacağı lafları hayal edemiyorum. Şu anda yaşasa en sıkısından bir metalhead olurdu o kesin, tabii performansı beğenmeyip grubun şovuna katkıda bulunabilirdi de.


AZULA: Öf. İğrençsin, psikopatsın artı hayvansın. Tam bir ruh hastası ama çok güçlü. Evlat olsa sevilmez bir karakter ama gerçekten "iyi" bir kötü. Zeki, güçlü ve her zaman ekibin başına bela oldu; hakkını vermek lazım. En dipte arada "Annem bile beni canavar olarak görüyor" diye içsel hesaplaşmalara girse de "Zaten öyleyim" deyip sıyrılıyor, hiç aslında özünde iyiydi trivirisi aramamak lazım. Ek olarak ateş ülkesinden bir çocukla salak kız taklidi yapıp flörtleşmeye çalışırken birden delirip "We will rule the galaxy" triplerine girmesi de en kopartan sahnesiydi.


Estetik anlamda en iyi saldırılar genelde bu abladan çıkar, mavi alevleri müthiş. Özellikle Zuko ile olan son Agni Kai düellosunu iyi bir yönetmenin elinde izlemek çok isterdim. Yok eden alev (mavi) ile yaşam veren alevin (kırmızı) savaşı bence serideki görsel açıdan en güzel andı, arkadaki etkileyici müzik de cabası. Yenildiğindeki histerik tavırları da on numaraydı, kapatılsın bir akıl hastanesine hiç çıkmasın. Son olarak tavırlarından ötürü ben hep onu Zuko'nun ablası sanırdım meğer ondan küçükmüş.


OZAI: Asıl bu adam evlat olsa sevilmez. Güç delisi psikopat. Tutturmuş dünyaya hükmedeceğim diye. Çok güçlü, çok sevimsiz. Zuko'nun annesine ne yaptığını merak ediyorum. Sürgüne mi yolladı, yoksa öldürdü mü? Sırf oğlu ona karşı çıktı diye yüzünü yakacak kadar acımasız. Aang'in elinde belasını buldu, mutluyum. Ölümden ziyade bükücülüğünü kaybetmesi en büyük ceza neticede. En dikkatimi çeken kare ise Aang kendisinin attığı devasa yıldırımı ona geri yollayacakken yüzünde beliren aciz ifadeydi.


BUMI: Başka bir adamım! Toprak ulusundan pek de haz etmiyorum ama en hastası olduğum karakterler hep oradan çıkıyor. Bildiğin köyün delisi, ama bir yandan muazzam güçlü bir toprak bükücü. Aang'in çocukluk arkadaşı, bir anti-aging mucizesi. Yüz yaşını devirmesine karşın hala çocuk ruhlu, az duygulanmamıştım Aang ile kaydırak kayarken.


Tek başına orduları indirecek kadar güçlü olan bu abimiz gerek kafayı kırmış tavırları, gerek "sevimli canavarı yani ev hayvanı" Flopsy'si ile adeta bir ikon, adeta bir fahri dede. Seviyorum.

Bunun dışında ateş ustası Jeong Jeong çok kral adam, son saldırıda yarattığı ateş duvarlarına ayrıca hayran kaldım. Aang'e ateş bükmeyi reddettiği anda Avatar Roku'nun belirişi efsaneydi mesela.


Bir de lahanacı adamı da unutmamak lazım.

Order of White Lotus ekibini görmek de müthiş bir keyifti hepsini yanyana görmek The Expendables izlemek gibi.

Daha yazacak çok şey var aslında şimdilik durayım, işin özeti belli: Avatar The Last Airbender gerek görselliği gerek konularının derinliği ve hatta mizahıyla bir çok film ve diziyi gölgede bırakacak güzellikte bir yapım, fantastik şeylerden hoşlanan eşinize dostunuza mutlaka izlettirin.


Bir tur daha The Legend of Korra izledikten sonra bir de Korra yazısı yazayım bari. Öncesinde şu kolayı bükmeyi çözmem lazım.


7 Mart 2012 Çarşamba

Wrath of the Titans


2011'in benim için sinemada en büyük düş kırıklığı tartışmasız Immortals'dı. Gerek Tarsem Singh ismi, gerek de o cayır cayır fragmanlarla büyük bir beklentiye sokmuştu beni. Sonrası malum. Kof bir film, bir şeyi eksik adeta tatlandırıcılı kahve. Görsellik var, gerisi fos.

Immortals'dan önce benzer bir düş kırıklığını şimdi bahsedeceğim Wrath of the Titans'ın öncülü Clash of the Titans'da yaşamıştım. Etkileyici görsellik, Liam Neeson ve Ralph Fiennes gibi iki büyük isim; falan filan derken olmamıştı.

Ondan Wrath of Titans'da da beklenti içinde değilim. Fragmanın görselliği gene iyi, en azından Immortals'a kıyasla "Titan dediğin böyle olur" mesajı veriyor. Tam emin değilim ama başrol Sam Worthington daha bir olgunlaşmış, rolüne yakışmış duruyor. Belki ikincisinden biraz daha iyi çıkar.

Önceki filmde en çok aklımda kalan karakter tartışmasız Ralph Fiennes'ın canlandırdığı Hades'ti. Hastalıklı tipi, ses tonuyla müthiş bir yeraltı tanrısıydı. Liam Neeson en sevdiğim aktörlerden biridir ama önceki filmde genelde alüminyum folyoya sarılmış gibi gezip Cihan Ünal-vari tonlamalarla konuşmak dışında sahada hayalet gibi dolaşıyordu, Zeus olsa da kesmemişti. Bir de adamcağızın İstanbul'daki son vakasından beri onu gördükçe aklıma gelen tek şey "Jedi'ı altına işettiler" haberi. Bir de sonrasında "Jedi müslüman oluyor" haberi çıkmıştı. Ah üstat ah...

Ayrıca Gemma Arterton'dan sonra yeni kız sönük kalmış sanki.

Film 30 Mart 2012'de ülkemizde vizyona girecek.



6 Mart 2012 Salı

Ying Xiong // Hero

En sevdiğim uzak doğu filmlerinden biri. Ya da bizzat kendisi mi emin olamadım.

"Kılıçlı filmler" diye son derece kütük bir şekilde kategorize edeceğim bu tür filmleri kendimce ikiye ayırıyorum: a) Epik ve sürreal estetik kılıçlı filmler b) Epik ve gerçekçi kılıçlı filmler c) Epiği mepiği takmayan allah ne verdiyse giren kılıçlı filmler d) Konusuz kılıçlı filmler

İkiye ayıramıyormuşum. Neyse.

Sonuçta Hero yani Ying Xiong a kategorisinde bir film benim için. Crouching tiger hidden dragon, House of the flying daggers aynı klasmanda. Başka örneklerini de izledim ancak hem filmin müthiş renkleri, çekimleri, oyunculuklar, sinematografi, o şiir gibi dövüşler ve de Tan Dun'un muhteşem müzikleri birleşince bambaşka bir şey ortaya çıkıyor.

Elbette filmi bu kadar sevmemde pek hayranı olduğum Jet Li'nin başrolde olmasının da büyük etkisi var. Kendisinin en karizma göründüğü film bu olabilir, emin değilim biraz daha düşünmem lazım. Ama müthiş bir "Nameless" olmuştu kendisi.

Diğer oyuncular: Donnie Yen üstad az ama öz görünüyor. Sky rolünde, mızrak ustası. Sırf Jet Li ile o chess courtta hem zihinsel hem de fiziksel düelloları n kere izlenebilir. Arkadaki müthiş müziğin de etkisi büyük. (parçanın adı: In the chess court)

Tony Leung, Broken Sword. hikayedeki en bilge, en etkileyici karakter. İmparatorla olan dövüşünden, sevdiceği uçan karla olan diyalog ve düelloları ayrı güzel. Şahsen en çok yeşilleri ona yakıştırmıştım. Kılıç ustalığı hakkında konuştuğu sahne "Tian Xia"'yı anlatması pek bir etkilemişti beni.

Maggie Cheung, Flying Snow. Karizmanın bedenlenmiş hali. Filmin sonunda pek kızdırsa da çok da kızamıyorum. Özellikle Moon yani Ziyi Zhang ile ormanda karşılaştığı sahne pek etkileyicidir. Renkler; doğa, kırmızı, kadın.

Soundtrackine göz atarsak "In the chess court" dışında, "Spirit fight", "For the world" ve en favorim "Love in distance"ı tavsiye edebilirim.

Her rengin farklı bir "gerçekliği" temsil etmesi, renklerin anlamları, hatta mumların ışığının hareketiyle bile bir çok detay barındırıyor. Filmi "gerçekçi" değil, "abartı" diye bulanların güney kore underground kısa film festivaline katılmalarını tavsiye ediyorum. Epikten bahsediyoruz, adamlar hala "bu insanlar nasıl uçuyor" diye soruyor.

Bu büyük gizemi aydınlatmak gerekirse, inanmazsınız ama aslında ip var ip, uçmuyor adamlar gerçekten, Atilla Taş da şıp diye çözmüştü zamanında bu müthiş gerçeği.

Özetle, muhteşem bir film; canım çekti gene izleyeyim bu aralar.