dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2015 Cuma

Marco Polo

2015'in ilk yazısını son dakika golü atarak 2014'te izlediğim en iyi yeni yapım diyebileceğim Marco Polo hakkında yazmak istedim.

10 bölümü yavaş tempoyla izleyerek üç günde bitirdim. Hızlı tempoda kesin bir günde biterdi. O kadar akıcı ve güzel geldi.


Her daim uzakdoğu kültürünü severim ancak babamın da etkisiyle Moğol kültürüne özel bir sevgim var. Silahlarına, mimarilerine ve en önemlisi müziklerine. Mongol isimli filmde keşfettiğim Altan Urag grubunun(Moğolistan usülü Apocalyptica diyebiliriz) da Ijii Mongol gibi parçalarıyla dizide yer almaları ayrıca hoşuma gitti. Bundan sonrası spoiler içerecek.


Dizinin adı Marco Polo ancak tüm hikaye karakterin ana ekseninde dönmüyor, bu kesinlikle bir artı. Arada kalp kırsa da hizmetine girmek istediğim Kubilay Han başta olmak üzere Yüz Göz (Hundred Eyes) gibi müthiş bir reis shifu, Sidao gibi müthiş ve felsefik bir kötü, Byamba gibi saf bir delikanlı ve Topal Yusuf gibi karmaşık gerçekten iyi çalışılmış karakterler izliyoruz.


Dizi sayısız şık kılıç dövüşü ve Kung-Fu sahnesi içeriyor. Özellikle final bölümünde Shifu reis ile Sidao'nun dövüşü muhteşemdi, kendimden geçtim. Shifu'nun Sidao'nun en büyük gücü olan peygamber devesi disiplinine geçerek onu yenmesi gerçekten olağanüstüydü.


Çok hoşuma giden diğer bir detay da üstad Yüz Göz tarafından eğitilse de klasik dövüş filmlerindeki gibi Marco Polo'nun bir aylık hızlandırılmış Kung-Fu kursu sonunda hocasını dövememesiydi. Adamlar hayatlarını vermiş bu işe olur mu öyle? Nitekim Sidao'yla kapışınca da hemen cortladı. Olması gereken de bu.

Ufak bir rolde The Matrix Reloaded ve Revolutions tanıdığımız Seraph'ı (Collin Chou) görmek güzeldi. Gene de Sidao tarafından hemen harcanmasına biraz bozuldum.


Dizinin benim için en ilginç karakterlerinden biri kendini idealleri için feda eden Kubilay Han'ın baş veziri Topal Yusuf'tu. Yanında sinsi sinsi takılan şerefsiz hazine bakanı Ahmet'in foyası çıkmadığından yeni sezonda neler yapacağını hep beraber göreceğiz.

Bunun dışında Kubilay Han'ın sürekli mızmızlayan kompleksli oğlu (son dakikada akıllanır gibi oldu neyse) Jingim Ido'nun aynısı değil de ne?


Atlar, kılıçlar, savaşlar ve yine savaşlar ilgi alanınızdaysa bu diziyi kaçırmayın derim. Özellikle bozkır sahnelerinde insanın oralara gidesi dağ bayır koşturası geliyor, bir şekilde kan çekiyor demek ki.

Sevenleri için de son olarak Altan Urag'ın müthiş parçası Ijii Mongol'u da ekleyelim:


28 Aralık 2014 Pazar

I Hate Clara Oswald

Bu başlığı seçtim çünkü gerçekten üzgünüm ve hatta kızgınım. 

Doctor Who hayatımda en sevdiğim ve an be an takip ettiğim dizilerden beri. Retro havalı düşük bütçeli döneminden son yıllardaki süslü ve epik haline kadar.

Russell T. Davies sonrası Moffat diziyi katlediyor döneminde bile diziyi hala sevdim, hatta savundum ama bugün itibariyle karar verdim ki, ben maalesef bu diziyi izlemeye artık dayanamıyorum ve devam edemeyeceğim.

Noel özel bölümü Last Christmas Inceptionvari senaryosuyla aslında hiç fena bir bölüm değildi ama Clara denen gerizekalı karakteri, Danny mıymıylarını, Doctor'a olan salak afra tafrasını ve finalde seyirciyi duygulandırmaya çalışsa da bana sadece bir Mature pornosu introsu hissi uyandıran aptal romantik anlarıyla değil bölümden etkilenmek konsantre bile olamadım.


Clara karakterinin giderek saçmalaması ve diziye yayılmasını iki sezondur dehşetle izliyorum. İlk başta Matt Smith ile döneminde bu kadar da itici değildi esasen ama zaman ilerledikçe özellikle de Peter Capaldi'nin geldiği son sezonda adeta Clara Who dizisi izledik. İlk bölümlerde zaten bostan korkuluğu olarak gezinen Doktor adeta companion gibiydi. Doktoru aşağılayan, kimi zaman tokat atan, aptalca afra tafra yapan bu karakterin üzerine kendisi kadar eblek erkek arkadaşı ve hiç de hissiyat yaratamayan yapay duygusallıkları eklenince tam anlamıyla diziye tüy dikilmiş oldu. Bu sezonun finalinde üstelik karakteri canlandıran Jenna Louise Coleman'ın adının en başa yazılması ile bu kız BBC'nin sahibiyle mi çıkıyor diye düşünsem de gerçek hayatta Jon Snow rolünde tanıdığımız Kit Harrington ile birlikteymiş.

Zaten son derece zayıf bir sezon izledik. The Master'ın kadın olarak dönüşü hiç de şaşırtıcı ya da etkileyici değildi, mükemmel bir oyuncu olmasına karşın Peter Capaldi'nin döktürdüğü anlara da maalesef çok nadiren tanık olduk. Onu yerine Doktor'a trip atan Clara, Danny ile aşk acısı çeken Clara, bir şeyleri çözen Clara gibi anlamsız şeyleri izledik durduk.

Coleman'ın noel bölümü ile gideceğini duyunca bir nebze umutlanmıştım. Çünkü Capaldi özellikle son dizisi The Musketeers'da gördüğümüz gibi aslında çok iyi bir oyuncu. Tüm bölümü "Ne zaman ölecek bu" diye izlememe karşın tam tersi karakter diziye döndü, hatta aptalca bir romans da yaşandı ve akabinde öğrendim ki Coleman bir sezon daha anlaşma imzalamış. 

Eskiden kare kare izlediğim diziyi artık görmeye tahammül edemiyorum. 

Amy Pond, River Song hatta en önemlisi bence Donna Noble gibi karakterler de güçlü, dikbaşlı ve cesur kadın profilleriydi. Ama bu karakter gerçekten çok itici ve dozu kaçmış bir şekilde yaratıldı. Danny'sine kavuşmak için Tardis'in anahtarlarını çalıp küçük beyniyle Doktor'a şantaj yapabileceğini düşünen bir karakter izledik. Normalde companionlarla Doktor arasındaki bağlantı yeni nesil dizi kurallarıyla grileştirilmeye çalışılsa da bence sonuç çok kötü oldu.

Velhasıl acı ki bu bölümle yıllardır takip ettiğim ve çok sevdiğim büyülü bir diziye veda ediyorum. Bu karakteri genel olarak takipçiler, çocuklar ya da bir şeyler çok seviyor diye tahmin ediyorum ama yıllar içinde dizinin giderek bozulan ruhu artık bence geri dönülemez bir noktaya gelmiş durumda. Yeni nesile sevdirmek ve daha çok merchandise satmak vb gibi motiflerin güçlü olmasını normal buluyorum ama zamanında inanılmaz bölümlere imza atmış Moffat'ın bu kadar saçmalamasına da anlam veremiyorum.

Russell T. Davies her daim başkaydı, bu bir gerçek. 

Velhasıl gönlüm hep bir Whovian olarak kalsa da bundan sonrası için Moffat'a izan diliyorum. 

 

24 Ağustos 2014 Pazar

Doctor Who 8. Sezon

Ve beklenen an geldi çattı Whovian'lar. Dün itibariyle yeni sezona başladık.

Doğruya doğru özellikle son bir kaç senedir dizinin o absürd halini oldukça özlüyorum. Cyberman vs Dalek gibi saçma ve müthiş diyaloglar, Donna Noble tarzında companionlar. Seri giderek epikleşiyor malumunuz.

Rings of Akheten tiradı gibi sahnelerde gözler doluyor mu evet ama eski sezonların o havasını da arıyorum. Neticede epik bir çok yapım var, absürdlük ve kimi zaman retroluğuyla DW ayrılıyor diğerlerinden.


Genelde yeni doktoru yadırgama konusu sıkça olur seyircide, ben de dahil. Ancak Musketeers'daki süper performansından mıdır bilemiyorum Peter Capaldi ilk an itibariyle kafamda oturmuştu, bu bölümde de yanılmadığımı anladım.

Gelelim "ancak" kısmına. İzleyen herkesin dile getirdiği gibi çok "normal" bir açılış izledik. Belki de The Eleventh Hour gibi bir giriş bekliyorduk. Olmadı. Kendi adıma bölümü heyecanla izleyememin en temel sebebi belli: Clara. Pek tabii spoiler kısmı başlıyor.


Bölüm içinde öyle bir an geldi ki artık dizi Clara Who'ya dönecek gibi geldi. Anlamsız mıymıy diyalogları olsun, yeni doktora verdiği saçmasapan tepkilerle gözüm scroll tuşuna gitmedi değil. Hakikaten ilk baştan beri ısınamadığım bir karakter ama giderek daha çok sıkıyor. Adam yeni rejenere olmuş kafayı yiyor, "Gülme ben sana ne zaman güleceğini söylerim" falan nedir yahu. Birazdan "çekemeyen anten taksın" diyecek sandım. Ya da "lafına bakarım laf mı diye doktoruna bakarım adam mı diye" de olabilir.

Diziden ayrılacak diyorlar Chrismas Special sonrasında, umarım öyle de olur. Moffat bu karakteri iyi yaratamadı. Rose Tyler, Donna gibi companionları arıyor insan.

Yeni River Song'umsu karakter de aşırı teatral ve garipti. Bir kaç saniye gördüğümüzden önyargı yapmayacağım şimdilik.


Bir de doktorun yaşlılığına çok takmışlar kafayı. İlk serileri bilmiyor musunuz? Boyband üyesi doktor bitti özetle. Tamam David Tennant diye bir gerçek var, ama artık diyalogların bu konuda uzamasından Capaldi için üzülmeye başlayacaktım neredeyse.

Mesaj verildiği gibi daha "soğuk", daha insan olmadığının bilincinde, karanlık bir doktor izleyeceğiz. Bölümde çok ilginç bir şey yok esasen, gelecek bölümlerde kısmında Dalek sesi duymak iyi geldi.

Daha ısınamayanlara kocaman bir sürpriz de son sahnede geliyor. Matt Smith'i görmek güzeldi.

Umarım The Day of the Doctor gibi heyecan uyandıran bölümler izleriz, ancak ilk bölüm bende pek bir etki uyandırmadı. Hoş o bölüm de bir çeşit cheatli oyun gibi. Gene de Dalek kına gecesi videosu olsa tüm bölüm gene izlerim bir şekilde. (Baya ilginç bir bölüm de olur aslında)

Bekleyelim ve görelim.


23 Ağustos 2014 Cumartesi

Tyrant

Bu yılın en dikkat çekici yapımlarından biri benim için. Tüm detaylarıyla adeta bir karışık kumpir olarak tasarlanmış hayali ortadoğu ülkesi Abuddin'de geçen güç savaşları odaklı dizide tanıdık pek çok olayı izlemek mümkün.


Ülkeyi yirmi yıldır dikta ile yöneten Baba Al-Fayeed'in ölümüyle yerine küçük oğlu Jamal geçer. O günlerde yıllardır ülkesinden pek çok sebepten uzaklaşıp bilindik amerikan bir hayat süren büyük oğul Bassam da o sırada oradadır ve başta gönülsüzce burada bir yüzleşme içindeyken en sonunda kendini güç savaşının tam içinde bulur. Yurtdışında yaşayan medeni doktor imgesi haliyle Beşer Esad'dan alınmış. Kökeninden kopmak isteyen Bassam adını Barry olarak dahi değiştirir. Bassam'ın yabancı annesi ve renkli gözleri ise Ürdün Kralı Abdullah'ı hatırlatıyor.


Diğer tarafta ise ülkeyi aslında pek yönetmek istemeyen ama bir yandan iş başa düştüğü için geri çekilmek de istemeyen psikopatlık ile çocuk ruhluluk arasında kalmış küçük kardeş Jamal var. Bazı tavırları Saddam'ın psikopat oğlu Uday'ı çağrıştırıyor.

Dikta yüzünden halk ayaklanmaları, amerikanın elinin sürekli ülkenin üzerinde olması, cuntacı ordunun başındaki sadist amca, Barry'nin demokrasi sevdası -hikayenin gidişatına göre tam bir Amerikan stili "demokrasi" getirmeye doğru gidebilir- ve giderek içinde artan iktidar hırsı ile hem tanıdık hem de ilgi çekici olaylar izliyoruz.


Beni en etkileyen sahneyi paylaşayım. Halk dikta rejimini ve on küsur sene önce uygulanmış kimyasal soykırımı prostesto ederken aralarından bir şehit seçilir. Bir adam meydana çıkar ve kendini canlı canlı ateşe verir. O sırada adam yanarken bir yandan yeni diktatör Jamal ve babasının propaganda afişlerini asan bir baba oğulun diyalogları aslında hem çok acı hem de çok tanıdık: (aşağı yukarı şöyleydi)

- Orada bir insan yanıyor baba, yardım edelim
- Kafanı dön ve işini yap. Bu işi sana bulmak için neler çektim. Paraya ihtiyacımız var, en ufak bir şekilde ilgimiz olduğunu düşünürlerse bunu da kaybederiz. Arkanı dön ve işini yap.


Adam orada cayır cayır yanarken baba oğul diktatörün posterlerini asmaya devam ederler. Tıpkı ülkemizde "düşük faizli kredi" politikası ve kredi kartlarıyla boylarını kat be kat aşan borçların altında kalmış ve o borçlarını ödeyememe korkusu ile işini kaybetmemek için şu anki sistemi destekleyenler gibi. Kredi borçlarını ödemek için yüzlerce kişi ihmalden ölse de "çarem yok, borcum var gene madene gireceğim" diyen işçiler gibi.

Suni bir refah çağrısı ile onlarca yıl borç bağımlısı olan insanlara en ağır koşullara, tüm adaletsizliklere rağmen "buna da şükür" demesi sağlanıyor. Bu suni refah balonu ne zaman patlar o da ayrı bir yazı konusu.

Diziye tekrar dönersek çekimleri İstanbul'a alındı. İzlerken tanıdık yerler görmeniz mümkün. Pek takip edilesi dizi kalmadığı bu dönemde Tyrant ilginizi çekebilir.

15 Ağustos 2013 Perşembe

Avengers Assemble

Huhu Avengers'a doyamayanlar, hala çizgi film izlemek isteyenler: Buyrunuz, overlok makinesi ayağınıza kadar geldi.

Pek sevgili Avengers ekibinin çeşitli maceraları yayınlanmaya başladı. Şu ana kadar sekiz bölüm mevcut, devamı gelsin bol bol izleyelim.


Hulk o kadar sevdiğim bir karakter değildir ama son filmle ve çizgi filmle giderek sempatim artıyor kendisine. "Hulk smashs!!!"

Thor desen Asgard'ın metalci delikanlısı, filmdekinden daha da sempatik.

Ancak şu kesin ki ileride kızım olsa Captain America gibi damat isterim. Hem kahraman, hem efendi hem de iyi kalpli.

Kaçırmayın!

Under the Dome

Bu yazın en ilgimi çeken yapımlarından biri "Under the Dome" oldu.

Dizi Stephen Hawking'in 70'lerin sonunda yazmaya başlayıp 2009'da bitirdiği aynı isimli kitabın uyarlaması.

Kitabı okumadım ama öğrendiğim kadarıyla 1000 sayfadan fazla! Okuduğum yorumlarda dizi ve kitabın giderek farklılaştığı söyleniyor.


Hikayenin konusu gayet ilgi çekici, spoilersız bölümle başlarsak; son derece sıradan bir Amerikan kasabası olan Chester's Mill normal bir günde bir anda hiçbir şeyin yok edemediği şeffaf bir kubbeyle çevrelenir. Ve dışarıdan hiçbir şekilde giriş yapılamamakta, ses bile duyulamamaktadır. Dışarı ile tek irtibatları radyo frekanslarından bölük pörçük alabildikleri seslerdir.

Kısıtlı kaynak, korku, paranoyanın sonuçlarını her bölüm biraz daha görüyoruz.İnsan doğasının yaşamı tehlikeye girdiğinde ne kadar acımasız ve vahşi olduğuna yavaş yavaş tanık olmaya başlıyoruz. Bu açıdan Sineklerin Tanrısını andırıyor. Bir kaç gün önce komşu olan insanlar yemek için birbirine saldırabiliyor, öldürebiliyor ve içeride en fazla gücü olan -su, besin vb- ise otoriteyi ele geçirebiliyor, ta ki bu gücünü kaybedene dek.


Dizi çok akışkan değil muhtemelen gizemli kubbe esrarını uzun bir süre koruyacak. Ola ki dizi devam ederse tek dileğim Lost gibi yıllarca insanları bekletmemesi. Ki doğruya doğru Lost kadar çarpıcı bir yapımla da şimdilik karşı karşıya değiliz.

Buradan sonrası biraz spoiler, henüz başlamadıysanız sizi yazının sonuna alalım.

Öncelikle Junior'dan bahsetmek istiyorum. Game of Thrones'un Joffrey'sinden bile çok nefret ettim kendisinden. Saplantılı sapığın teki. Bölümler boyunca kendisine aşık olmayan bir kızı -Angie- hapsetmesi, zavallılığı, iğrenç rahatsız edici bakışlarıyla eminim ki daha seyirciyi çok sinir edecek. Oyuncuyu takdir ediyorum o hastalıklı tavrı gerçekten çok iyi takınıyor.

Junior'un babası Big Jim desen o ayrı bir kötü, çıkarcı güç delisinin teki. Al birini vur ötekine.


Ve Joe ile Norrie var. Kubbenin bir şekilde iletişime geçtiği "güç kaynakları". Tahminimce bu bağlantı keşfedildiğinde bu iki genci kasaba halkı "kurban" etmek isteyecektir. Pembe yıldızların gizemini herhalde daha uzun süre öğrenemeyeceğiz.

Kasabanın merkezindeki küçük kubbenin altındaki gizemli yumurta var bir de. Artık içinden ejderha mı çıkar, uzaylı mı çıkar bilmiyorum; göreceğiz.

Bu tür gizemli, bilimkurgulu konseptlerden hoşlanıyorsanız deneyin derim.


12 Ağustos 2013 Pazartesi

The White Queen

Blogu bu sene iyice boşladım, hazır vakit bulmuşken en azından son zamanlarda izlediklerimden başlayayım.

İngiliz kraliyet ailesi öykülerini pek severim. Özellikle de Philippa Gregory'nin Tudor hanedanı ve Güller Savaşıyla ilgili bir çok roman yazdığını keşfedince maden bulmuş gibi oldum.

Gregory dünya çapında "The Other Boleyn Girl" romanı ile meşhur olmuştu. Krallığın dininin bile değişmesine sebep veren "yuva yıkan kadın" Anne Boleyn'nin çarpıcı öyküsü epey ilgi çekmişti.


Yazar Tudorlar ile ilgili bir sürü kitap yazdıktan sonra hikayenin daha da gerisine gitti ve İngiltere tarihine damgasını vurmuş meşhur Güller savaşı dönemiyle ilgili eserler vermeye başladı.

Güller Savaşı iki akraba sülale olan Lancaster ve York ailesinin uzun yıllar süren iktidar mücadelesidir. Krallık tacı bir çok kez el değiştirir, bir gün düşman olan yarın dost olur, gerçekten en üst düzeyde paranoyanın yaşandığı kimsenin kimseye güvenemediği bir dönem. Aslında iktidar hırsının insanları ne kadar kötücül noktalara taşıyabileceğinin çarpıcı bir örneği.

The White Queen esasen üç kitabın birleştirilmiş hali. Bu kitaplar; diziye ismini veren ve IV. Edward'ın ilginç karısı Elizabeth Woodville'in odağından hikayeyi anlatan The White Queen; kaynanaların kaynanası ve esasen tarihteki en popüler hanedanlardan biri olan Tudorların sahneye çıkmasını sağlayan Margaret Beaufort'un odağındaki The Red Queen ve bu hikayenin perde arkasındaki tarihe yön vermiş Warwick dükü Richard Neville'in kızının eksenindeki "The Kingmaker's Daughter". Sonuncu kitap henüz dilimize çevrilmedi.


Diziye dönersek ilk önce temel problemlerinden başlayayım. Muhtemelen bölüm kısıtı olduğu için olaylar çok hızlı gelişiyor ve bir çok detay atlanıyor. Oyuncuların yaşlanmaması ve çocuklarının da neredeyse onlara yaşıt gibi durması da diğer bir sorun.

Ancak öte yandan çok da başarılı oyunculuk performanslarına tanık oluyoruz. Elizabeth Woodville'in annesi Jacquetta Woodville'i canlandıran Janet McTeer, ağzını kırmak isteseniz de müthiş bir iş çıkaran Margaret Beaufort rolündeki Amanda Hale en dikkat çeken iki isim.


Başta kedi yavrusu gibi gezen sonradan geleceğin Semra Kaynanası adayı olan Anne Neville ise kendi gıcık kontenjanıma dahil. Tabii üç York kardeşinin annesi Düşes Cecily'i de atlamak olmaz. Ne sinir bozucu insanlarsınız yahu.

Dizideki büyü konuları ne alaka derseniz Beyaz Kraliçe Elizabeth Woodville, Burgundy sülalesinden ve ailelerinin kökeninin Melusina isimli bir su tanrıçası olduğuna dair efsaneler mevcut. Esasen Woodville sülalesi simya, okült ile pek haşır neşir ve katolikliği pek de takmayan bir aile olduğundan haliyle söylentiler alıp yürümüş.


Pek tabii bunun diğer sebebi de Elizabeth Woodville'in pek soylu ailelerden olmayışı, dul ve kral IV. Edward'dan yaşça büyük olduğu halde kralın dikkatini çekmesi ve aşk evliliği yapmalarının da etkisi büyük. Nitekim Elizabeth'in annesi Jacquetta da dul kaldıktan sonra düşesliği umursamayıp bir silahtarla aşk evliliği yapmıştı. O dönemlerde aşk evliliklerinin saçma, her türlü evliliğin de tamamen daha çok statü ve güç için yapıldığını düşünürseniz işin özünde kıskançlığın olduğunu da görebilirsiniz.

Pek tabii pek dindar hatta dizide betimlendiği kadarıyla Tanrıyla konuştuğunu sanacak kadar kafayı kırmış Margaret Beaufort ve kraliçenin diğer rakiplerinin de o çağda bir kadını yok etmek için kullanılan en basit ve etkili silahı ortaya sürdüklerini düşünebiliriz: Cadılık.


Bu hikayenin finalinde önünde beş aday olmasına karşın kah annesinin komploları kah diğer rakiplerinin birbirini yemesiyle tahta çıkacak olan Henry Tudor (VII. Henry) altı karısıyla olan hikayeleri pek meşhur olan VIII. Henry'nin babasıdır. Oğlunu tahta çıkarmak için her şeyi yapan, oğlu tahta geçince de kah gelinine kah çevresine etmediğini bırakmayan hırslı kaynana Margaret Beaufort ise torunun erkek varisinin yaşayamayıp tahta kızlarının çıktığını görse ne düşünürdü acaba... Üstelik tahta çıkan ikinci kız torunu Elizabeth'in yıllarca hüküm sürdüğünü düşünürsek.

Dizide her türlü hile hurda, entrika ve ihanet mevcut. Taht ve iktidar hırsı her tarih sahnesinde aynı; insanın tüm değerlerini elinden alıp onu bir canavara dönüştürebiliyor.


Bu arada bu beyaz-kırmızı ne iş derseniz; beyaz gül York, kırmızı gül ise Lancaster hanedanının sembolü. İki aile birleşince kırmızı renk baskın beyazlı Tudor gülü kullanılmaya başlanmıştı.

Son bir not olarak genç yaşta ölen IV. Edward'ı Jeremy Irons'ın oğlu Max Irons canlandırıyor. Açıkçası babasının karizmasını kendisinde göremedim, bir kraldan çok boyband üyesine benzese de IV. Edward'ın eğlenceyi, kadınları pek seven bir karakter olduğunu da biliyoruz. Jüri özel ödülüm ise Shakespare'in de eserine konu olan o çağın nefret objesi III. Richard'ı canlandıran Aneurin Barnard'a gidiyor.

Dizi daha çok kadın izleyiciye hitap ediyor, eğer benim gibi tarihi kurgu seviyorsanız deneyin derim.


29 Mayıs 2013 Çarşamba

Revolution?

Başlangıçta konusu itibariyle çok ilgimi çekmişti. Gizemli bir şekilde tüm dünyada elektrikler gidiyor ve teknolojik anlamda film başa sarıyordu. Önce büyük bir kaos ve anarşi ortamı akabinde oluşan yeni "devletler". Gerisi spoilersız rahat okuyun.

Uzun lafın kısası Revolution'ı merakla karşıladım. Ancak konu o kadar kısır bir döngüyle işleniyordu ki bir süre sonra sıkıldım ve diziyi bıraktım. Tıpkı müthiş bir konseptle başlayıp sıkıcı bölümler sonucunda iptal edilen Flashforward'ı andırıyordu açıkçası. (Hakikaten yazık oldu o güzelim konuya)


Dünya yerinden oynarken kardeşi kaçırılan tripli bir ergen kız ve karizmatik "özünde iyi" ama karanlık geçmişli amcası ekseninde demek ki yapımcılar da daha fazla dayanamacaklarını anladılar ki bir süre sonra tesadüfen bir bölüme denk geldiğimde gördüm ki konu en azından daha bilimkurguya dönmüş ve sorduğum bir sorunun cevabını vermeye başlamış: "Tamam bitli Charlie ve Danny falan filan ama n'oluyor dünyada? Hadi dünyayı geçtim ABD devletlere bölünmüş neler dönüyor oralarda??" Kafiyeli de oldu.

Son dört beş bölümdür giderek dizi kıvamını bulmaya başlarken sezon finali öncesi gerçekten başarılı bir cliffhanger yaptı. Bir baktım ki bölüm bitmiş. Game of Thrones dışında bu hissi bir süredir yaşatan dizi yok açıkçası. Revolution bir bölümlük bunu yaptı tabii, abartmayalım.


Tavsiye eder miyim? Biraz zor bir soru. Hakikaten başları çok sıkıcı. Ancak izleyecek diziniz yoksa ve böyle antin kuntin olaylar ilginizi çekiyorsa bir şans verin derim, zira bu tempoyla giderlerse önümüzdeki sezonu ilk sezondan çok daha başarılı olabilir; malzeme iyi.

Oyunculara gelirsek Charlie'yi oynayan kızı gerçekten bazen yamultasım geliyor sürekli alnını kırıştırıp aynı bakışı atmak ve arada atarlanmak dışında bir fonksiyonu yok. Miles Matheson "karanlıktan gelen adam" rolünde fena değil. Kılıç kullanıyor en azından, bu da bir şey. (Bu adam Twilight kızın babasıydı ya oradan da puan kaybediyor gözümde)


Sebastian Monroe'yu oynayan David Lyons'a bir parantez açmak istiyorum. Dizinin esas kötüsü rolünde gayet başarılı hatta oyunculuğunda Joaquin Phoenix-vari bir "pislik adam" havası var. (Gladiatordeki Commodus hali gibi. Gladiator demişken ya sen düşün koskoca Roma imparatoru -ne kadar tırt olsa da adam imparator ya- arena ortasında mıhlanıp ölüyor ve kimse takmadan adam güneşin alnında çöp torbası gibi yatıyor millet Maximus Maximus peşinde, neyse tabii öldü iyi oldu o ayrı.)


9 Mayıs 2013 Perşembe

Da Vinci's Demons

Malumunuz Cumartesi günleri rahmetli Spartacus ve silah arkadaşlarıyla şenlenirdi. Ancak Crixus’un kılıbığın teki olması ve Naevia’nın Semra Özal olma hırsı yüzünden hepsine veda ettik. Ayrıca o Tiberius isimli ibiş çok basit bir şekilde öldü, Good Cossitus tarzı bir sonu olmalıydı. Neyse sakinim, yazının asıl konusuna dönelim.

Starz boş durmadı ve Cumartesi gününe Da Vinci’s Demons’ı yayınlamaya başladı. Çok da iyi etti, uzun zamandır bir dizinin konusu bu kadar ilgimi çekmemişti. Dizi her daim beyaz saçlı kel kafalı olarak çizimlerde gördüğümüz büyük deha Leonardo Da Vinci’nin gençliğinde geçiyor. Üstelik Da Vinci burada deri ceketli bıçkın bir delikanlı. Şanzelize kafeye koysan sırıtmaz.


Hikaye oldukça zengin, Da Vinci’nin yükselişi ve kimi zaman Sherockvari polisiye arayışları; Mediciler ve Vatikan mücadelesi, son olarak da biraz okült sos. Da Vinci bir yandan Türk isimli bir karakterin de üye olduğu bir tarikatın Book of Leaves isimli kitabın peşinde. (Araştırdığımda gerçekte böyle bir eser bulamadım, eğer varsa bilgilendirirseniz sevinirim. Ama şimdilik kurgu olduğunu farz ediyorum.)

Mekan tasarımları ve kıyafetler harikulade. Özellikle asil kadınların giysilerine baktıkça iç çekmemek elde değil.


Ve müzikler. Daha jeneriği ilk kez izlediğimde müzik çok hoşuma gitmişti. Meğerse altında Battlestar Galactica’nın muhteşem soundtracklerinin bestecisi Bear McCreary varmış. Bir bu, bir de Max Richter; ikisinin de büyük bütçeli prodüksiyonların müziklerini yapmasını ve ödüllere boğulmasını istiyorum, İner Misin Çıkar Mısın’da dua okuyarak bekleyen teyzevari duygular içindeyim onlara karşı.

Bu da dizinin bayıldığım jenerik müziği:


Ayrıca dinsel açıdan da sert iddiaları var, o dönemli Papa Sixtus’un oğlancı olduğu iddiası bundan biri. Oyuncular ve yapımcılar hala sağ, artık Vatikan aforoz işine de pek girmiyor; belli ki aforozun popülariteyi arttığını keşfettiler.

Velhasıl dönem dizilerini seviyorsanız kaçırmayın derim, umarım tutar da birkaç sezon izleriz.


10 Şubat 2013 Pazar

House of Cards

Billboardlarda reklamını görüyordum bu dizinin. Kevin Spacey taş bir tahtta ellerinden akan kanlarla oturuyor. Hedefi de Amerika'nın başkanı olmak. Gayet çarpıcı.

İşin özeti: Kevin Spacey döktürüyor. Sürekli seyirci ile diyalog halinde olması da ayrıca hoşuma gitti. "Tıpkı Fight Club'da Edward Norton'ın yaptığı gibi" derken dizinin yapımcısının David Fincher olduğunu öğrendim. Hatta ilk bölümü de kendisi yönetmiş.


Eskiden sinemanın yanında ikinci sınıf bulunup burun kıvrılan TV yapımları konusunda işler değişeli çok oldu. Fenomen dizilerin oluşması ile artık sinemadan tanıdığımız pek çok ünlü oyuncuyu kah mini dizilerde kah uzun soluklu yapımlarda görebiliyoruz. Üstüne üstlük Oscar'ın yanı sıra şakır daha çok ödül toplayabiliyorlar.

Politikanın çirkin yüzlerini bol bol görüyoruz hikayede. Sayısız ihanet, iftira, herkesin birbirinin açığını kollaması; sağlam kurgularla karşımıza çıkıyor. Pek tabii inceden güncel olaylara göndermeler mevcut.


Bazen basit bir dedikodunun herşeyin nasıl değişebileceği ve insanların manipulasyonla kolayca nasıl yönetilebileceği esas konu aslında. -Ve tabii medyanın ne kadar tehlikeli bir silah olduğu. Bazen çok sert geri tepebilen.

Diziyle ilgili en ilginç detay ise sezonun tüm bölümleri yapımcı Netflix'in sitesinde aynı gün yayınlanmış olması. Özetle her hafta beklemeden tüm sezonu tak diye online izliyorsunuz. Beklemek ve merak etmek çok güçlü bir dürtü malum, başta Lost olmak üzere pek çok yapım bu duyguya oynayarak fenomen olmayı başardı. Acaba bu düşünceye tamamen zıt geliştirilmiş bu strateji nasıl bir sonuç verecek gerçekten merak ediyorum.


4 Şubat 2013 Pazartesi

En iyi 10 Battlestar Galactica Bölümü

Öncelikle bu bir gönül meselesi. Hisli bir girişle başlayayım dedim zira az sonra ister istemez entele bağlayacağım.

Battlestar Galactica, açık ara hayatımda en sevdiğim görsel sanat ürünlerinden biri. En sevdiğim dizi demek gerçekten hafif kalıyor.

Bunun için sayısız sebep sayabilirim aslında. Muhteşem oyunculuklar, dizide aslında bir başrolün olmaması; yardımcı görünen karakterlerin bile hikayede çok önemli rollere sahip olması, öyle ki bir süre sonra o karakterlere empati kurabilmemiz, adeta gerçekten yaşanıyormuş gibi yaptıklarına sevinmemiz ya da kızmamız; her çağ ve her koşulda insanın doğasının değişmezliğini yansıtması ve bunu yaparken mitoloji, tarih, psikoloji ve bilimkurguyu muhteşem bir şekilde birleştirmesi ve pek tabii olağanüstü diziye özel bestelenen Bear McCreary imzalı müzikleri ilk aklıma gelenler.

Galactica'nın en güzel yanlarından biri griliğidir. Karakterlerimiz asla bembeyaz ya da simsiyah değildirler. Hepsinin hataları, zaafları ve kahramanlıkları vardır. Bundan ötürü de nefes alır, hissettirir.

O halde başlayalım:

1. Exodus: Part 2 / 20 Ekim 2006 - Sezon 3
Aslında birinciyi seçmek en kolayıydı. Bu bölüm bence açık ara BSG tarihinin en iyisi. 45 dakikaya inanılmaz bir kurtarma hikayesi, sayısız dram, sevinç, mücadele ve unutulmaz bir intihar dalışı sahnesini sığdırıyor.


İşgal altındaki New Caprica'dan kaçış; daha bölümün başında Saul Tigh'ın hayatında en sevdiği ve nefret ettiği şey olan karısıyla yaşadığı acı sonla sarsılıyoruz. Starbuck'ın Leobenle yüzleşmesi, direnişin amansız mücadelesi, Galactica'nın o inanılmaz dikey sıçrayışı, D'anna'nın "kaderi" ile buluşması ve tabii ki tüm umutlar tükenmişken beliren Pegasus'un unutulmaz son manevrası. Gemi Basestarlara doğru son kez uçarken o müthiş müzikle etkilenmemek mümkün mü?


Ve herşey biter, sayısız kayba rağmen işgalden halk kurtulmuş ve o an için  "mutlu son"a ulaşılmışken iki kareye tanık oluruz: Starbuck tam hayatının "anlamına" kavuşmuş haldeyken -öz kızı sandığı Kacey- bunun Leoben'in bir başka akıl oyunu çıkması ve "çocuğunu" ve herşeyini kaybetmesi ve Saul Tigh'ın "Herkesi kurtaramadım" diyerek Adama'ya sarılıp ağlaması. Ne denebilir ki, gerçekten unutulmaz bir bölüm.

William Adama: You did it. You brought 'em home. 
Colonel Tigh: Not all of them.

Soundtrack: Storming New Caprica & Refugees Return

2.  Unfinished Business / 1 Aralık 2006 - Sezon 3
Bölüm çok basit ve çok zor bir soruya cevap veriyor: Aşk nedir?

Cevap müthiş bir boks maçı metaforuyla geliyor. Aşk bir ringdeki mücadeledir. Karşılıklı ne yapmış olursan ol, ne kadar hata ve acı yaşarsan yaşa gene o ringe çıkıp hem hasmının ağzını kırmaya devam etmek hem de en sonunda gücün tükenince ona sarılıp "Özledim" demektir.


Hikayenin en çarpıcı ve çözümsüz aşk hikayesi olan Kara Thrace - Lee Adama ilişkisinin en şiddetli anına tanık oluyoruz. Ve bir süredir kanlı bıçaklı olan bu ikiliyi nelerin bu hale getirdiğini izliyoruz. Bölümde maçlarla birlikte ilerleyen flashbacklerle hikayenin anlatımı muhteşem. Bu bölüm için esasen "en durgun" BSG bölümü diyebiliriz zira ne uçan viperlar ne de cylonlar var; tamamen geçmiş şimdi muhasebesi ve kişilerin psikolojilerine odaklı bir bölüm.


Bunun yanında diğer maçlarda da New Caprica'da yaşanan pek çok olaya tanık oluyoruz. William Adama'nın ringe çıkması ve Galen Tyrol'den dayak yedikten sonra yüzü kanlar içinde verdiği mesaj da ayrıca etkileyici bir sahne. Gene de Kara'ın Lee'ye yaptığı acı "sürpriz" bu bölümdeki en çarpıcı an, o kesin.

Kara Thrace: I missed you.
Lee Adama: I missed you, too.

Soundtrack: Violence & Variations

3.  Crossroads: Part 2 / 25 Mayıs 2007 - Sezon 3
Gerçekten BSG'nin 3. sezonu bir başka. Filler bölüm çok az ve gerçekten neredeyse her bölümü ayrı bir özel. Nitekim ilk ilk üçü de üçüncü sezon bölümleri oluşturdu. Ama şu bölüme bakarsanız haksız mıyım?


Uzun süredir beklediğimiz Final Five gizemi bu bölümde çözülüyor. Uyuyan "eski" cylonları uyandıran şeyin müzik olması -hem de ne müzik- zaten müthiş bir detay. (Hem de ne müzik! Dizinin son anına bile damgasını vuracak nitekim) Son beşlinin dört üyesinin toplanmasından sonra kimlikleri hakkında şüphe içinde olmalarına karşın Saul Tigh'ın insanların tarafında savaşacağına dair müthiş konuşması yeter zaten. (Bu diziyi çok sevme sebeplerimden biri bu, dizide en zayıf ve duygusal karakterlerden biri olmasına karşın Tigh kimi zaman en cesur ve doğru eylemlerde de bulunabilmiş bir adamdı)


Lee Adama'nın "gerçek gücünü "lk kez ortaya koyduğu Baltar savunması da bilimkurgu tarihine geçecek güzellikte bir tiraddı. Ve son olarak gerçek amacını sonunda bulup kaybolan Kara Thrace'in "All along the Watchtower" ile dönüşü, ve Lee'ye söylediği ilk sözler, Dünya'ya zoom; of be ne andı hakikaten!

Kara Thrace: “Hello, Lee. It's really me. It's okay. I've been to earth and I'm going to take us there."

Soundtrack: Heeding the Call & All Along the Watchtower

4.  Kobol Last Gleaming: Part 1& 2 / 17-24 Ocak 2005 - Sezon 1
İlk sezon finali. Zaten BSG sezon finalleri her daim çarpıcıdır. Ancak şaşırma hissi derseniz ilk sezondaki acı "sürpriz"i geçen bir an yok benim için. Uzun süredir kim olduğunu bilmeyen ve akıl sağlığını kaybeden Boomer'ın sonunda gerçeği öğrenmesi; ve görevini başarıyla tamamladıktan sonra Adama'nın yanına gittiğinde birden programı gereği onu göğsünden vurması gerçekten şok edici bir sahne. CIC'de kanlar içinde yatan Adama görüntüsü hepimizin yüreğini sızlatmıştır.


Boomer karakteri malum dizideki en bela cylonlardan biri. 8'lerden ayrı oy kullanıp iç savaş çıkartması dahi buna örnek. Ama esasen kendisi tek arzusu aşık olduğu Galen Tyrol ile (aslında kan çekmiş ama o sıra kimse gerçeği bilmiyordu) mutlu dünyevi bir hayat yaşamak olan bir kadındı, bu da bir gerçek. En nihayetinde uyuyan ölümcül bir ajan olması ve tabii sonrasında yaşanan olaylarla kişiliğinin değişmesi ve yaptıkları; finalde onu neredeyse nefret edilen bir karaktere dönüştürüyor.


Odak tek Boomer ve Adama değil; antik gezegen Kobol'u görüyoruz ve meşhur opera binasındaki görüntü ve kehanetleri de ilk kez duyuyoruz. Yaratılan mistik atmosfer de ayrıca etkileyici. Starbuck Roslin'in kehanetine inanmış ve Caprica'da Apollo'nun okunu alma peşinde. Ancak rolleri değiştirdiklerine bu sefer Roslin'in  Starbuck'a inanmaması ve hatta onu öldürmeye çalışması bu kadını neden asla sevmediğimin bir kanıtı daha oluyor.

Soundtrack: Kobol's Last Gleaming

5.  Revelations / 13 Haziran 2008 - Sezon 4
Sırf sizi de tıpkı karakterler gibi derin bir sessizliğe büründüren son kareleri bile yeterli bu bölümü listeye almam için. Tüm hikayenin temelini oluşturan Dünya'yı bulma hikayesi bu bölüm "nihayete" eriyor. Ve dünya hiç de hayal ettiğimiz bir yer değil. Binlerce yıl önce nükleer savaşla harap olmuş ölü bir gezegen.


Öncesinde de tansiyonu çok yüksek olaylar karşımıza çıkıyor. Ölümden dönen Starbuck'ın gizemli viperından gelen sinyal Galen ve Sam'in son ana kadar bu sinyali bulmak için uğraşmaları. Ancak Cylonlar ve İnsanlar arasındaki gerginlik savaşa doğru gidince Saul Tigh'in cylon olduğu gerçeğini itiraf edip kendini yem olarak kullanmasını Adama'dan istemesi zaten başlı başlına bu ikili tarihinde bir dönüm noktası. Artık yaşadığı olaylar sonucunda kontrolü kaybeden Adama'nın oğlunun kollarında ağlayışı ayrıca iç burkan bir sahne.


Lee Adama'nın da ilk kez gerçek bir lider olduğu bölüm de bence bu. Baltar'ın mahkemesinden gerçekleştirdiği kişisel gelişimin sonucunu görüyoruz. İnsan-Cylon ateşkesinin mimarı oluyor kontrollü ve yapıcı tavırlarıyla. Derken o gizemli sinyalin bulunuşu veee mutlu son... Değil.

Laura Roslin:  "Earth..."

6.  The Oath / Blood on Scales / 30 Ocak & 6 Şubat 2009 - Sezon 4
İnanılmaz yüksek tempolu bir ikili bölüm. Cylonlarla ittirak yapan Adama ve Roslin'i onaylamayan idealist Gaeta Tom Zarek ile birleşir ve darbe yapmaya karar verir. Ancak Zarek'te Gaeta'nın idealizmi ne de cesareti vardır. Ancak kim suçlu derseniz, gerçekten cevap vermek imkansız. Sadece şu kesin ki Zarek özgürlük kısvesi altında kan dökmeye ve sözde eşitlik adı altına konuşurken diktayı herkesten çok seven bir karakterdi. Şahsen Helo'nun duruşunu bin kere yeğlerim.


Quorum of Twelve'in katledilmesi, isyan sırasında askeriyenin ikiye bölünüşü; Galen ile darbe ekibindeki arkadaşının müthiş diyalogları, Starbuck'ın sinek gibi adam vurduğu sahneler ve Lee ile tekrar "takım" olması ilk aklıma gelen çarpıcı kareler.


Ancak asıl elbette unutulmaz olan Cylon Baseship'te bulunan Roslin'in Adama ve Tigh'ın sahte ölüm haberlerini aldıktan sonraki müthiş meydan okuması (kadına sempati duyduğum nadir anlardan biriydi bu kesinlikle, çok etkileyici), pek tabii Adama ve Tigh'ın omuz omuza çarpışması (hangimiz duygulanmadık gaza gelmedik o sahnede); son olarak pek tabii Zarek ve Gaeta'nın idamı. Ve sonunda "kaşıntı geçti".

William Adama:  "It's been an honor to serve with you, my friend."

7.  Dirty Hands / 25 Şubat 2007 - Sezon 3
Açıkça söylemem gerekir ki yedinci sırada olmasına karşın benim için "gönüllerin birincisi" olan bölüm bu. Hayatımda bu kadar gaza geldiğim çok az şey izlemişimdir. Yakıt gemisinde çok ağır koşullarda çalışan işçiler arasında huzursuzluk başlayınca gene onların arasından gelen Galen Tyrol "yatıştırıcı" olarak gönderilir. Ancak koşullar iyileşmez aksine onların tüm talepleri de savaş gerekçesiyle reddedilir.


Ve sonunda Galen Adama'nın elçisi olmayı bırakıp grevin lideri olur. Sırf şalteri indirip grev ilan ettiği an bile zaten kafanızın içini bir Manowar konserine çevirmeye yeterli. (Cidden hayatımda izleyip de en gaza geldiğim şeylerden biri olabilir bu) Bu arada dikkatini çekmiştir Caprica'da direniş ekibi olsun, burada Galen olsun - Caprica'da da sendikanın başındaydı nitekim- insanlar içinde direnişleri örgütleyenler de hep Final Five üyeleri oluyor.


Bölümün sonunda yönetim de onların taleplerini dinleyip yapıcı tavır takınsalar da gönül isterdi ki bu bölüm çiftli olsun, isyan hemen bitmesin ve sınıf ayrımı işini biraz daha deşelim. Unutmamak lazım ki "hain" Baltar'ın da çiftçi kökeni ve yazdığı kitap da önemli bir tetik oluyor. Ki dizide zaten belli kolonilerin daha "elit" ve "güçlü" olduğunu; belli kolonilerin ise fakir ve kendi tabularına sığınmış halde olduğunu görüyoruz. Meslekler arası dağılımlarda bile aslında hangi gezegenden geldiğiniz önem taşıyor. Tıpkı maalesef gerçek hayatta olduğu gibi.

Galen Tyrol:  "This Plant is offline. We're on strike!"

Soundtrack: Dirty Hands

8.  33 / 1 Ocak 2005 - Sezon 1
İlk sezonun ilk bölümü. Psikolojik açıdan çok zorlayıcı bir hikaye. 33 dakikada bir Cylonlar tarafından pusuya düşürülen filo 237 sıçramadan beri uyumadan hayatta kalmaya çalışıyor. Herkes çok uykusuz, çok yorgun, çok korkulu ve tam anlamıyla "uyursan ölürsün" durumundayız.


Bir kaç gün önce sıcak yataklarında hayatına devam eden insanların birden en ağır koşullara nasıl adapte olduğunu -olamadığını- çarpıcı bir şekilde yansıtmasıyla önemli bir bölüm olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Cylon tehdidi ve paranoyası yüzünden içinde binden fazla sivilin olduğu Olympic Carrier gemisinin yok edilişi de önemli bir konu. Bir Cylon yemi gibi görünen bu geminin kaderine Adamalar karar veriyor - yok ediliş- ve malum asla o geminin içinde ne olduğunu bilemeyecekler. Çoktan Cylonlar tarafından sivilleri öldürülmüş boş bir gemi mi? Yoksa kendi savunucuları tarafından katledilen insanlar mı?

9.  Sometimes A Great Notion / 16 Ocak 2009 - Sezon 4
Revelations sonrası aylarca beklemiştik ve arkadaşımın evinde neredeyse maç izler gibi izlemiştim bu bölümü. O gün evde olanlar bölüm ilerledikçe nasıl kafayı yediğimi hatırlar. (Sonradan bir tanesi de BSG sever oldu zaten) Kafayı yemekte haklıydım çünkü en başta teorilerimin bir kısmı doğru çıkmıştı. 0:) Asıl önemlisi On Üçüncü koloni hakkında çarpıcı bilgiler alıyor, ayrıca Final Five'ın geçmişlerinden kesitlere tanık oluyorduk. Bitti mi tabii ki bitmedi!


Starbuck'ın kendi cesedini bulması ve hikayenin başından beri yanında olan Leoben'in bile ondan kaçması, Dualla'nın en realist filmde bile zor görülecek anilikte gerçekleşen intiharı, On Üçüncü Koloninin Cylon çıkması, halkın kurtarıcısı olarak "görevinde" başarısız olup tüm inancını kaybeden Roslin ve bölümün son sahnelerinde Final Five'ın son üyesiyle tanışmamız. Ve tabii ki tüm kontrolünü kaybeden Adama ile Tigh'ın müthiş diyalogu. (Bu ikili her daim şiir gibi oynadı zaten, öyle ki oynadı derken bile ayıp ediyormuşum gibi hissediyorum) Daha ne olsun ki... Gene de Ellen Tigh benim için bir düş kırıklığıydı.


Döngü konusunda da son derece dramatik bir hikaye ile karşılaşıyoruz. İnsanların yol gösterici olarak bellediği efsanevi On Üçüncü Koloni Kobol'da üretilip bağımsızlığı seçen Cylon halkı. Ancak onların sonunu da kendi Centurionları getiriyor. Bu da hikayenin meşhur mottosu "All has happened before, it will happen again" ile örtüşüyor. Nitekim dizi finalinde umutlu bir diyalog geçse de robot görselleri ve orijinal All Along the Watchtower ile piyango size de çıkabilir mesajını vermeden de durmamıştı Ronald D. Moore. Haklı da. Boşuna Asimovlar yazmadı, ya da Terminatörler çekilmedi bana göre. Konuya dönüp genel toplamda bakarsak BSG'nin en sürprizlerle dolu ve izlemekten en keyif aldığım bölümlerinden biri.

Saul Tigh:  "Ellen, you are the fifth!"

10.  Lay Down Your Burdens: Part 2 / 10 Mart 2006 - Sezon 2
Devam ediyoruz. BSG'nin aştığı noktalardan biri de sezon finalleri. Bu sefer de ikinci sezonun sonundayız. Roslin ve Baltar arasında geçen seçim mücadelesi Adama'nın idealistliği ile birleşince Baltar On İki Koloni Başkanı olur. Üstelik kendisinin dahi yaşanamayacağını düşündüğü bir gezegende yerleşik hayat vaadi vererek.


Seçim döneminde geçen süreç tüm ümitleri tükenen insanları küçük vaatlerle bile nasıl kendi amacınıza hizmet ettirebileceğinizi çok iyi anlatıyor. Tüm filo New Caprica denen gezegene yerleşiyor büyük hayallerle: Yerleşik, kovalamacasız ve mutlu bir hayat. Ve her şey umutlu bir şekilde başlamışken Baltar'In sevgili Six'ine "aşkının kanıtı" olarak bir atom bombası göndermiş olmasından ötürü hem binlerce insanın ölümüne gene vesile oluyor ve üstelik Cylonlar gezegeni işgal ediyor. Tokat gibi bir final.

Gaius Baltar:  "On behalf of the people of the Twelve Colonies, I surrender.

Soundtrack: One Year Later


Mansiyon: Daybreak: Part II / 20 Mayıs 2009 - Sezon 4
Ve efsanenin son bölümü. Tamam tam da hayal ettiğim bir finalle bitmedi BSG. Starbuck'ın "puf" diye kaybolması, "Melek" muhabbetleri maalesef her müthiş bilimkurgunun en sonunda mistizme bağlanması lanetinin bir parçasıydı.


Gene de her şeye rağmen finali de bu yazıya dahil etmek istiyorum, sırf bir kaç sahnesi bile bunun için yeterli zira. Opera House vizyonu beklediğimizden çok "sade" bir olayı anlatıyordu, hoşuma gitmişti. "Frakkin' Music"in aslında herşeyi anahtarı olması, son kör sıçrama... Ve Dünya.


Diziyi neden bu kadar sevdiğimizi anlatmak içi sırf Adama ve Roslin'in son sahneleri bile yeterli aslında. İnanılmaz müzik eşliğinde Roslin'in dünyaya son bakışı ve Adama'nın sevdiği kadına son sözleri. Kara Thrace ile Lee Adama'nın son konuşması. (İnsan Tigh ile Adama'yı da vedalaştırır orası olmadı işte) Derken müthiş son dakikalar: Günümüz dünyası ve her şeyin kilidi olan müziğin "orijinali". Jimi Hendrix'in insan olmadığını zaten biliyorduk.

Number Six: "Let a complex systemrepeat itself long enough, eventually something surprising might occur."

Soundtrack: Kara's Coordinates & So Much Life

Düşündüm de bazı arkadaşlarım diziye yeni başlıyorlar, gerçekten süper bir his. Sevgili Galactica yazımın sonuna gelirken sana "Yerine Sevemem" isimli parçayı armağan ediyor ve diyorum ki:

"SO SAY WE ALL!"