anket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2014 Perşembe

En iyi 10 Iron Maiden Parçası

Geçen sabah pek sevgili bir arkadaşla işe giderken yolda sesi bangır bangır açıp Maiden dinledik. O sabahtan beri virüs gene uyandı, pek de uyumaz ya.

90'larda karışık kaset yapmaya çalışırken bir kasede ancak en sevdiğiniz parçaların yarısını doldurmayı başardığınız gruba en sevdiğiniz grup denir. Mevzu metal olunca da haliyle Maiden bu ünvana sahip benim için, neden?

Çünkü bu bir gönül meselesi.

10 Parça yetmeyeceğinden muhtemelen bir yedek listem daha olacak. Ama zorlayalım bakalım benim ilk 10'um nasıl oluyormuş?



1 - The Evil That Men Do

Sözleriyle, Adrian'ın o inanılmaz solosuyla herşeyiyle mükemmel. 1 numarayı seçmek için çok düşündüm ama gene de tatava yapmadan yazıp geçiyorum.


2- Stranger in a Strange Land
Adrian Smith'in attığı hatta Maiden tarihinin en hisli en David Gilmour solosunu içerdiği için pek özel, pek güzel.


3- 22 Acacia Avenue
Çok ayrı bir şey bu. O kapanışındaki solo, ortasındaki solo, Bruce'un vokali. Anlayamazsınız.


4- Killers
Hayatımda dinlediğim ilk Maiden parçası olduğu için belki de özel ama o haşinlik, o gaz kaç şeyde var allasen. Başında bir de The Ides of March da olmalı tabii ki.


5- The Clansman
Virtual XI çıktığında tek dileğim bu parçayı Bruce'un söylemesiydi. Hayaldi, gerçek oldu. Rock in Rio versiyonu çıldırtır.


6- Aces High
Runnn liveee to flyyy, flyyy tooo liveee demek istiyorum sadece.




7- Rime of the Ancient Mariner
Epik. Destan. Steve Harris şaheseri. Ve tabii ki Live After Death versiyonu.



8. Wasted Years
And realize you're living in the golden years!


9. The Trooper
Yazmadan olmaz tabii ki, Dream Theater bir konserinde bunu çaldığında kalabalığın kendi parçalarından fazla çıldırdığını görünce hafif alınmıştı.



10. 2 Minutes to Midnight
En karizma Maiden parçalarından biri kanaatimce. Adrian'ın rocker ruhu dışarı taşmış.



Eh tabii ki kesmedi, o zaman devam edelim. İkinci liste devam.

11. Dream of Mirrors
Yeni dönemin en güzel parçası benim için. Sözleriyle, Infinite Dreams'in devamı olmasıyla.



12. Infinite Dreams
İkisini yanyana koymasam olmazdı.



13. Fear of the Dark
Eh, haliyle listede olacak!


14. Run to the Hills
Ben bu listeyi yirmi şarkıyla da bitiremeyeceğim galiba.


15. Flight of Icarus
Bunun da yeri ayrıdır. Ayrıca klipteki o beyinle takılan eleman Nicko.


16. Revelations
Balad tadında, şiir gibi. Hele bir de Live After Death olursa. Los Angeles can you feel it?


17. The Number of the Beast
Six six six demeden olmaz tabii ki.


18. Blood Brothers
Gene pek lirik, pek duygulu, pek etkili bir yeni dönem klasiği.


19. Alexander the Great
Sırf o ortadaki efsanevi bölüm ve solo yeter. Hiç canlı çalmamaya inat edebilirsiniz Maiden üyeleri ama çaldığınız gün ben orada olacağım.


20. Afraid to Shoot Strangers
Janick Gers'in hayatında attığı en güzel solo. Net.


4 Şubat 2013 Pazartesi

En iyi 10 Battlestar Galactica Bölümü

Öncelikle bu bir gönül meselesi. Hisli bir girişle başlayayım dedim zira az sonra ister istemez entele bağlayacağım.

Battlestar Galactica, açık ara hayatımda en sevdiğim görsel sanat ürünlerinden biri. En sevdiğim dizi demek gerçekten hafif kalıyor.

Bunun için sayısız sebep sayabilirim aslında. Muhteşem oyunculuklar, dizide aslında bir başrolün olmaması; yardımcı görünen karakterlerin bile hikayede çok önemli rollere sahip olması, öyle ki bir süre sonra o karakterlere empati kurabilmemiz, adeta gerçekten yaşanıyormuş gibi yaptıklarına sevinmemiz ya da kızmamız; her çağ ve her koşulda insanın doğasının değişmezliğini yansıtması ve bunu yaparken mitoloji, tarih, psikoloji ve bilimkurguyu muhteşem bir şekilde birleştirmesi ve pek tabii olağanüstü diziye özel bestelenen Bear McCreary imzalı müzikleri ilk aklıma gelenler.

Galactica'nın en güzel yanlarından biri griliğidir. Karakterlerimiz asla bembeyaz ya da simsiyah değildirler. Hepsinin hataları, zaafları ve kahramanlıkları vardır. Bundan ötürü de nefes alır, hissettirir.

O halde başlayalım:

1. Exodus: Part 2 / 20 Ekim 2006 - Sezon 3
Aslında birinciyi seçmek en kolayıydı. Bu bölüm bence açık ara BSG tarihinin en iyisi. 45 dakikaya inanılmaz bir kurtarma hikayesi, sayısız dram, sevinç, mücadele ve unutulmaz bir intihar dalışı sahnesini sığdırıyor.


İşgal altındaki New Caprica'dan kaçış; daha bölümün başında Saul Tigh'ın hayatında en sevdiği ve nefret ettiği şey olan karısıyla yaşadığı acı sonla sarsılıyoruz. Starbuck'ın Leobenle yüzleşmesi, direnişin amansız mücadelesi, Galactica'nın o inanılmaz dikey sıçrayışı, D'anna'nın "kaderi" ile buluşması ve tabii ki tüm umutlar tükenmişken beliren Pegasus'un unutulmaz son manevrası. Gemi Basestarlara doğru son kez uçarken o müthiş müzikle etkilenmemek mümkün mü?


Ve herşey biter, sayısız kayba rağmen işgalden halk kurtulmuş ve o an için  "mutlu son"a ulaşılmışken iki kareye tanık oluruz: Starbuck tam hayatının "anlamına" kavuşmuş haldeyken -öz kızı sandığı Kacey- bunun Leoben'in bir başka akıl oyunu çıkması ve "çocuğunu" ve herşeyini kaybetmesi ve Saul Tigh'ın "Herkesi kurtaramadım" diyerek Adama'ya sarılıp ağlaması. Ne denebilir ki, gerçekten unutulmaz bir bölüm.

William Adama: You did it. You brought 'em home. 
Colonel Tigh: Not all of them.

Soundtrack: Storming New Caprica & Refugees Return

2.  Unfinished Business / 1 Aralık 2006 - Sezon 3
Bölüm çok basit ve çok zor bir soruya cevap veriyor: Aşk nedir?

Cevap müthiş bir boks maçı metaforuyla geliyor. Aşk bir ringdeki mücadeledir. Karşılıklı ne yapmış olursan ol, ne kadar hata ve acı yaşarsan yaşa gene o ringe çıkıp hem hasmının ağzını kırmaya devam etmek hem de en sonunda gücün tükenince ona sarılıp "Özledim" demektir.


Hikayenin en çarpıcı ve çözümsüz aşk hikayesi olan Kara Thrace - Lee Adama ilişkisinin en şiddetli anına tanık oluyoruz. Ve bir süredir kanlı bıçaklı olan bu ikiliyi nelerin bu hale getirdiğini izliyoruz. Bölümde maçlarla birlikte ilerleyen flashbacklerle hikayenin anlatımı muhteşem. Bu bölüm için esasen "en durgun" BSG bölümü diyebiliriz zira ne uçan viperlar ne de cylonlar var; tamamen geçmiş şimdi muhasebesi ve kişilerin psikolojilerine odaklı bir bölüm.


Bunun yanında diğer maçlarda da New Caprica'da yaşanan pek çok olaya tanık oluyoruz. William Adama'nın ringe çıkması ve Galen Tyrol'den dayak yedikten sonra yüzü kanlar içinde verdiği mesaj da ayrıca etkileyici bir sahne. Gene de Kara'ın Lee'ye yaptığı acı "sürpriz" bu bölümdeki en çarpıcı an, o kesin.

Kara Thrace: I missed you.
Lee Adama: I missed you, too.

Soundtrack: Violence & Variations

3.  Crossroads: Part 2 / 25 Mayıs 2007 - Sezon 3
Gerçekten BSG'nin 3. sezonu bir başka. Filler bölüm çok az ve gerçekten neredeyse her bölümü ayrı bir özel. Nitekim ilk ilk üçü de üçüncü sezon bölümleri oluşturdu. Ama şu bölüme bakarsanız haksız mıyım?


Uzun süredir beklediğimiz Final Five gizemi bu bölümde çözülüyor. Uyuyan "eski" cylonları uyandıran şeyin müzik olması -hem de ne müzik- zaten müthiş bir detay. (Hem de ne müzik! Dizinin son anına bile damgasını vuracak nitekim) Son beşlinin dört üyesinin toplanmasından sonra kimlikleri hakkında şüphe içinde olmalarına karşın Saul Tigh'ın insanların tarafında savaşacağına dair müthiş konuşması yeter zaten. (Bu diziyi çok sevme sebeplerimden biri bu, dizide en zayıf ve duygusal karakterlerden biri olmasına karşın Tigh kimi zaman en cesur ve doğru eylemlerde de bulunabilmiş bir adamdı)


Lee Adama'nın "gerçek gücünü "lk kez ortaya koyduğu Baltar savunması da bilimkurgu tarihine geçecek güzellikte bir tiraddı. Ve son olarak gerçek amacını sonunda bulup kaybolan Kara Thrace'in "All along the Watchtower" ile dönüşü, ve Lee'ye söylediği ilk sözler, Dünya'ya zoom; of be ne andı hakikaten!

Kara Thrace: “Hello, Lee. It's really me. It's okay. I've been to earth and I'm going to take us there."

Soundtrack: Heeding the Call & All Along the Watchtower

4.  Kobol Last Gleaming: Part 1& 2 / 17-24 Ocak 2005 - Sezon 1
İlk sezon finali. Zaten BSG sezon finalleri her daim çarpıcıdır. Ancak şaşırma hissi derseniz ilk sezondaki acı "sürpriz"i geçen bir an yok benim için. Uzun süredir kim olduğunu bilmeyen ve akıl sağlığını kaybeden Boomer'ın sonunda gerçeği öğrenmesi; ve görevini başarıyla tamamladıktan sonra Adama'nın yanına gittiğinde birden programı gereği onu göğsünden vurması gerçekten şok edici bir sahne. CIC'de kanlar içinde yatan Adama görüntüsü hepimizin yüreğini sızlatmıştır.


Boomer karakteri malum dizideki en bela cylonlardan biri. 8'lerden ayrı oy kullanıp iç savaş çıkartması dahi buna örnek. Ama esasen kendisi tek arzusu aşık olduğu Galen Tyrol ile (aslında kan çekmiş ama o sıra kimse gerçeği bilmiyordu) mutlu dünyevi bir hayat yaşamak olan bir kadındı, bu da bir gerçek. En nihayetinde uyuyan ölümcül bir ajan olması ve tabii sonrasında yaşanan olaylarla kişiliğinin değişmesi ve yaptıkları; finalde onu neredeyse nefret edilen bir karaktere dönüştürüyor.


Odak tek Boomer ve Adama değil; antik gezegen Kobol'u görüyoruz ve meşhur opera binasındaki görüntü ve kehanetleri de ilk kez duyuyoruz. Yaratılan mistik atmosfer de ayrıca etkileyici. Starbuck Roslin'in kehanetine inanmış ve Caprica'da Apollo'nun okunu alma peşinde. Ancak rolleri değiştirdiklerine bu sefer Roslin'in  Starbuck'a inanmaması ve hatta onu öldürmeye çalışması bu kadını neden asla sevmediğimin bir kanıtı daha oluyor.

Soundtrack: Kobol's Last Gleaming

5.  Revelations / 13 Haziran 2008 - Sezon 4
Sırf sizi de tıpkı karakterler gibi derin bir sessizliğe büründüren son kareleri bile yeterli bu bölümü listeye almam için. Tüm hikayenin temelini oluşturan Dünya'yı bulma hikayesi bu bölüm "nihayete" eriyor. Ve dünya hiç de hayal ettiğimiz bir yer değil. Binlerce yıl önce nükleer savaşla harap olmuş ölü bir gezegen.


Öncesinde de tansiyonu çok yüksek olaylar karşımıza çıkıyor. Ölümden dönen Starbuck'ın gizemli viperından gelen sinyal Galen ve Sam'in son ana kadar bu sinyali bulmak için uğraşmaları. Ancak Cylonlar ve İnsanlar arasındaki gerginlik savaşa doğru gidince Saul Tigh'in cylon olduğu gerçeğini itiraf edip kendini yem olarak kullanmasını Adama'dan istemesi zaten başlı başlına bu ikili tarihinde bir dönüm noktası. Artık yaşadığı olaylar sonucunda kontrolü kaybeden Adama'nın oğlunun kollarında ağlayışı ayrıca iç burkan bir sahne.


Lee Adama'nın da ilk kez gerçek bir lider olduğu bölüm de bence bu. Baltar'ın mahkemesinden gerçekleştirdiği kişisel gelişimin sonucunu görüyoruz. İnsan-Cylon ateşkesinin mimarı oluyor kontrollü ve yapıcı tavırlarıyla. Derken o gizemli sinyalin bulunuşu veee mutlu son... Değil.

Laura Roslin:  "Earth..."

6.  The Oath / Blood on Scales / 30 Ocak & 6 Şubat 2009 - Sezon 4
İnanılmaz yüksek tempolu bir ikili bölüm. Cylonlarla ittirak yapan Adama ve Roslin'i onaylamayan idealist Gaeta Tom Zarek ile birleşir ve darbe yapmaya karar verir. Ancak Zarek'te Gaeta'nın idealizmi ne de cesareti vardır. Ancak kim suçlu derseniz, gerçekten cevap vermek imkansız. Sadece şu kesin ki Zarek özgürlük kısvesi altında kan dökmeye ve sözde eşitlik adı altına konuşurken diktayı herkesten çok seven bir karakterdi. Şahsen Helo'nun duruşunu bin kere yeğlerim.


Quorum of Twelve'in katledilmesi, isyan sırasında askeriyenin ikiye bölünüşü; Galen ile darbe ekibindeki arkadaşının müthiş diyalogları, Starbuck'ın sinek gibi adam vurduğu sahneler ve Lee ile tekrar "takım" olması ilk aklıma gelen çarpıcı kareler.


Ancak asıl elbette unutulmaz olan Cylon Baseship'te bulunan Roslin'in Adama ve Tigh'ın sahte ölüm haberlerini aldıktan sonraki müthiş meydan okuması (kadına sempati duyduğum nadir anlardan biriydi bu kesinlikle, çok etkileyici), pek tabii Adama ve Tigh'ın omuz omuza çarpışması (hangimiz duygulanmadık gaza gelmedik o sahnede); son olarak pek tabii Zarek ve Gaeta'nın idamı. Ve sonunda "kaşıntı geçti".

William Adama:  "It's been an honor to serve with you, my friend."

7.  Dirty Hands / 25 Şubat 2007 - Sezon 3
Açıkça söylemem gerekir ki yedinci sırada olmasına karşın benim için "gönüllerin birincisi" olan bölüm bu. Hayatımda bu kadar gaza geldiğim çok az şey izlemişimdir. Yakıt gemisinde çok ağır koşullarda çalışan işçiler arasında huzursuzluk başlayınca gene onların arasından gelen Galen Tyrol "yatıştırıcı" olarak gönderilir. Ancak koşullar iyileşmez aksine onların tüm talepleri de savaş gerekçesiyle reddedilir.


Ve sonunda Galen Adama'nın elçisi olmayı bırakıp grevin lideri olur. Sırf şalteri indirip grev ilan ettiği an bile zaten kafanızın içini bir Manowar konserine çevirmeye yeterli. (Cidden hayatımda izleyip de en gaza geldiğim şeylerden biri olabilir bu) Bu arada dikkatini çekmiştir Caprica'da direniş ekibi olsun, burada Galen olsun - Caprica'da da sendikanın başındaydı nitekim- insanlar içinde direnişleri örgütleyenler de hep Final Five üyeleri oluyor.


Bölümün sonunda yönetim de onların taleplerini dinleyip yapıcı tavır takınsalar da gönül isterdi ki bu bölüm çiftli olsun, isyan hemen bitmesin ve sınıf ayrımı işini biraz daha deşelim. Unutmamak lazım ki "hain" Baltar'ın da çiftçi kökeni ve yazdığı kitap da önemli bir tetik oluyor. Ki dizide zaten belli kolonilerin daha "elit" ve "güçlü" olduğunu; belli kolonilerin ise fakir ve kendi tabularına sığınmış halde olduğunu görüyoruz. Meslekler arası dağılımlarda bile aslında hangi gezegenden geldiğiniz önem taşıyor. Tıpkı maalesef gerçek hayatta olduğu gibi.

Galen Tyrol:  "This Plant is offline. We're on strike!"

Soundtrack: Dirty Hands

8.  33 / 1 Ocak 2005 - Sezon 1
İlk sezonun ilk bölümü. Psikolojik açıdan çok zorlayıcı bir hikaye. 33 dakikada bir Cylonlar tarafından pusuya düşürülen filo 237 sıçramadan beri uyumadan hayatta kalmaya çalışıyor. Herkes çok uykusuz, çok yorgun, çok korkulu ve tam anlamıyla "uyursan ölürsün" durumundayız.


Bir kaç gün önce sıcak yataklarında hayatına devam eden insanların birden en ağır koşullara nasıl adapte olduğunu -olamadığını- çarpıcı bir şekilde yansıtmasıyla önemli bir bölüm olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Cylon tehdidi ve paranoyası yüzünden içinde binden fazla sivilin olduğu Olympic Carrier gemisinin yok edilişi de önemli bir konu. Bir Cylon yemi gibi görünen bu geminin kaderine Adamalar karar veriyor - yok ediliş- ve malum asla o geminin içinde ne olduğunu bilemeyecekler. Çoktan Cylonlar tarafından sivilleri öldürülmüş boş bir gemi mi? Yoksa kendi savunucuları tarafından katledilen insanlar mı?

9.  Sometimes A Great Notion / 16 Ocak 2009 - Sezon 4
Revelations sonrası aylarca beklemiştik ve arkadaşımın evinde neredeyse maç izler gibi izlemiştim bu bölümü. O gün evde olanlar bölüm ilerledikçe nasıl kafayı yediğimi hatırlar. (Sonradan bir tanesi de BSG sever oldu zaten) Kafayı yemekte haklıydım çünkü en başta teorilerimin bir kısmı doğru çıkmıştı. 0:) Asıl önemlisi On Üçüncü koloni hakkında çarpıcı bilgiler alıyor, ayrıca Final Five'ın geçmişlerinden kesitlere tanık oluyorduk. Bitti mi tabii ki bitmedi!


Starbuck'ın kendi cesedini bulması ve hikayenin başından beri yanında olan Leoben'in bile ondan kaçması, Dualla'nın en realist filmde bile zor görülecek anilikte gerçekleşen intiharı, On Üçüncü Koloninin Cylon çıkması, halkın kurtarıcısı olarak "görevinde" başarısız olup tüm inancını kaybeden Roslin ve bölümün son sahnelerinde Final Five'ın son üyesiyle tanışmamız. Ve tabii ki tüm kontrolünü kaybeden Adama ile Tigh'ın müthiş diyalogu. (Bu ikili her daim şiir gibi oynadı zaten, öyle ki oynadı derken bile ayıp ediyormuşum gibi hissediyorum) Daha ne olsun ki... Gene de Ellen Tigh benim için bir düş kırıklığıydı.


Döngü konusunda da son derece dramatik bir hikaye ile karşılaşıyoruz. İnsanların yol gösterici olarak bellediği efsanevi On Üçüncü Koloni Kobol'da üretilip bağımsızlığı seçen Cylon halkı. Ancak onların sonunu da kendi Centurionları getiriyor. Bu da hikayenin meşhur mottosu "All has happened before, it will happen again" ile örtüşüyor. Nitekim dizi finalinde umutlu bir diyalog geçse de robot görselleri ve orijinal All Along the Watchtower ile piyango size de çıkabilir mesajını vermeden de durmamıştı Ronald D. Moore. Haklı da. Boşuna Asimovlar yazmadı, ya da Terminatörler çekilmedi bana göre. Konuya dönüp genel toplamda bakarsak BSG'nin en sürprizlerle dolu ve izlemekten en keyif aldığım bölümlerinden biri.

Saul Tigh:  "Ellen, you are the fifth!"

10.  Lay Down Your Burdens: Part 2 / 10 Mart 2006 - Sezon 2
Devam ediyoruz. BSG'nin aştığı noktalardan biri de sezon finalleri. Bu sefer de ikinci sezonun sonundayız. Roslin ve Baltar arasında geçen seçim mücadelesi Adama'nın idealistliği ile birleşince Baltar On İki Koloni Başkanı olur. Üstelik kendisinin dahi yaşanamayacağını düşündüğü bir gezegende yerleşik hayat vaadi vererek.


Seçim döneminde geçen süreç tüm ümitleri tükenen insanları küçük vaatlerle bile nasıl kendi amacınıza hizmet ettirebileceğinizi çok iyi anlatıyor. Tüm filo New Caprica denen gezegene yerleşiyor büyük hayallerle: Yerleşik, kovalamacasız ve mutlu bir hayat. Ve her şey umutlu bir şekilde başlamışken Baltar'In sevgili Six'ine "aşkının kanıtı" olarak bir atom bombası göndermiş olmasından ötürü hem binlerce insanın ölümüne gene vesile oluyor ve üstelik Cylonlar gezegeni işgal ediyor. Tokat gibi bir final.

Gaius Baltar:  "On behalf of the people of the Twelve Colonies, I surrender.

Soundtrack: One Year Later


Mansiyon: Daybreak: Part II / 20 Mayıs 2009 - Sezon 4
Ve efsanenin son bölümü. Tamam tam da hayal ettiğim bir finalle bitmedi BSG. Starbuck'ın "puf" diye kaybolması, "Melek" muhabbetleri maalesef her müthiş bilimkurgunun en sonunda mistizme bağlanması lanetinin bir parçasıydı.


Gene de her şeye rağmen finali de bu yazıya dahil etmek istiyorum, sırf bir kaç sahnesi bile bunun için yeterli zira. Opera House vizyonu beklediğimizden çok "sade" bir olayı anlatıyordu, hoşuma gitmişti. "Frakkin' Music"in aslında herşeyi anahtarı olması, son kör sıçrama... Ve Dünya.


Diziyi neden bu kadar sevdiğimizi anlatmak içi sırf Adama ve Roslin'in son sahneleri bile yeterli aslında. İnanılmaz müzik eşliğinde Roslin'in dünyaya son bakışı ve Adama'nın sevdiği kadına son sözleri. Kara Thrace ile Lee Adama'nın son konuşması. (İnsan Tigh ile Adama'yı da vedalaştırır orası olmadı işte) Derken müthiş son dakikalar: Günümüz dünyası ve her şeyin kilidi olan müziğin "orijinali". Jimi Hendrix'in insan olmadığını zaten biliyorduk.

Number Six: "Let a complex systemrepeat itself long enough, eventually something surprising might occur."

Soundtrack: Kara's Coordinates & So Much Life

Düşündüm de bazı arkadaşlarım diziye yeni başlıyorlar, gerçekten süper bir his. Sevgili Galactica yazımın sonuna gelirken sana "Yerine Sevemem" isimli parçayı armağan ediyor ve diyorum ki:

"SO SAY WE ALL!"

24 Aralık 2012 Pazartesi

Unutulmaz Sahneler Serisi: Rage and Serenity

21 Aralık'ı da "kazasız belasız" atlattığımıza göre artık daha "normal" şeylerden bahsetmek istedim. Neyse patlama çatlama, uzay gemisi vb gibi olaylar için önümüzdeki kıyametlere bakacağız artık.

Yeni bir anket serisi olarak sizlerle dönem dönem kah sinema kah dizilerde en sevdiğim sahneleri paylaşmak istiyorum. Zira bazı kareler var ki bazen bir filmi sevme sebebiniz olur, ya da sizi on ikiden vuracak bir hissi aktarır.


--X-MEN FIRST CLASS (2011)

Charles Xavier liderliğinde ilk nesil genç X-Men ekibi eğitimine başlar. Çaylaklar hem çeşitli kazalar geçirir hem de güçlerini geliştirirken Erik Lehnserr de Xavier ile deneyler yapmaktadır. Ancak gücünü her daim öfkesiyle harekete geçiren Erik, bir yandan başka ve daha güçlü bir yol olduğu ihtimalini kabul etmez.


Charles: See that?  Try turning it to face us. (Devasa boyutta metalik bir radarı gösterir)

(Erik tüm gücüyle dener ancak radarı döndürmeyi beceremez)


Charles: You know, I believe that true focus lies somewhere between rage and serenity. Would you mind if I...

(Erik, Charles'ın zihnine girmesine izin verir ve annesi ile geçirdiği ilk ve son doğum günü kutlamasını hatırlar. Hem onun hem de Charles'ın gözünden bir damla yaş düşer)


Erik: What did you just do to me?
Charles: I accessed the brightest corner of your memory system. It's a very beautiful memory, Erik. Thank you.
Erik: I didn't know I still had that.


Charles: There is so much more to you than you know. Not just pain and anger. There is good, too. I felt it. When you can access all of that, you'll possess a power no one can match. Not even me. So, come on. Try again.


(Erik tekrar denediğinde bu sefer büyük bir uğultu duyulur ve radar dönmeye başlar. Radar döndükçe Erik önce ağlamaya, sonra gülmeye başlar.)

Charles: Hey! Well done.

(Charles da dostunu bu başarısı için kutlar ve o da coşkusuna katılır)


Sizin de bildiğiniz gibi Erik Lennsher X-Men'in en büyük kötüsü Magneto'dan başkası değildir.  Sonra kendi davası için yanlış yollarla savaşmayı seçer. Ancak unutmamak lazım ki Charles ile yaşadığı bu deneyim aslında onun en güçlü olduğu andır.

Kilit his: Güven, inanç & dostluk.

Aslında uzun uzun sahnenin bende yarattığı etkiyi yazmayı düşünmüştüm ancak Profesör X'in tek bir cümlesi aslında her şeyi özetliyor:

"There is so much more to you than you know. Not just pain and anger. There is good, too. I felt it. When you can access all of that, you'll possess a power no one can match. Not even me."


Ve bu müthiş sahneye eşlik eden müzik:
Henry Jackman - Rage & Serenity

Pek derin pek duygusal bir yazı olmasına karşın X-Men First Class denince aklıma pek tabii bir de şu unutulmaz sahne geliyor: (buradan izleyebilirsiniz)

- Excuse me, I'm Erik Lehnserr...
- Charles Xavier...
- Go fuck yourself!





6 Ekim 2012 Cumartesi

En iyi 10 Doctor Who bölümü

Yeni çekim Doctor Who'yu neredeyse ilk günden beri takip ediyorum. İlk sezonu izlemeye başladığımda ilk başta gayet "saçma" hatta "tırt" gelmişti ancak bölümler birbirini kovaladıkça sürekli takip eder hale geldim.

Christopher Eccleston'un yarattığı Doktor diğer tüm sonradan çizilen karakterlerden farklıydı. Tek sezon oynaması ve karakterin tam oturmaması da buna etken. Oldukça ciddi tavırlarından ötürü rejenerasyon sonrası David Tennant karşımıza çıktığında "Kim bu şebelek" dediğimi hatırlıyorum.


Ancak kazın ayağı hiç de öyle olmadı, zaman geçtikçe Tennant rolüne öyle bir uyum sağladı ki başka bir Doktor portresi düşünemez hale geldik. Nitekim kendisinden sonra gelen Matt Smith aslında oldukça iyi bir performans ortaya koymasına karşın hala serinin hayranları tarafından sürekli Tennant ile kıyaslanıyor.


Tennant'ın Doktor'u hem çok eğlenceliydi, hem de oldukça karanlık. Özellikle son sezonlarına doğru doktorun içinde gücü ve -belki de doğru deyim bu- kibri daha çok hissetmeye başlamıştık. (Mesela Waters of Mars onun güç ve bilgisinin sınırları olduğunu anlatmak için iyi bir dersti, nitekim finale de hazırlıktı) Ve nitekim kendisini "I don't want to go" cümlesi ile uğurlarken epey duygulanmıştım. Hala o benim için gönüllerin Doktor'u.


Ve Matt Smith. Bu kadar beklentiyi bence boşa çıkarmadı. Ayrıca dürüst de olalım Tennant'ın kadın izleyici üzerinde de dış görünüşü açısından da etkisi vardı, Smith ise bu konuda o kadar da şanslı değil. (Tennant, kapıya Tardis'i çekip "Gel benimle" derse ne cevap verirsiniz bir düşünün, kimse de bozulmasın ayrıca :) )


Dizi de giderek değişti, hatta evrimleşti. İlk sezonlardaki B sınıfı hava giderek kayboldu, daha karmaşık olay örgüleri ve daha kaliteli efektler izlemeye başladık. Yedinci sezona geldiğimizde artık Amerikan serileri ile rahatça yarışabilecek, çok daha şık paketlenmiş bölümler bizi bekliyordu. Yedinci sezon oldukça sönük devam ediyor gibi olsa da özellikle dört ve beşinci bölümlerde toparladı gibi görünüyor. Ancak gene de genel gidişat Moffat'ın yedinci sezonun en iyisi olacağı kehanetinden bir hayli uzak duruyor.


Kanımca serinin en iyisi Donna Noble'ın companion olduğu dördüncü sezondu. Noble da zaten her daim Doktor'un en sevdiğim yol arkadaşı olmuştur.

Seçmesi zor olacak ama kendi adıma en sevdiğim, en etkilendiğim 10 Doctor Who bölümünü sizle paylaşmak istiyorum.

1. Blink // 9 Haziran 2007
Şu kesin ki en kolayı birinciyi seçmekti. Her anlamda en iyi Doctor Who bölümü bu. Bitmeyen gerilim, müthiş kurgu, müthiş senaryo; her şey var. Serinin belki de en ürpertici yaratıkları olan Ağlayan Melekler seyirciyi tüm bölüm boyunca zorluyor. Ayrıca farklı zaman dilimlerinde haberleşme yöntemleri, Doktor'un kült videosu ve bunun gibi sayısız detayla gerçek bir klasik. Aynı konu sıkı bir bütçeyle filme çekilse epey tutardı diye düşünüyorum. Silence ile birlikte Ağlayan Melekler dizinin en rahatsız edici yaratıkları bana göre. Özetle: Göz kırpmak hiç bu kadar korkutucu olmamıştı.



2. Silence In the Library & Forest of the Dead // 31 Mayıs - 7 Haziran 2008
İki parçadan oluşan bu bölüm de Blink gibi gerilimi oldukça yüksekti ve gene karanlıktan besleniyordu. Bu sefer göz kırpmak yerine gölgeler karakterlerimizin en büyük düşmanları. Karanlık içinde yaşayan tehlikeli bir ırk son derece sinsi bir şekilde insanları yok etmeye başlarken bir yandan da onların kimliklerini hala kullanabiliyordu. Bir çok dramatik sahnenin olduğu bu bölümlerin en önemli olayı da şüphesiz ki River Song'u ilk kez görmemizdi. Doktor'un ileride karısı olacak olan River'ı Doktor'un "ilk" ve "son" kez görmesi; ters zaman çizgisinde ilerleyen bu garip aşk öyküsü ile ilk kez tanışmamız ileride bu karakterin olduğu bölümlerde kafa yürütmekten kafayı yememizin habercisiydi. Tabii o zamanlar durumun farkında değildik.


3. Vincent and the Doctor // 5 Haziran 2010
Senaryosunun çok iyi olmasından öte en duygusal Doctor Who bölümlerinden biri olduğu için listemde yer alıyor. Bunda en büyük pay elbette Vincent Van Gogh'u müthiş bir şekilde canlandıran Tony Curran'a ait.

İntihar etmesinden bir yıl önce yaptığı resimlerden birindeki tuhaflıktan şüphelenen Doktor Van Gogh'un zaman dilimine döner. Burada kendimizi hem bu büyük dahinin hayatını izler hem de görünmeyen vahşi bir düşmandan kaçarken buluruz. Van Gogh'un Tardisle günümüze gelip kendi eserlerini gördüğü sahne gerçekten unutulmaz güzellikte bir an.


4. Turn Left // 21 Haziran 2008
Zamandaki küçük bir değişikliğin yarattığı bambaşka olay örgülerinin anlatıldığı "What if" konsepti her daim favorilerimden biri olmuştur. Bu bölümde de Donna Noble'un yaptığı küçük bir değişiklik (aracını sola döndürmek ya da döndürmemek) tüm hayatını değiştiriyor.

Donna sağa döndüğünde Doktorla hiç tanışmıyor ve normal bir hayatı oluyor. Ama bu iyi bir şey mi? Aslında Donna'nın hikayesinin sonunu düşündüğünüzde hiçbir şey değişmemiş gibi gelebilir ama bence finalde sola dönerken en doğrusunu yaptı. Kesinlikle harika bir bölüm.


5. Human Nature & The Family of Blood // 27 Mayıs - 2 Haziran 2007
Bir zaman lordunun tüm enerjisini alıp sonsuza dek yaşamak isteyen bir uzaylı ırkı amansızca Doktor'u takip etmektedir. Bu takipten kaçmak için Doktor kendini acılı bir süreçle 1913 yılında yaşayan gerçek bir insana dönüştür ve kendisiyle ilgili tüm bilgileri bir saatin içine saklar. Yol arkadaşı Martha'nın görevi ise Doktor'un "uyanma" vakti gelene kadar kendisini korumaktır.


Ancak her şeyi hesaplamasına karşın Doktor bir şeyi gözden kaçırır: Aşık olmayı. Yarattığı karakter John Smith çalıştığı okulda görevli hemşire Joan Redfern'e aşık olunca hem Martha hem de gerçek doktor için zorlu bir macera başlar. David Tennant bu bölümde gerçekten mükemmel bir oyunculuk çıkarıyor.


6. The End of Time Part I & II // 26 Aralık 2009 - 2 Ocak 2010
İşte onuncu ve biricik doktorumuz David Tennant ın göz yaşartan vedası. Bunun dışında kısa bir süreliğine zaman lordlarının yok olan gezegeni Gallifrey'e gitmemiz, zaman lordlarının geri dönüş ve korkunç savaş planları; Master'ın gerçek öyküsü ve düşmanının yardımıyla halkını tekrar yok etmek zorunda kalan Doktor'un mücadelesi gibi çok çarpıcı olayları içeriyordu.


Hain senaristler son saniyeye kadar bir umut yaratmışlardı. Ancak o dörtlü vuruşun gerçek anlamını anladığımızda unutulmaz bir vedaya dönüştü. "I don't want to go"


7. The Girl in the Fireplace // 6 Mayıs 2006
İkinci sezondan etkileyici bir bölüm. 52. yüzyıldaki hasarlı bir uzay gemisinden 1700'lü yıllara uzanan bir öykü. -15. Louis'in gözdesi Madam Pompadour'un çocukluğundan ölümüne kadar Doktor ile yaşadığı ilişkiyi çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Aslında hikayenin motifi Amy "The girl who waited" Pond'u da andırır şekilde.

Oldukça dramatik bir finalle biten bu bölüm kesinlikle bir Doctor Who klasiği.


8. A Good Men Goes to War // 4 Haziran 2011
Doktor'un karısı River Song'un gerçek kimliği hakkındaki sürprizi öğrendiğimiz, müthiş kurgusuyla bir çok soruların oluşmasına yol açan çok enerjik bir bölüm. Ayrıca Doktor'un neden evrenin en korkulan canlısı olduğunu da gösteren çok iyi bir sahne içeriyor.


9. The Fires of Pompeii // 2 Mayıs 2008
Finaliyle en favori bölümlerimden biri. Donna ve Doktor M.Ö 79 yılında şehrin yok olmasından önce Pompeii'ye gelirler. Burada kahin kızlar garip bir şekilde geleceği görme gücüne sahiptir ancak vücutlarının zamanla taşlaşmaya başladığı ortaya çıkar. İkilimiz oradaki insanlara hem yardım edip hem de dağın derinliğinde yatan gizemi çözmeye çalışırlar. Son sahnede Donna ve Doktor'un heykelini sunaklarına koyan aile ve antik "tanrılar"ın aslında ne olabileceğine dair gönderme gerçekten çok güzeldi. Ayrıca kahin kızlardan biri sonradan Doktor'un yol arkadaşı olacak Karen Gillan.



10. The Wedding of River Song // 1 Ekim 2011
"The Impossible Astronout"un gerçek kimliği, adından anlaşılacağı üzere River ile Doktor'un nasıl evlendiği bu bölümde açıklanıyor. Altıncı sezonun başında Doktor'un ölümünü izleyip şok bir başlangıç yapmıştık, bu bölüm ise sezon başındaki gizemleri çözüyor.


Mansiyon: The Empty Child & The Doctor Dances // 21-28 Mayıs 2005
İlk sezondan bir klasik. Gaz maskeli küçük bir "çocuk" ve sürekli artan gerilim. "Are you my mommy" sorusu bölümün en unutulmaz cümlesi. O kadar çok tekrarlanıyordu ki gerçekten insanın sinirleri bozuluyordu.


Ve gelmiş geçmiş en komik Doctor Who sahnesini de eklemeden olmaz:


Dalek Sec: "Daleks have no concept of elegance"
Cyberman: "This is obvious"

Cyberman: “Daleks, be warned. You have declared war upon the Cybermen.”
Dalek Sec: “This is not war, this is pest control!”
Cyberman: “We have five million Cybermen. How many are you?”
Dalek Sec: “Four.”
Cyberman: “You would destroy the Cybermen with four Daleks?”
Dalek Sec: “We would destroy the Cybermen with one Dalek! You are superior in only one respect!”
Cyberman: “What is that?”
Dalek Sec: “You are better at dying!”

12 Mart 2012 Pazartesi

Beyaz Perdenin Unutulmaz Çiftleri

Hello there,

Eğlenceli, beni kolay kolay sıkmayan bir konu: Anketler. Arada bu tür yazılara da yer vermek istiyorum, açılışı da en beylik konuya verelim: Aşk.

Sıralama yapmakla uğraşamayacağım, karışık sırayla işte beyaz perdedeki unutulmaz çiftler.

THE FOUNTAIN - IZZY CREO & TOM CREO
Elbette en sevdiğim filmimin unutulmaz ikilisi ilk sırayı alacak. Benim için yapılmış en güzel aşk filmi. Ölümsüzlüğün arayışında üç ayrı zamanda geçen bir aşk öyküsü. Üç farklı son, ancak hissiyat hep aynı; hangi zaman ve yerde olursa olsun.

Muhteşem görsellik, muhteşem soundtrack ve muhteşem mitolojik detaylarıyla sanıyorum bu filmin hep benim için ayrı bir yeri olacak. Bu ikiliyi en güzel anlatan parça kesinlikle filmin soundtrackinden The Last Man.

"Together we will live forever"


Bazen bu tür anketlerde Wallace & Prenses Isabelle yazısını görüyorum yazıyı hazırlayana kafa göz dalasım geliyor. Filmin çekirdeğini oluşturan öykü zaten Murron ve William Wallace'ın aşkı. Sırf çocuklukta geçen Wallace'ın babasının cenazesinde Murron'un ona bir devedikeni verdiği sahne dünyanın en güzel "aşk" sahnesi olabilir. Filme sonradan salça olan prensesi karıştırmak neden?

Bu ikiliyi en güzel anlatan parça tartışmasız A Gift of A Thistle. Bir de az önce bahsettiğim sahneyi buradan izleyebilirsiniz. Hadi meşhur final sahnesinin linki de burada, iyi hislenmeler.

"Every man dies, not every man really lives"


STAR WARS - PRINCESS LEIA & HAN SOLO
Ve evet ikonik bir çiftle karşı karşıyayız. Eski serinin en güzel "şeylerinden" biri de tabii ki bu ikili. Harrison Ford'un müthiş serseri karizması ile Carrie Fisher'ın tatlı cazgırlığı üç film boyunca tüm SW fanlarını gülümsetmiştir elbette. İkilinin hazır cevaplıkları ve burnundan kıl aldırmamaları olsun, meşhur "I know"lar olsun yerleri başka. Sırf atışmalarının bile sonrasında çekilen bir çok "didişken çiftli romantik film"e ilham verdiği kesin.

O zaman size bir adet "I know", bir adet de Han Solo Princess Leia Love Theme verelim.

- I love you
- I know


Sıradaki çiftimiz Bella Swan ve Edward Cullen... Şaka, şaka sakin olun.

STARDUST - YVAINE & TRISTAN THORN
Nail Gaiman'ın en sevdiğim romanlarından biri. Gerçek bir peri masalı. Tristan Thorn'un aşık olduğu ve bunu ispatlaması için ona bir yıldız getireceği Victoria için çıktığı yolculukta Yvainne ile tanışması, ve... Yıldızlar parlar biliyorsunuz. Görelim, nasıl oluyormuş.

Kitabını okuması çok güzeldi, filmde de Claire Danes çok duru bir Yvainne olmayı başarmıştı bence, ayrıca IIan Eshkeri'nin yaptığı harika müzikler de cabası. Soundtrackinde en iyi parçalardan biri The Shooting Star.

"What do stars do? Shine!"



Wall-E'yi izlerken bazen filmin tatlılığından infilak edecek gibi hissediyordum, içimden kalpler çıkacaktı. Özellikle de minik robotumuzun gözleri mahsun mahsun olduğunda resmen bir garip oluyordum. Bir çok aşk filminden daha tatlı ve saf gelmiştir bu ikilinin hikayesi. Eve başta biraz soğuk bir hava çizse de gelin olarak kendini kabul ettiriyor. Muhtemelen Wall-E'yi yakından görsem mıncırmaya çalışırken bir kaç devresini kırardım.

Şu sahnenin güzelliğine bakın o halde.

"Ev-ah!"


THE GETAWAY - CAROL MCCOY & DOY MCCOY
Biraz da tabii beyaz perdenin arıza çiftlerine değinelim. Tüm karizması ve belalı havasıyla Doy McCoy yani Steve McQueen ve sadık eşi Carol McCoy; Ali MacGraw, "Partners in crime" stilinin en çarpıcı örneklerinden biri. Nice Mr & Mrs Smith türevi filme ilham olmuş bir yapım. Son derece tansiyonlu bir hayatı ve de karşılıklı ilişkileri olan bu çiftin en meşhur sahnesi muhtemelen araba önündeki tartışma anı. Aynı filmi sonrasında Kim Bassinger ve Alec Baldwin tekrar çekmişti. Filmin elbette ilk versiyonu daha başarılı olsa da meşhur araba sahnesinin yeni hali bence daha "denk", daha çarpıcı. (İlk filmde Ali MacGraw daha pasif durumdayken, o sahnede Kim Bassinger'ın attığı okkalı tokadın da etkisi büyük tabii bunda)

Buyrun bu 1972 versiyonu bu da 1994, bakalım siz hangisini beğeneceksiniz.

"Punch it, baby!"



X-MEN THE LAST STAND - JEAN GREY & WOLVERINE
Tamam filmin uyarlama açısından sayısız problemi var ama bana Marvel geekliği yapmayın, kendim yeterince yapıyorum zaten. The Last Stand'de çarpıcı bir ikiliydiler. Haşin delikanlı Wolverine ile çift kişilikli Jean Grey'in hikayesi pek etkileyicidir, keza finali de. Tabii Jean Grey Phoenix'e dönüşmüşken ve her şeyi yok ederken tek yok edemediği şey Logan'ın pantolonuydu yoksa adamantium kemikler falan açılıyordu çatır çatır. Ayrıca Wolverine'in iyileşme özelliği var ama o kadar hızlı değil, bir de... (Yapmayın dediğiniz şeyi kendim yaptım işte görüyorsunuz) Zaten Cyclops'tan pek haz etmediğim için desteklediğim bir çift, Jean'i gene diriltsinler gene izleyelim bu ikiliyi.

Final sahnesini içeren güzel bir video bulamadım ama ikili için yapılmış ve arka planda hikayeye de pek uyan bir parçayla kombinlenmiş bir fan clip var, buyrunuz. (Parça Evanescence - Lithium)

"Save me"



CASABLANCA - ILSA LUND & RICK BLANE
Bir başka ikonik çift. Humphrey Bogart'ın canlandırdığı Rick Blane karakteri ilerleyen zamanda "antikahraman" rollerinin oluşması ve yaygınlaşmasında bir köşe taşı oldu. Karşımızda dünyanın en güzel sigara içen adamı yani Bogart ve buğulu bakışlarıyla Ingrid Bergman. Victor Lazslo'yu canlandıran Paul Henreid'i de unutmamak gerekli. Hakkında sayısız şey yazılmış finali olsun, Rick ile Ilsa'nın yıllar sonra karşılaştıkları ilk sahne olsun n kere daha izleyip bıkılmayacak bir klasik. Eh, filmden unutulmaz bir sahneyi de paylaşalım o zaman.

"Here's looking at you, kid"


DİLA HANIM - DİLA HANIM & KARADAĞLI RIZA
Sırf final sahnesi ile bile yeri ayrı bir film. Elbette bir de insanın içine işleyen müziğiyle. Çocukken ilk izlediğimden beri finalini ne zaman görsem hatta müziğini duysam tüylerim diken diken olur. Türkan Şoray ile Kadir İnanır'ın bence birbirlerine en yakıştıkları ve ikisinin de fiziken en güzel göründüğü film de budur. Her şeye inat aşklarını göğüslerini gere gere ortaya koyup ölüme bile razı olmalarıyla, unutulmaz bir son; unutulmaz bir trajedi. O sahneyi de buradan izleyelim o halde.

"Çal!"



ROCKY - ADRIAN & ROCKY BALBOA
Rocky'i de  "Adriaannnn"ını da anmadan olmaz elbette. Resmen seyirci ile birlikte yaşayan, yaşlanan ve değişen bir ikili oldu Balboa çifti. Yoksulluktan dünya çapında başarı ve şöhret, kayıplar, ayrılık derken ikiliyi uzun yıllar izledik. Madem öyle, safi bir romantik sahne yerine Rocky IV'de Apollo Creed'in ölümü sonrası Rocky'nin Lamborghinisi ile yola çıkıp geçmişi hatırladığı meşhur sahneyi izleyelim; Robert Tepper - No Easy Way Out eşliğinde.

"I guess what I'm trying to say is, if I can change, and you can change, everybody can change"


BATTLESTAR GALACTICA - KARA THRACE & LEE ADAMA
İlk 10 örnekte hep sinemadan gittim ama bu ikiliyi de yazmazsam olmaz. Battlestar Galactica'nın dengesiz ve çılgın hatunu Kara Thrace ile daha sakin görünen ama bence daha az problemli olmayan Lee Adama'nın tüm sezonlarda üçüncü, dördüncü, beşinci şahıslarla devam eden ama kopmadan iniş çıkışlarla ilerleyen ilişkisi bu listede yer almayı hak ediyor. Öykünün unutulmaz finaliyle bence her daim hatırlanacak bir çift, nam-ı diğer Starbuck ve Apollo.

Özellikle de Kara'nın "kazığı" sonrasında başka insanlara gitmelerinden çok uzun süre sonra birbirleriyle "özlem giderdikleri" meşhur kavga sahnesini de unutmamak gerekir. Youtube'da maalesef tam bir video yok ama en azından sahnenin son kısmını buradan izleyebilirsiniz. Bahsettiğim bölüm S03E9 "Unfinished Business", bence BSG'nin en iyi bölümlerinden beri. Dizinin belki en "aksiyonsuz" bölümü ama gerek Kara-Lee ilişkisinin flashbacklerle anlatışı, gerek bir yandan filodaki diğer insanların kapatılmamış defterlerini tekrar açması, ve aşk tanımını bir insanın ağzını burnunu kırdıktan sonra çok özledim diyerek sarılmak olarak veren çarpıcı bir bölüm. Kavga sahnesinde de çalan parça Bear McCreary - Violence & Variations.

"I missed you"
"I missed you, too"



Aklıma gelen ve sıkılmadan yazabildiğim ikililer bunlar oldu. Tabii bu satırları yazarken en bir o kadar daha çift gözümün önüne geliyor ama bu gecelik benden bu kadar, bir daha da bu konuya döner miyim bilmiyorum. Ayrıca fark ettim ki yazdığım filmler hep eski tarihli, uzun süredir çarpıcı bir aşk filmi ya da aşık ikili izlemediğimi de böylece fark etmiş oldum. Son olarak bir de konuyla (aşk meşk vs) alakalı kapanış jeneriği müziği koyalım: (Aslında konu bahane oldu sabahtan beri kafamda dönüyor parça)

Huzurlarınızda, Michael Jackson - In The Closet.