dövüş sanatları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dövüş sanatları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2012 Pazartesi

I Am Bruce Lee

Hakkında çok şey demeye gerek yok aslında, Bruce Lee dövüş sanatları seven pek çok kişi için bir ikon hatta bir ilah. Hem genç yaşta ölmesi, hem de kendine has tarzıyla günümüz dövüş sanatları filmlerine ilham vermesi ile ölümünden yıllar geçmesine karşı hala ilgi çekiyor ve pek tabii hayranlık uyandırıyor.

Pek beğendiğim bir tabir; kendisi için "Dövüş sanatları'nın Jimi Hendrix'i" demek bence çok uygun. Devrimsel, "ham" ve yaratıcı.


Yazıma konu olan belgesel I am Bruce Lee ise 2011 yapımı. Başta  Bruce Lee'nin eşi Linda ve kızı Shannon olmak üzere Kobe Bryant, Ed O'Neill (Al Bundy), Mickey Rourke, Taboo (Black Eyed Peas) gibi pek çok ünlü isim karşımıza çıkıyor.

Dansçısından, dövüş sanatları ustasına, müzisyeninden oyuncusuna pek çok insanın ağzından ve meşhur tek röportajından kareler eşliğinde başından sonuna kadar hayatını izliyoruz. Ve bu belgeselin bence en önemli tarafı kendine has sesler çıkarıp burnuna dokunarak rakiplerini haşat eden bir dövüş sanatları ikonunun gerçek hayatından oldukça ilginç detaylara tanık olmamızı sağlaması.


Genç yaşta evliliği ve ailesine bağlılığı, sadece Internet'te dolaşan bir kaç alıntının çok ötesinde ve derinlikte dövüş sanatlarının felsefesine gönül vermiş olması ve muzip kişiliği bunlardan sadece bir kaçı.

İlgi çekici bulduğum başka bir detay da meymenetsiz bir ifadeyle TV izleyen kült karakter Al Bundy'i canlandıran Ed O'Neill'ın kara kuşak bir judocu olması. Mickey Rourke boksor kimliği ile karşımıza çıkıyor. Kobe Bryant'ın da dövüş sanatlarıyla ilgilendiğini bilmiyordum.


Eğer siz de garip sesler çıkartarak onun gibi dövüşmeyi denemişseniz ya da bir şekilde denk gelip defalarca filmlerini izlemişseniz bu efsaneyi tanımak adına belgeseli izlemenizi tavsiye ederim.

"Empty your mind, be formless. Shapeless, like water. If you put water into a cup, it becomes the cup. You put water into a bottle and it becomes the bottle. You put it in a teapot, it becomes the teapot. Now, water can flow or it can crash. Be water, my friend.” 

Ek olarak en sevdiğim sahnelerinden birini paylaşayım:


30 Nisan 2012 Pazartesi

The Raid: Redemption // Serbuan Maut


Sevgili vurdulu kırdılı filmsever, gününüz bugün. Umuyorum ki eğer İstanbul Film Festivalinde seyretmediyseniz bu yazıyı okuduktan sonra bu filmi izlemeye karar vereceksiniz. 2011 Endonezya-Amerika yapımı “The Raid”, son yıllardaki en çarpıcı aksiyon filmi. (Bu kadar da iddialıyım)


Jakarta varoşlarında en tehlikeli suikastçiler, katiller, uyuşturucu satıcıları, uyuşturucu bağımlıları, soyguncular ve bilumum suçlunun barındığı yıllardır polisin sayısız denemesine karşın içeri giremediği bir apartman vardır. Apartmanı bu hiyerarşideki en güçlü kişi olan Tama isimli bir uyuşturucu baronu yönetmektedir. 20 kişilik bir Swat ekibi bu apartmanı basarak baronu yakalamakla görevlendirilir. Tahmin edeceğiniz gibi ekibin işi hiç ama hiç kolay olmayacaktır. Üstüne üstlük baron bu baskından haberdardır ve ekibimize özel sürprizleri hazırlamıştır bile.

Film adeta tabanca gibi nerdeyse bir kaç konuşma sahnesi dışında temposu bir an bile düşmüyor. Hapkido stilinde nefis dövüş sahneleri izliyorsunuz. Tekme tokadından, beyzbol sopasına, bıçağından, buzdolabına her şey bir savaş aleti.


Yalnız altını çizmeliyim “saf aksiyon” filmlerinde genelde pek konu olmaz. Oysa ki The Raid’de açıkça anlatılmasa da yavaş yavaş parçaları birleştirdiğiniz bir konuyu da takip ediyorsunuz. Ayrıca bazı çekimler o kadar başarılı ki siz de apartmana girmiş ekiple aynı gözle operasyonu seyredebiliyorsunuz.

Oldboy tadında nefis bir kaç sahne dışında filmin sonlarına doğru öyle bir dövüş sahnesi vardı ki tüm sinema sahne bitiminde tezahürat yapıp alkış tuttu. (Ben de tabii ki ekibin içindeydim)


Filmin başrol karakteri Rama'yı canlandıran genç oyuncu Iko Uwais muhtelemen daha bir çok filmde karşımıza çıkacak. Şimdiden hakkında yeni bir Jet Li, yeni bir Tony Jaa geliyor yorumları çıkmaya başladı bile. Ancak gönlümün oscarı tabii ki iki numaralı kötü adam atom karınca Yayan Ruhian yani Mad Dog'a gidiyor. (İzleyenler anlar)


Özetle, sanırım şu ana kadar yazdığım yazılar içinde hiçbir filmi bu kadar tavsiye etmemiştim, eğer dövüş sanatları ile ilgiliyseniz ve en hakikisinden bir aksiyon filmi izlemek istiyorsanız gözünüzü bile kırpmadan The Raid’i izleyeceğinize eminim.

Filmin sonunda gelen deşarj olmuş pamuk gibi his de cabası. Adeta doğal bir antidepresan. :)


25 Nisan 2012 Çarşamba

Warrior

Hazır uzun bir süre sonra yazma şevki gelmişken, son zamanlarda izleyip pek beğendiğim bir filmi paylaşmak istedim.

Warrior; 2011 yapımı başrollerini eski kurtlardan Nick Nolte, son zamanların en parlak isimlerinden Tom Hardy ve Joel Edgerton'un paylaştığı bir "dövüş" draması.


Rocky serisinden etkilenenler muhtemelen bu filmi sevecektir diye tahmin ediyorum. Ancak bir ufak farkla, film boyunca normalde Rocky'nin rakibini dövmesini heyecanla beklerken bu filmde kimin kimi dövmesini istediğinize karar vermeniz pek kolay olmayacak. Filmin en güzel yönlerinden biri de bu duygu zaten.

Yazıyı okuyup filmi izlemeyi düşünenler olabileceğinden filmin tadını kaçırmadan kısa detaylar vermeye çalışacağım.

Nick Nolte yani Paddy Conlon alkolik eski bir antrenör, ve kendisi ile görüşmeyi reddeden iki oğlu var. Biri Tommy (Tom Hardy), diğeri ise Brendan (Joel Edgerton). Tommy daha problemli, soğuk ve serseri bir portre çizerken, Brendan karısı ve çocuğu olan, sorumluluk sahibi bir öğretmen. İki kardeş de dövüş konusunda inanılmaz yetenekli, ve ikisinin de para kazanmak için önemli gerekçeleri var.


Kader, force ya da ne derseniz deyin onun da cilvesiyle bu iki kardeş en büyük MMA (Mixed Martial Arts) turnuvası olan UFC'de (Ultimate Fight Championship) yarışmak üzere karşı karşıya geliyorlar. Ödül muazzam: Tam 5.000.000 dolar. Peki bu ödülü kim alacak?

İki karakterimizin film ilerledikçe geçmişleri ile ilgili çarpıcı detaylar belirirken resmen bir sağa bir sola kayan bir ibre ile kimi zaman daha asi "kötü çocuk" kardeş Tommy'e, kimi zaman ise daha duygusal görünen "iyi çocuk" kardeş Brendan'a kendinizi daha yakın hissediyorsunuz. Ancak senaristler dengeyi o kadar iyi ayarlamış ki ibre biraz sağa gitse kısa bir süre sonra sola kaymış oluyor.


Pek tabii Nick Nolte'u unutmayalım. Gerçekten çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor film boyunca. Hatta kendisinin rol aldığı bazı sahnelerde duygulanmak mümkün. Özellikle de finaldeki gülümsemesi filmdeki en güzel detaylardan biriydi.

Bir kenara yazın, Kaptan Ahab; Moby Dick.


Ve dövüş sahneleri. Final dövüşlerinde çok güzel sahneler mevcut; drama olsun, etkileyici olsun deyip bu kısım aceleye getirilmemiş. MMA epey haşin bir stil; çataçut tam anlamıyla "Allah ne verdiyse girme" metodunu da yer yer izlemek mümkün. Street Fighter'ı hatırlatan bazı hareketleri de dövüşlerde görebilirsiniz. (Şahsen Zangief'in kulaklarını çınlattığım oldu) Ayrıca kardeşlerin dövüşleri sırasında da gayet kendinizi sevinir, üzülür, maç izleme psikolojisinde bulabilirsiniz. (Mesela şimdi aklıma Ivan Drago'nun dayak yemesi geldi)


Bir parantez; Tom Hardy, her geçen gün yıldızı biraz daha yükseliyor. Christopher Nolan'ın keşfi diyebiliriz aslında kendisi için. Inception'da oynadıktan sonra bir diğer güçlü yapım Tinker Tailor Soldier Spy'da rol aldı ve asıl bombayı bu senenin en çok beklenen filmlerinden biri olan The Dark Knight Rises'ta filmin kötü adamı Bane'i oynayarak patlatacak gibi duruyor. (Hatırlatalım, tekrar bir Nolan yapımı) Batman efsanesinin en karanlık sahnelerinden birine imzasını atacağını düşünürsek, sonucu ben de merakla bekliyorum.


Filmi izlerken diğer kardeşi nereden tanıyorum ben diye içten içe tepindikten sonra baktım ki kendisini King Arthur'da izlemişiz, bir de Revenge of the Sith'in sonunda Owen Lars olarak. (A New Hope geçiş sahnesi)

Hem vurdu kırdı, hem de drama seviyorsanız kesinlikle kaçırmayın derim. Babaların da memnuniyetle izleyebileceği bir film olduğu kesin. Anneler de izlesin ayrıca, ne güzel işte.


Son olarak bu da filmin fragmanı:



6 Mart 2012 Salı

Ying Xiong // Hero

En sevdiğim uzak doğu filmlerinden biri. Ya da bizzat kendisi mi emin olamadım.

"Kılıçlı filmler" diye son derece kütük bir şekilde kategorize edeceğim bu tür filmleri kendimce ikiye ayırıyorum: a) Epik ve sürreal estetik kılıçlı filmler b) Epik ve gerçekçi kılıçlı filmler c) Epiği mepiği takmayan allah ne verdiyse giren kılıçlı filmler d) Konusuz kılıçlı filmler

İkiye ayıramıyormuşum. Neyse.

Sonuçta Hero yani Ying Xiong a kategorisinde bir film benim için. Crouching tiger hidden dragon, House of the flying daggers aynı klasmanda. Başka örneklerini de izledim ancak hem filmin müthiş renkleri, çekimleri, oyunculuklar, sinematografi, o şiir gibi dövüşler ve de Tan Dun'un muhteşem müzikleri birleşince bambaşka bir şey ortaya çıkıyor.

Elbette filmi bu kadar sevmemde pek hayranı olduğum Jet Li'nin başrolde olmasının da büyük etkisi var. Kendisinin en karizma göründüğü film bu olabilir, emin değilim biraz daha düşünmem lazım. Ama müthiş bir "Nameless" olmuştu kendisi.

Diğer oyuncular: Donnie Yen üstad az ama öz görünüyor. Sky rolünde, mızrak ustası. Sırf Jet Li ile o chess courtta hem zihinsel hem de fiziksel düelloları n kere izlenebilir. Arkadaki müthiş müziğin de etkisi büyük. (parçanın adı: In the chess court)

Tony Leung, Broken Sword. hikayedeki en bilge, en etkileyici karakter. İmparatorla olan dövüşünden, sevdiceği uçan karla olan diyalog ve düelloları ayrı güzel. Şahsen en çok yeşilleri ona yakıştırmıştım. Kılıç ustalığı hakkında konuştuğu sahne "Tian Xia"'yı anlatması pek bir etkilemişti beni.

Maggie Cheung, Flying Snow. Karizmanın bedenlenmiş hali. Filmin sonunda pek kızdırsa da çok da kızamıyorum. Özellikle Moon yani Ziyi Zhang ile ormanda karşılaştığı sahne pek etkileyicidir. Renkler; doğa, kırmızı, kadın.

Soundtrackine göz atarsak "In the chess court" dışında, "Spirit fight", "For the world" ve en favorim "Love in distance"ı tavsiye edebilirim.

Her rengin farklı bir "gerçekliği" temsil etmesi, renklerin anlamları, hatta mumların ışığının hareketiyle bile bir çok detay barındırıyor. Filmi "gerçekçi" değil, "abartı" diye bulanların güney kore underground kısa film festivaline katılmalarını tavsiye ediyorum. Epikten bahsediyoruz, adamlar hala "bu insanlar nasıl uçuyor" diye soruyor.

Bu büyük gizemi aydınlatmak gerekirse, inanmazsınız ama aslında ip var ip, uçmuyor adamlar gerçekten, Atilla Taş da şıp diye çözmüştü zamanında bu müthiş gerçeği.

Özetle, muhteşem bir film; canım çekti gene izleyeyim bu aralar.