edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2013 Pazartesi

The White Queen

Blogu bu sene iyice boşladım, hazır vakit bulmuşken en azından son zamanlarda izlediklerimden başlayayım.

İngiliz kraliyet ailesi öykülerini pek severim. Özellikle de Philippa Gregory'nin Tudor hanedanı ve Güller Savaşıyla ilgili bir çok roman yazdığını keşfedince maden bulmuş gibi oldum.

Gregory dünya çapında "The Other Boleyn Girl" romanı ile meşhur olmuştu. Krallığın dininin bile değişmesine sebep veren "yuva yıkan kadın" Anne Boleyn'nin çarpıcı öyküsü epey ilgi çekmişti.


Yazar Tudorlar ile ilgili bir sürü kitap yazdıktan sonra hikayenin daha da gerisine gitti ve İngiltere tarihine damgasını vurmuş meşhur Güller savaşı dönemiyle ilgili eserler vermeye başladı.

Güller Savaşı iki akraba sülale olan Lancaster ve York ailesinin uzun yıllar süren iktidar mücadelesidir. Krallık tacı bir çok kez el değiştirir, bir gün düşman olan yarın dost olur, gerçekten en üst düzeyde paranoyanın yaşandığı kimsenin kimseye güvenemediği bir dönem. Aslında iktidar hırsının insanları ne kadar kötücül noktalara taşıyabileceğinin çarpıcı bir örneği.

The White Queen esasen üç kitabın birleştirilmiş hali. Bu kitaplar; diziye ismini veren ve IV. Edward'ın ilginç karısı Elizabeth Woodville'in odağından hikayeyi anlatan The White Queen; kaynanaların kaynanası ve esasen tarihteki en popüler hanedanlardan biri olan Tudorların sahneye çıkmasını sağlayan Margaret Beaufort'un odağındaki The Red Queen ve bu hikayenin perde arkasındaki tarihe yön vermiş Warwick dükü Richard Neville'in kızının eksenindeki "The Kingmaker's Daughter". Sonuncu kitap henüz dilimize çevrilmedi.


Diziye dönersek ilk önce temel problemlerinden başlayayım. Muhtemelen bölüm kısıtı olduğu için olaylar çok hızlı gelişiyor ve bir çok detay atlanıyor. Oyuncuların yaşlanmaması ve çocuklarının da neredeyse onlara yaşıt gibi durması da diğer bir sorun.

Ancak öte yandan çok da başarılı oyunculuk performanslarına tanık oluyoruz. Elizabeth Woodville'in annesi Jacquetta Woodville'i canlandıran Janet McTeer, ağzını kırmak isteseniz de müthiş bir iş çıkaran Margaret Beaufort rolündeki Amanda Hale en dikkat çeken iki isim.


Başta kedi yavrusu gibi gezen sonradan geleceğin Semra Kaynanası adayı olan Anne Neville ise kendi gıcık kontenjanıma dahil. Tabii üç York kardeşinin annesi Düşes Cecily'i de atlamak olmaz. Ne sinir bozucu insanlarsınız yahu.

Dizideki büyü konuları ne alaka derseniz Beyaz Kraliçe Elizabeth Woodville, Burgundy sülalesinden ve ailelerinin kökeninin Melusina isimli bir su tanrıçası olduğuna dair efsaneler mevcut. Esasen Woodville sülalesi simya, okült ile pek haşır neşir ve katolikliği pek de takmayan bir aile olduğundan haliyle söylentiler alıp yürümüş.


Pek tabii bunun diğer sebebi de Elizabeth Woodville'in pek soylu ailelerden olmayışı, dul ve kral IV. Edward'dan yaşça büyük olduğu halde kralın dikkatini çekmesi ve aşk evliliği yapmalarının da etkisi büyük. Nitekim Elizabeth'in annesi Jacquetta da dul kaldıktan sonra düşesliği umursamayıp bir silahtarla aşk evliliği yapmıştı. O dönemlerde aşk evliliklerinin saçma, her türlü evliliğin de tamamen daha çok statü ve güç için yapıldığını düşünürseniz işin özünde kıskançlığın olduğunu da görebilirsiniz.

Pek tabii pek dindar hatta dizide betimlendiği kadarıyla Tanrıyla konuştuğunu sanacak kadar kafayı kırmış Margaret Beaufort ve kraliçenin diğer rakiplerinin de o çağda bir kadını yok etmek için kullanılan en basit ve etkili silahı ortaya sürdüklerini düşünebiliriz: Cadılık.


Bu hikayenin finalinde önünde beş aday olmasına karşın kah annesinin komploları kah diğer rakiplerinin birbirini yemesiyle tahta çıkacak olan Henry Tudor (VII. Henry) altı karısıyla olan hikayeleri pek meşhur olan VIII. Henry'nin babasıdır. Oğlunu tahta çıkarmak için her şeyi yapan, oğlu tahta geçince de kah gelinine kah çevresine etmediğini bırakmayan hırslı kaynana Margaret Beaufort ise torunun erkek varisinin yaşayamayıp tahta kızlarının çıktığını görse ne düşünürdü acaba... Üstelik tahta çıkan ikinci kız torunu Elizabeth'in yıllarca hüküm sürdüğünü düşünürsek.

Dizide her türlü hile hurda, entrika ve ihanet mevcut. Taht ve iktidar hırsı her tarih sahnesinde aynı; insanın tüm değerlerini elinden alıp onu bir canavara dönüştürebiliyor.


Bu arada bu beyaz-kırmızı ne iş derseniz; beyaz gül York, kırmızı gül ise Lancaster hanedanının sembolü. İki aile birleşince kırmızı renk baskın beyazlı Tudor gülü kullanılmaya başlanmıştı.

Son bir not olarak genç yaşta ölen IV. Edward'ı Jeremy Irons'ın oğlu Max Irons canlandırıyor. Açıkçası babasının karizmasını kendisinde göremedim, bir kraldan çok boyband üyesine benzese de IV. Edward'ın eğlenceyi, kadınları pek seven bir karakter olduğunu da biliyoruz. Jüri özel ödülüm ise Shakespare'in de eserine konu olan o çağın nefret objesi III. Richard'ı canlandıran Aneurin Barnard'a gidiyor.

Dizi daha çok kadın izleyiciye hitap ediyor, eğer benim gibi tarihi kurgu seviyorsanız deneyin derim.


3 Temmuz 2013 Çarşamba

Inferno / Cehennem

Yazın Dan Brown okumak iyi bir kafa dağıtma aracı. Son derece akıcı, hızla okunan bölümler; çeşitli gizemli olaylar derken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.

Pek olumlu başladım ama öyle devam etmeyecek.

The Lost Symbol tam bir düş kırıklığıydı. Özellikle de finali gerçekten çok kötüydü. Ancak bu kadar büyük gizem nedir hırsıyla kitabı bir günde bitirmiştim. Sonuç fos.

Yazarın en sevdiğim kitabı açık ara Angels and Demons. Son derece yaratıcı bir öykü ve müthiş mekan tasvirleri. Da Vinci Code'un çok üstünde.


Tabii şu da bir gerçek Dan Brown yok satmaya başlayınca kitaplarındaki fabrikasyon hava da arttı. Bu biraz da 24 ilk çıktığında inanılmaz heyecanlanarak izlerken ilerki sezonlarda klasik sezon köstebeğini ilk bölümlerde tahmin edebilmemize benziyor. Her şeyin ilki daha cazip, daha heyecanlı.

Bu romanda da güzel ve çekici bir genç kadınımız, (Sidekick olmazsa olmaz buna zaten itirazımız yok), bir adet sanatsal/dinsel/felsefi bir şeylere fena halde takmış bölüm sonu canavarımız, Langdon'un peşindeki katil, ve çeşitli ters köşelerimiz var. Az önce dediğim gibi ters köşeleri bu sefer çok erken tahmin etmek artık yazarın tekniğini iyice kanıksadığımızı gösteriyor.


Daha çok yeni Floransa'ya gitmeme karşın ilk kez bu sefer mekan tasvirleri diğer kitaplar kadar canlı değildi. İnanılmaz çok ayrıntı vardı ama nedense zihnimde eskisi gibi canlı bir şekilde imgelenmiyordu.

Ve evet merakla beklediğimiz konu hikayenin bir kısmı Türkiye'de geçiyor. Yabancı bir yapım izlerken Türk bayrağı görmek ya da Benjamin Linus'un Lost'ta "Turkjche biliyür müsünuz" demesini duymak gibi insan garip bir şekilde seviniyor.

Spoiler vermeyeceğim ama yazın bilhassa zaman geçirirken rahat rahat okuyabilirsiniz. Ama müthiş şeyler beklemeyin, bence kitaptaki büyük sürprizler çok zayıftı. Sadece değindiği konu -nüfus planlaması- oldukça düşündürücü. Hikayenin odağında Dante'nin olması da ilgi çekici.

Son olarak görünen o ki Dan Brown duraklama devrine girmiş iyice, neyse artık bir kaç senede bir yazdan yaza görüşmeye devam ederiz.



28 Ocak 2013 Pazartesi

The Hunger Games / Açlık Oyunları

Uzun zamandır en keyifle okuduğum seri oldu. İlk önce filmini izlemiştim, hoşuma gitmişti. Ancak kitaplar filmden çok daha güçlü bir etki yaratıyor. Okumaya başladığınız anda zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorsunuz.


Yazar Suzanne Collins'in eseri The Hunger Games bir distopya hikayesi. Günümüz dünyasının savaşlarla parçalanmasından sonra kalan yerler Capitol ve Mıntıkalar olmak üzere bölgelere ayrılıyor. Mıntıkalar üretimin sağlandığı aslında Capitol'ün her şeyinin bağlı olduğu yerler ancak savaş sonucunda Capitol isyan eden bu bölgeleri ağır saldırılar sonunda yenince tamamen açlık ve kölelik odaklı bir şekilde kendilerine bağlıyor. Ve bir daha ayaklanmamaları için de hem psikolojik hem de fiziksel işkenceleri eksik etmiyor. Zaten romanın ismi de bu konudaki en çarpıcı "işkence" metodundan geliyor.

Ancak tahmin edersiniz ki her dikta rejiminde olduğu gibi insanlar aslında patlamak için bir kıvılcıma bakıyor. Gene de çok yüksek oranda gözlemleriz ki o kıvılcımın tutuşması için her daim bir kahraman, bir lider ya da bir şehide ihtiyaç duymuştur insanoğlu. Bu hikayede de o kıvılcımın tutuşmasını izliyoruz.


Serinin konusu yalnızca özgürlük mücadelesi değil. Bir yandan kapitalizmi ve yozlaşmayı temsil eden Capitol dünyasında en korkunç şeylerin bile bir oyun, bir TV şovu olduğu gerçeğini izliyoruz. Ve esas kahramanlarımız da bu oyunu oynamak durumunda kalıyorlar, hatta ilerleyen aşamalarda düşmanın silahını ona karşı kullanmak da savaşın en önemli parçası oluyor.

V for Vendetta taraflı ve manipulatif medya hareketlerinin etkisini çok iyi anlatıyordu. Bu hikayede de benzer motifleri görmek mümkün.


Bunun dışında her kitapta bitmek bilmeyen bir tempo mevcut. Karakterler plastik değil bir süre sonra iyice onlara alışıyorsunuz. Gene de bir iki istisna dışında özellikle favori bir karakterim olmadı. Listemin başında Modacı Cinna var şahsen. (Lenny Kravitz oynuyor filmde)

Seri üç kitaptan oluşuyor, şiddetle tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalar. :)

The Hunger Games / Açlık Oyunları
Catching Fire / Ateşi Yakalamak
Mockingjay / Alaycı Kuş



7 Eylül 2012 Cuma

Düne Yetişmek

Çok sevdiğim bir söz vardır, zamanın akışına müdahale edememek adına: "Zaman hızlı akıp giden bir nehirse sen de sadece bunun içinde sürüklenen bir çakıl taşı olabilirsin; akışı değiştiremezsin."

Buradan kaderci bir yaklaşıma gitmeyi düşünmemek lazım. Bu yüzden cümlenin başına "Geçen" kelimesini ekledim. Geçen zaman için sulara bakmaktan başka bir yol yok. Ancak bazen biz geride kalan sularda boğulmayı bazen de adeta orayı önce düşünsel bir bataklığa çevirip sonra orada saplanmayı tercih ediyoruz.

Neden boğuluyoruz peki geçmişin sularında? Bazen sular bir ayna misali aks oluştururken biz kendi yansımamızı hayranlıkla seyre dalmış oluyoruz. Oysa ki nehir akmaya devam ediyor ve parıltılı bir ayna gibi görünen sular aslında çamurlanmaya başlamış bir yanılsamaya dönüşüyor.



Ancak Narcissus gibi ne kadar hatalı olduğunu bilsek de bazen yansımanın (yanılsama?) büyüsüne kapılıp kendi gerçekliğimizde doğru olduğunu inandıklarımıza saplanıyoruz. Aslında bu da haksız bir davranış değil, zira tanıdık bir yansımayı kontrol etmek çok daha bilindik ve kolayken durmadan akan nehre kendini bırakıp bilinmeyene sürüklenmek hiç kolay değil, hem de çok daha fazla cesaret istiyor.

Sudaki yansıma bazen bir ayna olur, bazen bir müzik notası bazen de bir insanın siması. Aslında orada hepsi bir araçtır kendimizle konuşmak için. Belki kendimize bile söyleyemediklerimizi duymak için bir yol denemesi, belki de anlaşılma hissi.



İnsanın en büyük itici güçlerinden biri anlaşıldığını hissetmesidir. Çünkü insan doğası gereği hem kendini herkesten farklı hem de bir o kadar aynı görür.

Bir an gelir bu yansımalardan (ya da yanılsamalardan, aslında çok ince bir fark var iki kavram arasında) birinde aslında şablonu giden akışın hiç de kendini inandırdığı kadar kusursuz olmadığını görme vakti gelir insan için. Nehrin gerisine doğru yürümeye başlar, oysa ki gittiği yolun izleri bile kaybolmaya başlamıştır. Bir hata bulur, bir tane daha, derken bir tane daha. Başka yollar görür, başka seçimler. Eğer bir şansı daha olsaydı ne yapacağını düşünür.


Düne yetişmek ister, eğer o şansı olsaydı her şeyin farklı olacağına inanma arzusuyla.

Oysa ki düne yetişilmez, ve zaman beklemez.

Aynadaki gerçek aksi görene dek de nehir gerçekten akmaya devam etmez.

Başarı ya da ihtişam olduğunu sandığı şeylerin aslında hataların saklanması için dövülen zırhlar olduğunu fark etmek durgun sulardan kurtulmanın ilk yoludur aslında. Çünkü o metal ve zarif süsler giderek suda daha çok batacaktır.

Boğulmayı reddeden bir süre sonra o ağırlıkla yaşamayı öğrenir, giderek daha da ağırlaşan bir yükle. Suda dengede kalabilmek için yeni numaralar keşfeder, her biri bir öncekinden daha karmaşık ve tehlikeli. Ancak bir süre sonra ruhen özgürlüğün hafifliğini unutur, görünce de hatırlamak istemez. Oysa ki yola koyulmak için atması gereken ilk adım bellidir.

Ve eğer gerçekten yoluna devam ederse önünde sayısız yol ve coşkun akan suların olduğunu görür.

Belki ileride boğulacak, belki ileride hep hayalini kurduğu ağaç eve kavuşacaktır ama sahte tanrılarımızı yok etmediğimiz sürece gözlerimiz de mühürlü kalacak.

Ve yok etmeye önce kendi yansımamızdan başlamak gerekir, yeniden yaratmak için.

Tekrar doğduğumuzda aslında gerçekten yaşamamış olduğumuzu anlamak için.


Müzik:


31 Mayıs 2012 Perşembe

Jasper Kent // Twelve (On İki)


Bir süredir fantastik kurgu okumuyordum. Hele vampir romanı okumayalı çok uzun zaman olmuştu. On İki bu açıdan ilaç gibi geldi.

Öncelikle romanda parıldayan ya da binlerce yıllık ergenlikten çıkamamış vampirler mevcut değil. Eğer ortalarda fink atan bu tür kitaplardan sıkılmış ve Interview with the Vampire (Vampirle Görüşme) gibi yoğun atmosfere sahip film/kitapları seviyorsanız işte doğru seçim.



Hikaye 1812 yılında Napolyon’un Rusya seferi ile başlıyor. Hem son derece güzel ve sıkıcı olmayan betimlemelerle o dönem Rusyasının içine giriyor; bir yandan da askeri bir dünyaya adım atıyorsunuz. Hikayenin baş karakteri Aleksey Ivanoviç Danilov’un gözünden hem kendisinin duygusal ikilemlerini hem de arkadaşlarıyla ilişkileri son derece başarılı bir dille anlatılmış.

Romanda gerilim duygusu da son derece hakim, ayrıca arada ilginç sürprizlerle de karşılaşabilirsiniz.

Jasper Kent hikayeyi Danilov Quintet (Danilov Beşlemesi) olarak tasarlamış. Yakın zamanda serinin ikinci kitabı Thirteen Years Later’ı (On Üç Yıl Sonra) alacağım.

Serideki kitaplar:
Twelve // On İki (2009) - Can Yayınevi
Thirteen Years Later // On Üç Yıl Sonra (2010) - Can Yayınevi
The Third Section //  (2011) – Henüz Türkçe’ye çevrilmedi
Zmyeevich // (Proje aşamasında)
Uncle Mitka // (Proje Aşamasında)

13 Mart 2012 Salı

Mitolojik Öyküler: Huang ve Long


Bildim bileli beri antik tarih ve mitoloji ilgi alanlarımdan biri. Antik Mısır mitolojisi ile başlayan hikayem hala devam ediyor; denk geldikçe farklı kültürlerden yeni öyküler, yeni simgeler keşfetmeye çalışıyorum.

Çocukken masal dinlemeyi pek severdim, ileride bir çocuğum olursa ona da tıpkı bana yapıldığı gibi öyküler anlatmak isterim. Öyküler güzeldir; hem dinlemesi hem de anlatması.

Sesli anlatmanın etkisi paha biçilemez ancak ben de blogumda sizle zaman zaman mitolojik öyküler paylaşmak istiyorum.

İlk öyküm uzakdoğudan gelecek. Zamanında mitolojik öyküler kitaplarından birinde karşıma çıkmıştı, bugün dinlediğim bir parça bana o hikayeyi çağrıştırdı.

Bu arada öykünün bulunduğu kitabı ya da metninin istediğim gibi bir benzerini bulamadığımdan kendi sözcüklerimle sizlerle paylaşacağım, bir kusur varsa şimdiden affola.


---

Efsaneler çağında uzak bir diyarda gümüş ülkesi ve tunç ülkesi diye bilinen iki ülke vardı. Bu iki ülkeyi engin bir nehir ayırırdı. Bu nehir kadar güçlü akardı ki iki ülke arasında ne gelen olurdu, ne de giden.

Ta ki o gün gelene dek...

Gümüş ülkesinin kraliçesi Huang'ın bir sırrı vardı. Öyle derin bir sırdı ki ne kralına ne de en yakınlarına söyleyebilmişti.

Kimi zaman omuzlarındaki yük ağırlaşınca saraydan, çok sevdiği halkından da uzaklaşmak için yollara düşer, ülkesini çevreleyen duvarlardan uzaklaşırdı. Ancak ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın gizemini içinde taşımaya devam ederdi.

Güzel bir bahar sabahında güneş pırıl pırıl parlar; kuşlar kendi şarkılarını söylerken kraliçe gene yürüyüşe çıkmıştı, esen yel öyle ılık hava da o kadar mis gibiydi ki geriye dönmeyi unutuverdi.


Bebekliğinden beri hakkında dehşetli hikayeler anlatılan o taşkın nehir bile düşmanca görünmüyordu uzaktan. Tüm ihtişamıyla coşku içinde akıyordu, adeta yanına çağırır gibi.

Yürüyüşüne devam etti kraliçe; taşıdığı yük uzun zamandır bu kadar ağır gelmemişti, bir o kadar da hafif.

Nehrin kenarına yaklaştı, korkulan nehir hiç de korkunç değildi. Saygı uyandırıyordu, ancak suyun huzmelerini hissetmek bir o kadar da hoştu.

Derken gözlerini uzaklara dikince suyun içinde bir karaltı gördü. Bu bir insan mıydı? Akıntıya kapılmış ilerliyordu. Kim olursa olsun bu akıntıdan kurtulamazdı. Onu kurtarmaya çalışırsa kendi insan bedeni de.

Yapacak bir şey yoktu, ne olursa olsun o canı kurtarmalıydı.

Hatırlayamadığı kadar uzun yıllardan sonra ilk kez gerçekte olduğu şeye dönüştü ve akıntıda sürüklenen o karaltıya doğru hızla uçtu. Bir adamdı bu, dalgalar içinde sürükleniyordu. Pençeleriyle onu yakaladı ve kendi sınırlarının olduğu bölgeye taşıdı.

Adam baygındı, kayalar göğsünde derin yaralar açmıştı. Hiç bir insan eli bu yaraları iyileştiremezdi ama bu elim derdin sadece kendisine nasip olmuş bir çaresi vardı.


Anka kadının gözyaşları adamın yaralarına süzüldü, mucizevi bir şekilde yaralar kapanmaya başladı, ta ki tek bir çizik kalmayana dek.

Bundan derler Anka'nın gözyaşları her şeyin devasıdır diye. Ölümü bile yenebilir.

Adam kendine gelirken kraliçe insan suretine geri döndü. Adam gözlerini açtığında karşısında normal bir kadın vardı.

Adamın ilk sözü "Sen de benim gibisin" oldu.

Kraliçenin kanı çekildi, böyle bir şeyi kimsenin bilmemesi gerekliydi. O da normal bir insandı ve öyle olmasa bile öyle bilinmeliydi.

"Ne gibi?" diye sordu kadın. Bu sırada adam ayağa kalkmış ve gözünü nehrin karşısına dikmişti.

"Benim ülkem nehrin karşı tarafında." Adam bu sırada kanlanmış gömleğine ve sapasağlam vücuduna bakıyordu. "Ve tüm bunlar kendi kendine iyileşti?" Kadına soru sorarcasına bakarak gülümsedi.

"Seni bulduğumda nehir kenarında yatıyordun". Sırrını asla bir yabancıyla paylaşmayacaktı. "Tanrılar seni esirgemiş."

"Öyle olsun" dedi adam. "Gene de beni kurtardığın için teşekkür ederim. Zira zaman zaman buraya gelip biraz oyunu fazla kaçırınca kazalar kaçınılmaz olabiliyor."


Hava kararmaya başlamıştı, kraliçenin geri dönmesi gerekliydi. Peki bu yabancı kendi ülkesine nasıl dönecekti? Ve ne garip şeylerden bahsediyordu!

"Haklısın, sen de ben de kendi ülkelerimize dönmeliyiz. Görüşmek üzere, gümüş kraliçe."

Bu hiç tanımadığı halde sanki tüm sırlarını biliyormuş gibi görünen tuhaf yabancı ile konuşmak yerine, bir selam verip yoluna gitmeliydi; ama merak dürtüsünü bastıramadı.

"Sen de benim gibisin derken ne demek istedin" diye sordu.

Adam güldü, göz açıp kapanmasından kısa bir süre sonra adam kaybolmuş ve kocaman kanatlı bir canlı nehrin üzerinden uçup karşıya geçmişti. Ejderha kanatlarını adeta kadını etkilemek istercesine açtı.

"Bunu."

Bir an sonra tekrar aynı adama dönüşmüştü. Ve kadına el sallayıp uzaklaştı.

Bu adam Tunç ülkesinin kralı Long'du.


Sırrının keşfedilmesi Huang için hem korkutucuydu, hem de huzur verici. Dünyada tek değildi, onun gibi biri daha vardı. Gümüş ülkesinde hayatı çok güzeldi, ama bu farklı bir şeydi.

Ancak ertesi gün merakını yenemeyip nehir kenarına gittiğinde Long'un nehrin diğer kıyısında onu beklediğini gördü.

Huang ve Long o gün korkmadan kendileri oldular; Huang gerçek bir anka, Long ise bir ejderha. Gök yüzünü boydan boya kat ettiler, şarkılar söylediler, kimi zaman bulutların üzerinde dans ettiler.

Kimi zaman ise Long korkmadan ateşlerini saçtı, Huang ise alev alev yanıp özüne ulaştı.

Özgürlük çok güzel bir şeydi, hem huzurlu hem de sarhoş edici.

Ancak zaman akıp gitmeye devam ediyordu, ikisinin de insan bedenleri yaşlanıyor, ülkelerindeki hem iyi hem de kötü anlar birbirlerini kovalıyordu.

Kadın bir anka, adam da bir ejderhaydı ama ikisi de birer hükümdardı ve ülkeleri her şeyden önce gelirdi.


Belki hep istedikleri gibi birlikte uçamadılar ama bunun anısını hep yüreklerinde taşıdılar. Gün geldi ikisinin de insan bedenleri yaşlandı ve birlikte uçmak hayallerde tatlı bir anı oldu.

Ama ne olursa olsun son nefeslerini verene dek Huang ve Long günde iki kez nehrin kıyısında gerçek suretleriyle birbirlerini selamlamayı unutmadılar. Gün doğarken ve gün batarken.

Bu dünyadan göçmelerinden yıllar sonra bile kendi soyları birbirlerini selamlamaya devam etti.

Ne anka ile ejderhanın efsanesi unutuldu, ne de Huang ve Long'un adı. Hem suretleri evrensel bütünlüğün sembolü oldu, öyle ki ikisinin resimlerini insanlar kutlama yaparken kapılarına astı, çocuklar onların ismini taşıdı.

Nerede olursa olsun Yin ve Yang'ın çocukları anka ve ejderhanın resmini görürseniz bilin ki hem aynı hem de bambaşka olmanın evrensel bütünlüğü tekrar kutsanıyor, Huang ve Long'un adları bir kez daha anılıyordur.


Tavsiye edilen soundtrack:
Hans Zimmer - A Way of Life (The Last Samurai)
Tan Dun - Love in Distance  (Ying Xiong // Hero)
Tan Dun - Farewell (Crouching Tiger Hidden Dragon)