müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2014 Perşembe

Pink Floyd - The Endless River

Tam tamına yirmi yıl sonra biz Floydianları bir albüme kutsamaya karar vermişler. The Division Bell dönemine ait materyaller ve Rick Wright'ın anısına yapılmış parçalardan oluşan bu albüm yıllar sonra yeni bir Pink Floyd albümü dinlememizi sağlayacak.

En son 1994'te High Hopes'un son satırlarında kalmıştık: Forever and ever.


The Endless River sözü de bu parçanın içinde geçer:

The grass was greener
The light was brighter
The taste was sweeter
The nights of wonder
With friends surrounded
The dawn mist glowing
The water flowing
The endless river

Forever and ever.

Kapağı bile içime huzur veriyor. Youtube'da yayınlanan 30 saniye yeni bir Marooned gibi.

Sonuç olarak gene defalarca dinleyeceğimiz, hayatımızı güzelleştirecek bir kaç saat bizi bekliyor. Gönül isterdi ki Gilmour, Mason'ı da alıp bu albümün şerefine dünya turnesine çıksın biz de dünya gözüyle onları görelim ama maalesef bu olmayacak.

Albüm 10 Kasım'da çıkacak, heyecanla bekliyorum.

İşte yayınlanan 30 saniyelik bölüm:



Ve 94'teki son veda, High Hopes:


Son olarak Rick Wright'ın anısına şaheseri The Great Gig In The Sky gelsin:


And I am not frightened of dying any time will do
I don't mind. Why should I be frightened of dying?
There's no reason for it you've gotta go sometime.

28 Ağustos 2014 Perşembe

En iyi 10 Iron Maiden Parçası

Geçen sabah pek sevgili bir arkadaşla işe giderken yolda sesi bangır bangır açıp Maiden dinledik. O sabahtan beri virüs gene uyandı, pek de uyumaz ya.

90'larda karışık kaset yapmaya çalışırken bir kasede ancak en sevdiğiniz parçaların yarısını doldurmayı başardığınız gruba en sevdiğiniz grup denir. Mevzu metal olunca da haliyle Maiden bu ünvana sahip benim için, neden?

Çünkü bu bir gönül meselesi.

10 Parça yetmeyeceğinden muhtemelen bir yedek listem daha olacak. Ama zorlayalım bakalım benim ilk 10'um nasıl oluyormuş?



1 - The Evil That Men Do

Sözleriyle, Adrian'ın o inanılmaz solosuyla herşeyiyle mükemmel. 1 numarayı seçmek için çok düşündüm ama gene de tatava yapmadan yazıp geçiyorum.


2- Stranger in a Strange Land
Adrian Smith'in attığı hatta Maiden tarihinin en hisli en David Gilmour solosunu içerdiği için pek özel, pek güzel.


3- 22 Acacia Avenue
Çok ayrı bir şey bu. O kapanışındaki solo, ortasındaki solo, Bruce'un vokali. Anlayamazsınız.


4- Killers
Hayatımda dinlediğim ilk Maiden parçası olduğu için belki de özel ama o haşinlik, o gaz kaç şeyde var allasen. Başında bir de The Ides of March da olmalı tabii ki.


5- The Clansman
Virtual XI çıktığında tek dileğim bu parçayı Bruce'un söylemesiydi. Hayaldi, gerçek oldu. Rock in Rio versiyonu çıldırtır.


6- Aces High
Runnn liveee to flyyy, flyyy tooo liveee demek istiyorum sadece.




7- Rime of the Ancient Mariner
Epik. Destan. Steve Harris şaheseri. Ve tabii ki Live After Death versiyonu.



8. Wasted Years
And realize you're living in the golden years!


9. The Trooper
Yazmadan olmaz tabii ki, Dream Theater bir konserinde bunu çaldığında kalabalığın kendi parçalarından fazla çıldırdığını görünce hafif alınmıştı.



10. 2 Minutes to Midnight
En karizma Maiden parçalarından biri kanaatimce. Adrian'ın rocker ruhu dışarı taşmış.



Eh tabii ki kesmedi, o zaman devam edelim. İkinci liste devam.

11. Dream of Mirrors
Yeni dönemin en güzel parçası benim için. Sözleriyle, Infinite Dreams'in devamı olmasıyla.



12. Infinite Dreams
İkisini yanyana koymasam olmazdı.



13. Fear of the Dark
Eh, haliyle listede olacak!


14. Run to the Hills
Ben bu listeyi yirmi şarkıyla da bitiremeyeceğim galiba.


15. Flight of Icarus
Bunun da yeri ayrıdır. Ayrıca klipteki o beyinle takılan eleman Nicko.


16. Revelations
Balad tadında, şiir gibi. Hele bir de Live After Death olursa. Los Angeles can you feel it?


17. The Number of the Beast
Six six six demeden olmaz tabii ki.


18. Blood Brothers
Gene pek lirik, pek duygulu, pek etkili bir yeni dönem klasiği.


19. Alexander the Great
Sırf o ortadaki efsanevi bölüm ve solo yeter. Hiç canlı çalmamaya inat edebilirsiniz Maiden üyeleri ama çaldığınız gün ben orada olacağım.


20. Afraid to Shoot Strangers
Janick Gers'in hayatında attığı en güzel solo. Net.


12 Şubat 2013 Salı

Iron Maiden!

Hani tüm gruplar bir yana onlar bir yana dediğiniz bir kaç tanesi vardır ya, Iron Maiden da benim için onlardan biri; rakipsiz açık ara.

Diğer bir tanımla "Karışık CD" yaparken "Best Of"unu hazırlamaya çalışırken CD'ye sığdırmayı geçtim en az iki CD yaptığınız halde hala eksikler varsa o grup "gönüllerin grubu" oluyor.


Neden birden Iron Maiden'ı yad ettim peki? Bugün 1988 Maiden England videosunun yenilenmiş ve ekstra görüntülü DVD'sinin tanıtımını izledim ve hem mutlu oldum hem de pek bir duygulandım.

Zira 15-16 yaşlarındayken fellik fellik arayışlardan sonra bulduğumuz VHS videolarını Maidensever kızlar olarak oturur defalarca izler, pek bayıldığımız gitarist Adrian Smith'i izleyip iç çekerdik. Videoları o kadar çok izlemiştik ki Bruce'un anonslarından grup üyelerinin mimiklerine kadar görüntüleri ezbere biliyorduk. (Hala parçaları dinlerken anonsların da aklıma gelmesi çok mu tuhaf, yoo :) )


Pek tabii bir de Live After Death var, aslında en tepe noktası o sanırım. Sırf Revelations'da Adrian'ın başını yana eğip arpejini çalması ya da Bruce'un Dave'i sırtına alarak Number of the Beast söylemesi gibi detaylar geliyor aklıma. Bir de şunu unutmamak lazım bir çok Maiden parçasının konser versiyonu orijinalinden çok daha üstündür. (Revalations, Die with your boots on, Fear of the Dark, Bring your daughter... To the Slaughter, The Prisoner, 22 Acacia Avenue ve nicesi)

Geçtiğimiz yıllarda sonunda uzuuuun süren bekleyiş bitti ve Maiden'ı canlı canlı izleme şansına eriştik. İlk sahneye çıktıklarında resmen kilitlendiğimi hatırlıyorum. Running Free çalarken de adeta ortaokuldaki gibi zıplamaya başladığımızı.


Yıllar geçse de her zaman Maiden'ın yeri ayrı; her dem yeşil. Up the irons!

Madem öyle en sevdiğim parçalarından bir kaç seçki yapayım:

Seventh Son of a Seventh Son - The Evil That Men Do


Powerslave - Rime of the Ancient Mariner


Virtual X1 - The Clansman (Live)


Somewhere in Time - Stranger in a Strange Land


Brave New World - Dream of Mirrors


Killers - The Ides of March & Wrathchild


Piece of Mind - The Flight of Icarus


Number of the Beast - The Prisoner (Live)


Piece of Mind - Revalations (Live)


Powerslave - Powerslave (Live)


Somewhere in Time - Alexander the Great


Seventh Son of a Seventh Son - Only The Good Die Young


No Prayer For Dying - Holy Smoke


Fear of the Dark - Afraid to Shoot Strangers


Iron Maiden - Running Free (Live)


Powerslave - Aces High


Brave New World - Wicker Man (Live)


5 Şubat 2013 Salı

David Guetta 4 Mayısta İstanbul'da!

Akşam akşam keyfim yerine geldi. Love don't let me go'dan beri pek sevdiğim bayıla bayıla dinlediğim David Guetta 4 Mayıs'ta Maçka Küçükçiftlik Park'ta olacak.

Malumunuz kendisi son bombayı She Wolf ile patlatmıştı. Şarkının güzelliğinin yanı sıra muhteşem klibi de cabası. Buram buram "kadın gücü" kokan bu çalışmayı kaç kere izledim hatırlamıyorum.


Bilet fiyatları oldukça sağlam. Normal biletten buyururum diyorsanız 89 TL.

Öncesinde Suat Ateşdağlı ve Emrah İş sahnede olacak. 4 Mayıs kurtları döküp bol bol dans etmek için süper fırsat olacak.

Detaylar için Biletix.

Buyrunuz neymiş bu She Wolf derseniz:


Bir de nostalji yapalım Love don't let me go patlatalım:


1 Şubat 2013 Cuma

Depeche Mode: Cennete dönüş

Görünen o ki, bir süre sadece bu parçayı dinleyeceğim.

Yeni albümden gelen ilk single: Heaven. DM gene bombayı patlatmış. Hem karanlık hem aydınlık, müthiş bir balad. SOFAD'ın puslu havası olsa da daha farklı.

Ve klip. Ağaç. Grup. Maskeler. Dave'in seksi giysileri ya da Martin'in kanatları yok. Kırlaşmış sakalları ile Dave Gahan, makyajsız deri ceketiyle de Martin L. Gore var. Grubun en "insani" göründüğü video bu esasen.


Ondan ötürü de biraz buruk. Çeşitli klip ve konser görüntülerinde iç çekip baktığımız "ilah"ı ve zamanın etkilerini görüyoruz. Yıllar geçiyor ve artık onlar posterdeki genç çocuklar değiller. Belki de bunu en iyi hissettiren klipleri bu olmuş.

Şu da aşikar ki hiçbirine özel bir makyaj ya da filtre kullanılmamış. Martin'i özellikle bu kadar "normal" görmeyi bekler miydiniz? Belli ki DM neysek oyuz demeyi seçmiş, zamanın izlerini saklamamış.


İdoller de hepimiz gibi yolculuklarına devam ediyor. Bunu bilsek de onların değişimleri nedense bazen daha buruk daha şaşırtıcı geliyor.

Parçaya dönersek, Martin'in geri vokalleri gene muhteşem. Gene insanın içine işliyor. Umarım albümün devamı da böyle güzel olur. Sounds of Universe pek açmamıştı beni ama bundan gayet umutluyum. Yeni albüm Delta Machine 25 Mart'ta piyasada. Klibine buradan ulaşabilirsiniz, bu da sözleri:

Sometimes i slide away, silently
I slowly lose myself, over and over
Take comfort in my skin, endlessly
Surrender to my will, forever and ever
I dissolve in trust
I will sing with joy
I will end up dust
I’m in heaven…

I stand in golden rays, radiantly
I burn a fire of love, over and over
Reflecting endless light, relentlessly
I have embraced the flame, forever and ever
I will scream the word
Jumping to the void
I will guide the world
Up to heaven…

9 Kasım 2012 Cuma

Roger Waters // The Wall Live Istanbul

2013'ün ilk büyük konser haberi Depeche Mode ile geldi, 17 Mayıs 2013 tüm Devotee'ler için özel bir tarih olacak. Bugün ise bir başka bomba patladı: Kesin tarih ve yer belli olmamasına karşın Roger Waters "The Wall Live" turnesi kapsamında 2006'dan sonra tekrar ülkemizde olacak.

TRT spikeri gibi sakin sakin anlattığıma bakmayın, uzun zamandır aldığım en güzel konser haberi bu. 20 Haziran 2006'da gerçekleşen "The Dark Side of the Moon Live" konseri bir konserden öte adeta bir müzik ayini gibiydi ve hayatımda izlediğim en güzel şeylerden biriydi. Bu sefer sahnede Waters'ın gözbebeği "The Wall" olduğunu düşünürsek insan heyecanlanmadan edemiyor.


Envayi çeşit video var ancak sırf büyüyü bozmamak için bir göz atıp kapatıyorum sanırım seneye konser vaktine kadar böyle yapacağım.

2006'da konser alanı dışında beklerken Bring the Boys Back Home'dan bölümler duydukça kalabalığın nasıl coştuğunu hatırlıyorum.

Mutlu haberin çıkmasına sebep olan açıklama da bu:


Şimdilik kesin tarihler yok ama konuşulan konserin yazın ülkemizde gerçekleşeceği yönünde. Rogerwaters.com'da tüm turne tarihlerinin 15 Kasım'da açıklanacağı yazıyor.

2006'da orada olan şanslı kalabalıktansanız zaten eminim bu konseri de izleyeceksiniz ama daha önce kaçırdıysanız ya da bir şekilde üşenip gitmediyseniz bu sefer mutlaka bu efsaneyi izleyin derim.

Kendi adıma Hey You, Goodbye Blue Sky, Empty Spaces, The Trial ve pek tabii Comfortably Numb gibi klasikleri canlı canlı dinleyip muhteşem bir görsel şölen izleyeceğim için şimdiden heyecanlanıyorum.

Yazın görüşmek üzere, neticede ne demiş üstad: "Together we stand, divided we fall."


8 Kasım 2012 Perşembe

26 Kasım 2012 Sting Konseri

Uzun zaman oldu sevgili okuyucu, neredeyse bir ay. Aslında yazmaktan uzak kalmamın son yılların moda tabiriyle "keyifli" bir sebebi vardı: Uzun bir bayram tatili yaptım, bir çok yeni yer gördüm. Gezdim tozdum, eğlendim. Tamam buraya kadar güzel ancak sonrasında giderek artan bir ölçekte bu keyfin yerini öksürük aldı. Hadi tatil yorgunluğu geçsin yazarım derken bir baktım bir kaç gündür yataktayım, bir süredir devam eden sıcak içecek-ilaç-mendil üçlemesi desteğiyle bugün öğleden sonra biraz kendime geldim.

Eh sürekli yatınca da insan ister istemez çok sıkılıyor, ondan dikkatimi çeken bir kaç bilgiyi sizle paylaşacağım.


Başlıktan da görüldüğü üzere konumuz Sting. 2001'de babamla Harbiye Açıkhava'da izlemiştik kendisini, yanında müthiş karizmatik Dominic Miller ve adını hatırlayamadığım süper bir iş çıkaran siyahi davulcusuyla. Burhan Öçal da konuk sanatçı olarak konsere katılmıştı.

Ve 2006 Kuruçeşme Arena'daki konserden sonra Sting Back to the Bass turnesi kapsamında tekrar ülkemizde.

Yogası, tantrası, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle yıllardır "yaşlanmayan adam" ünvanını elinde tutmasının yanı sıra bu seneki turnesine gelen eleştiriler de her zamanki gibi olumlu, her zamanki gibi hayranlık dolu.


Konser Ataköy Atletizm Arena'da gerçekleşecek, biletler için buraya buyrun. (Tribün biletlerin hepsi bitmiş sadece VIP biletler ve saha içi biletler satışta)

Setlist'e göz atarsak The Police klasiklerinin yanı sıra tüm hitler mevcut; eğer konser sürpriz olsun demiyorsanız buradan örnek bir şarkı listesine ulaşabilirsiniz.

It's Probably Me de isterdim şahsen ama Fragile, Shape of My Heart ve bir çok klasiği de gördükten sonra usulca susuyorum, herkese şimdiden harika bir konser dilerim.


12 Ekim 2012 Cuma

Depeche Mode - Songs of Faith and Devotion

Depeche Mode tür ayırmaksızın en sevdiğim gruplardan biri. Dinledikçe daha çok sevdiğim, sevdikçe osunu busunu daha çok araştırdığım öte bir "oluşum".

Yazımın konusu DM tarihi olmadığından çok detaya girmeyeceğim. Ancak 1977'de kurulup ve ilk albümleri Speak & Spell'i 1981'de çıkarmaları itibariyle müzik tarihine yeni bir yön verdiler ve pek çok gruba ilham kaynağı oldular.


Violator, Black Celebration, Music for the Masses, Ultra gibi pek çok müthiş albüme imza attılar. Ama bir albüm var ki -o da zaten yazının konusu- her anlamda DM albümleri içinde benim için birinci sırada.

1993 çıkışlı Song of Faith and Devotion - kısaca SOFAD-  için grubun en karanlık albümü diyebiliriz. Bunda kah Dave Gahan'ın uyuşturucu problemleri, kah grup içi anlaşmazlıklar sonucunda dağılacaklarının sinyallerini vermelerinin etkisi büyüktür. Mesela I Feel You'nun klibinde eski DM videolarına göndermeler vardır zira ne klibi çeken ne de grup üyeleri o sıralarda bir sonraki albümün olup olmayacağını bilmiyorlardı.


Nasıl bir çok sevdiğimiz müzisyen mutlu mesut bir aile hayatı kurunca yarattıkları ürünler zayıflayabiliyorsa, (Pain of Salvation bunun en iyi örneklerinden biridir bence) bencilce ama bu sorunlu dönem DM diskografisindeki en etkileyici albümü yaratmış. Yıllardır ara ara çevirip dinlediğim sayısız klasik var ki biraz zorlasam tüm albümü sayabilirim.

Daha açılış parçasıyla zaten ilk klasikle tanışıyoruz: I Feel You. Kesinlikle ikonik bir parça, ve konserlerde Dave Gahan'ın gömleğini çıkardığında en yüksek çığlıkların atıldığı anlardan birinin sebebi. Canlı versiyonlarını her zaman daha çok sevmişimdir zira konserlerde Martin L. Gore'un müthiş sesini çok daha baskın duyarız.


Ayrıca klibinin özellikle son sahnelerinde Dave tahrip(?) gücünün doruğuna ulaşır -ki uzun saçlı haliyle bence en seksi hali bu albümde. O çizgili ceket ve yelekle bile!

Nerede kaldık? İkinci şarkı ise Walking in My Shoes. Bir başka klasik. Albümdeki üçüncü favorim. (Bazen ikinci oluyor) Esasen en iyi DM parçalarından biri.

Albümdeki inanç, sorgulama ve bağlılık temasının en iyi işlendiği anlardan biri. Sözleri de harika.

"I'm not looking for a clearer conscience,
Peace of mind after what I've been through" -- Walking in My Shoes




Her parçayı tek tek yazmayıp favorimlerimden devam edeyim, yoksa bu yazı bitmeyecek.

"So walk on barefoot for me
Suffer some misery
If you want my love" -- Judas



Ve In Your Room... Orijinal SOFAD versiyonu hayatımda dinlediğim en karanlık, en tutkulu ve en seksi şey muhtemelen. Şarkının öyküsünün bambaşka olduğu rivayet edilse de gerek vokali gerek inanılmaz müziğiyle asla güvenilmeyecek birine duyulan tutkuyu (aşkı?) ve şüpheyi daha iyi yansıtan başka bir şey olamaz herhalde. Yıllar geçse de eskimediği kesin.

Single versiyonunda aynı hikayeyi daha sakin, daha nazikçe dinleriz. Klibi de en az parça kadar güzel , havası ayrıdır; ama favorim kesinlikle orijinal hali. Ayrıca Portishead'in güzel bir remixi var ki, buyrun buradan deneyin.

"Will you let the fire die down soon
Or will I always be here
Your favourite passion
Your favourite game
Your favourite mirror
Your favourite slave" -- In Your Room



Tabii en haşin DM parçalarından biri olan Rush'ı anmadan olmaz. Hikayemizin karakterinin ruhani duyguları, "aşk" acısı, çaresizlik sürecinin öfkeye dönüştüğü anı yansıtır.

Ve geldik bir numaraya: One Caress. En sevdiğim DM parçası olma ihtimali yüksek ve bunun için sayısız sebep var. Martin L. Gore'un vokalinin en etkileyici olduğu an bu. Ayrıca orkestrasyonlarıyla tüm DM parçalarından farklı. İlk dinlediğim andan beri kafamda klibini oynattığım, adeta karanlık bir serenat. Canlı dinlemeyi en çok istediğim parça da bu haliyle, umarım o kadar şanslı olurum.

Bu kadar iyi başlayan bir albüm o kadar iyi bitmeliydi tabii, Higher Love albümün kapanışı ve hikayenin çözümleniş anı. Esas tema: Teslimiyet.

"I surrender heart and soul
Sacrificed to a higher goal" -- Higher Love



Son satırlara gelirken SOFAD dediğim gibi en sevdiğim DM albümü, hatta en sevdiğim albümlerden biri. En çarpıcı özelliği ise pek çok parçasıyla pek çok hissi yaşatabilmesi, müzik denen meretin insan için ne kadar önemli olduğunun en iyi kanıtlarından biri olması.

Bilgi:
- Bu albümün turnesinin ismi "Devotional Tour", DM hayranı anlamına gelen "Devotee" kelimesi bu albümle ortaya çıktı.
- Bu güzelim parçaların canlılarını dinlemek için parça isimleri sonuna "Devotional" kelimesini iliştirirseniz hem de uzun saçlı Dave Gahan'ı izleyebilirsiniz. :)

4 Ekim 2012 Perşembe

Maiden England Tour 2013

Eylül ayını geride bırakırken neler olduğuna kısaca bir göz atmak gerekirse: Yoğun arayışımın sonunda iki tane yeni abiye elbisem oldu, Bayram gezi programı tamam artık gün sayıyorum, kuğu kardeşim evlendi ve ben de ilk kez hayatımda nikah şahidi oldum, çok güzel bir düğün oldu çok eğlendik; ve son olarak da çiçeği kaptım.

Şimdi abiye ve düğünden sorumlu alter egom Lüks Nermin'i biraz dinlenmeye alıp Metalci olan Ben'i uyandıralım. Açıkçası kendisi Iron Maiden Maiden England World Tour ile Amerikayı salladığından beri hop oturup hop kalkıyor. Eh böyle bir setlist, böyle bir sahne şovu; hangi Maiden fanı heyecanlanmaz ki?


Olaya tam hakim olmayanlar için bilgi vermek gerekirse, Maiden England 1988'de yayınlanan Seventh Son of a Seventh Son'un turnesinin (7th Tour of a 7th Tour) İngiltere ayağındaki müthiş konser kaydının ismi.

Ortaokuldayken bu kaydın video kasedini bulduğumda çok heyecanlanmıştım. Sayısız kez izlendi, öyle ki Bruce'un nerede anons yaptığından ergenlik aşkım Adrian'ın hangi gitarları kullandığından nereye bakıp nerede vokal yaptığına kadar ezberlemiş hale gelmiştim. Hoş Live After Death ya da bu kaydı dinlerken hala anonslar aklımdan geçiyor, resmen aklıma yerleşmiş. (Aklıma Fear of the Dark diyen Blaze'e "You" diye cevap veren seyirci geldi. Bu hikayeyi yaratan kayıt için bkz: A Real Live One)


Ve yıllarca Maiden gelsin diye bekledikten sonra sonunda 19 Haziran 2011'de Iron Maiden İstanbul'a geldi, hep duymayı hayal ettiğimiz "Scream for me İstanbul" çığlığını duyduk, gerçekten unutulmaz bir gündü. Ama...

Öncelikle konser maalesef Küçükçiftlik Park'taydı. Videolarda hep gördüğümüz on binlerce insanla onları izleme hayalimiz kursağımızda kalmıştı. Hatırlıyorum yıllarca beklenen olay anons edildiğinde sırf konserin yeri yüzünden herkeste bir burukluk hakimdi ve beklenen coşku gösterileri olmamıştı. Girişteki izdiham, organizasyondaki bozukluklar hep olumsuz hatıralar olarak kaldı. Bir de Maiden'ın yıllardır sürdürdüğü setlistte yeni albüme ağırlık verme geleneği de gelince; bir çok insanın tam olarak hayal ettiği konser olamadı - ne kadar konser sonunda çok mutlu olsak da.


Tamahkarlık etmeyeyim ama bu konser bana yetmedi, hem de hiç. Bu sene Maiden England turnesi duyurulup Amerika'da başlayınca heyecanlandım. Çünkü setlistteki en "yeni" parça 1992 yılına aitti.

Tamamen klasiklerden oluşan ve Maiden England konserinin setlistini andıran bu müthiş konserler zincirinden ilk görüntüler gelmeye başladıkça fikir giderek kafama yatmaya başladı. Bize gelmezlerse, ben onlara gelecektim!


Son cümleyi bir çok Maiden fanı hayatında defalarca söylemiştir. Ancak bir aksilik olmazsa ve ülkemize uğramazlarsa kesin kararlıyım. Özellikle Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerde bilet fiyatları da oldukça hesaplı oluyor. Hem Türkiye'de saha içi fiyatına özel sahne önü bileti alıyor, böylece sevdiğiniz grubu burnunuzun dibinden görebiliyorsunuz.

Şu anda düzenli olarak turne tarihlerini takip ediyorum. İlk olarak Donnington - Download Festival'da headliner olarak açıklandılar ki kendilerinin aynı yerde verdikleri 1992 - Live at Donnington konser kayıtları da ayrıca bir klasiktir. (Running Free'de sahneye konuk sanatçı olarak Adrian Smith çıkar böylece şimdiki kadro sadece o ana özel sahnedeydi)


Seneye Maiden'ı her parçası ayrı klasik olan efsanevi setlistiyle kanlı canlı burnumun dibinde izlemek ve konser konusundaki son uktelerimden birini daha doldurmak istiyorum. Hala içimdeki fangirl'ün en bağlı olduğu şey kesinlikle Iron Maiden ve her daim müzik grupları içinde benim için yerleri ayrı olacak.

Son olarak bu müthiş turnenin müthiş setlistini sizlerle paylaşayım. Parçaların her biri ayrı efsane.

Up the Irons!


Moonchild 
Can I Play With Madness 
The Prisoner 
2 Minutes to Midnight 
Afraid to Shoot Strangers 
The Trooper 
The Number of the Beast 
Phantom of the Opera 
Run to the Hills 
Wasted Years 
Seventh Son of a Seventh Son 
The Clairvoyant 
Fear of the Dark 
Iron Maiden 

Encore:
Churchill's Speech 
Aces High 
The Evil That Men Do 
Running Free 

5 Eylül 2012 Çarşamba

Max Richter - Vivaldi Four Seasons Recomposed

Bu sene en heyecanla beklediğim albümdü.

Değdi.

Zamanla giderek daha iyi fark ediyorum ki Max Richter hayatımdaki en önemli müzisyenlerden biri. November ile en güneşli günde bile kapalı bir kış gününü yaşatan, Sarajevo ile en zarif şekilde acıyı yansıtan, A Sudden Manhattan of Mind ile zihninizde bir yolculuğa çıkaran da hep onun ezgileri olur. Defalarca üstüste ya da farklı zaman dilimlerinde dinlediğinizde her zaman yeni bir nota yeni bir hayal keşfedersiniz.


Vivaldi'nin Dört Mevsim'i herkesçe bilinen önemli bir klasik. Kendi adıma İlkbahar ve özellikle de Sonbahar'a hiçbir zaman pek ısınamamışımdır. Belki de mevsimi yansıtan tınılarındandır ama her zaman Yaz ve Kış'ın yeri benim için hep ayrı oldu.

Ve Max Richter bu klasiği kendi tarzıyla yorumluyor. Sonuç: Tek kelimeyle muhteşem.

Sevmem dediğim İlkbahar başka bir şey olmuş, Yaz'ın en sevdiğim bölümü olan Presto'nun ortasından itibaren inanılmaz güzellikte bir özgün bölüm var. Summer Adagio yani albümdeki adı ile Summer 2 ise anlatılmaz, bambaşka bir güzelliğe dönüşmüş ve bence albümdeki en güzel eser.

Ansızın gelen not: Fikrim değişti, albümün en güzel parçası kesinlikle Summer 1. Sırf müziğin hissettirdikleri için bile ayrı bir yazı yazabilirim. İkinci yarıdan sonra gelen özgün bölüm son yıllarda dinlediğim en zarif ve güzel şey oldu.  Buyrun dinleyin:


Dört Mevsimin güzelliği her mevsimin ruhunu yansıtması ve döngüyü anlatması. Kimi zaman neşe içinde şakıdığımız anlardan en gözyaşlı anlara; öfkeden huzura her daim yaşadığımız ve yaşayacağımız sonsuz daireyi hiçbir söze ihtiyaç duymadan hissettirebilmesi.


Orijinal temaya sadık kalarak bu kadar özgün ve çarpıcı bir yorum yaratmak da elbette bu albümü özel kılan diğer bir etken.

Bu albümde mevsimler biraz daha farklı. Belki Yaz olmasına karşın Güneş bazen biraz daha solgun, Kış'ın ise karlar daha şiddetli yağıyor, Sonbahar'ın rüzgarının yanında yağmur var ama İlkbahar'da açan çiçekler daha renkli.

Dört Mevsim'in rüya aleminde geçiyor zaman; hem coşkuyla akan hızlı bir nehir gibi hem de zamanda sabitlenmiş bir kaya parçası. Nerede ve nasıl olduğunuz tamamen nasıl hissettiğinize kalmış.

Uzun lafın kısası, bu albümü mutlaka dinleyin.

Not: Albümü neredeyse "yoktan var edip" bana ulaştıran Erol Çetinçelik'e teşekkürler. :)

Ve işte Summer 2:





9 Temmuz 2012 Pazartesi

Tuborg Goldfest

Malumunuz yaz geldi, aktivite dönemi başladı ve tabii ki bir çok şey gibi blog yazma işi de tavsadı.

Önceki hafta kısa bir Kaş turu yaptım, oldukça iyi geldi. Hem eğlenceli hem de bol yüzmeli bir tatil oldu. Gitmeyi düşünüyorsanız hiç ertelemeyin derim.

Ve döndükten sonra bir kaç günlük dinlenme sonrası Çarşamba günü Tuborg Goldfest başladı.


İlk günün headliner'ı Evanescence idi. Öncesinde Pentagram'a yetiştik, iyi bir kalabalık vardı; sahne önü nispeten boştu. Açıkçası festival açısından esas derdim bir çok kişi gibi Guns and Roses'ı daha doğrusu Axl Rose'u görmekti. Ancak benim açımdan  Evanescence beni şaşırttı.

Canlı performansta zorlandığı söylenen -hatta özellikle My Immortal videolarında da gözlemlediğim- Amy Lee son derece iyi bir konser çıkarttı. Sesi gayet güçlüydü, ekibi iyiydi. Özellikle de davulcusu. (Hem müzikal hem fiziksel açıdan :) )

Tek sorun Amy Lee'nin Flaş 2 Düğün Salonu konseptinde giyinmiş olmasıydı. Kullandığı vücut simlerini unutmak istiyorum, Ebru Gündeş bile sadece yüzüne sürüyor.


Genel olarak eğlenceli hatta moda tabirle "keyifli" bir konser izledik.

Cuma günü esas gündü tabii. GNR dışında en çok izlemek istediğim grup Apocalyptica'ydı ve maalesef sadece 10 dakika gecikmemize karşın erken çıktıklarını ve konseri de kısa kestiklerini fark ettik. Yaklaşık 1,5 parça dinleyebildik; üzücüydü. Bir dahakine diyorum artık.


Ve son derece dakik bir şekilde GNR ve Axl Rose sahnede. Son haline göre kilo vermişti, "Axl bitti" yorumlarına inat tam 2 saat 45 dakika sahnede kaldı, grup tam 29 parça icra etti.

"93 konseri başkaydı yaa" yorumunu bu noktada anlamsız buluyorum. Neticede aradan 20 sene geçti ve haliyle mucize beklememek lazım. Tüm klasikler çalındı, seyirci özellikle baba parçalarda son derece katılımcıydı.

Başlarda ses oldukça kötü geliyordu, konser ilerledikçe nispeten daha iyi hale geldi. Küçük Slash adını verdiğim imaj olarak Slash'a oldukça benzeyen gitaristin soloları oldukça iyiydi ama gene de bu kadar imaj benzerliği gereksizdi bence.


Ayakta oramız buramız uyuşurken GNR sahnede canavar gibi takıldı. Ayrıca bir noktaya değinmek isterim ki Axl adeta bir Maksim Gazinosu assolisti gibi sürekli giysi değiştirdi hatta kimi zaman mikrofon ayaklığı bile giysisine uygun renklerde karşımıza çıktı.

Ve en en en önemli detaylardan biri. Orta boylu bir insan olarak çok önlerde bulunsam bile göremediğim için her daim parmak ucunda dikile dikile konser izlemekten haliyle hiç hoşlanmıyorum. Park Orman bu açıdan işi çözmüştü, sahne yüksekliği çok iyiydi. Bu sayede nerdeyse hiç debelenmeden tüm grupları rahat rahat izledim.


Bir sonraki gün In Flames ve Within Temptation vardı ama gitmedik; o yüzden bir yorum yapamayacağım.

Güzel ve eğlenceli bir festivaldi, dediğim gibi konserleri rahat rahat izlemenin tadı bambaşka. Gene de gelecek sene çok daha hastası olduğum grupları izleme dileğini de tutuyorum

Son bir not; Iron Maiden 1988 Maiden England turunu andıran tamamen klasiklerden oluşan müthiş bir setlistle Amerika'yı turluyor umarım bize ya da Avrupa'nın yakın bir yerlerine de uğrarlar da n dakikalık yeni dönem progressive parçalar yerine anıra anıra The Clairvoyant söyleriz.


14 Haziran 2012 Perşembe

19 Haziran 2012 Megadeth Konseri

Dave Mustaine uzayda sabit bir nokta olmak üzere kadrosu pek çok kez değişen Megadeth önümüzdeki hafta İstanbul'da olacak.

Megadeth'in yeri her zaman ayrı olmuştur bende. Tabii bunun en önemli sebebi 2001'de hayatımın en güzel konserlerinden birini yaşamamı sağlamaları.


11 yıl önce sabahın köründe önce Taksim Mephisto'da saatlerce kuyruk ve izdiham sonucunda imza gününe katılabilmiş ve o dönemki kadroyla tanışmıştık. Dave Mustaine her zamanki karizma tavrını korurken o dönemki ergenlik aşkım David Ellefson'a "May I kiss you?" diye sorup olumlu cevap almam da ayrıca beni benden almıştı. İmzayı ve öpücüğü kapıp dışarı çığlıklar atarak çıktığımızda "Tarkaaaan" diye bağıran kızlardan hiçbir farkımız yoktu.


Sonrasında gene uzun mücadelerle en öne geçmiş, arada bariyer isyanları çıkmış ve Megadeth olağanüstü bir konser vermişti. Sonraki üç konserde bu kadar coşkulu bir katılım hatırlamıyorum. Pek sevgili David'imin önünde oluşumuz, bize sürekli gülümsemesi (uydurmuyorum, en önde iki kız vardı zaten biri ben, biri arkadaşım :) ) ve bize üç tane pena atması ile konserden gene zıplayarak çıkmıştık. 16 yaşındaydık ve hayatımızın en güzel anlarından biriydi. Konsere Dave Mustaine'in öğrendiği Türkçe küfürler ayrı bir boyut katmıştı.

Asıl bomba ertesi sabah çıktı. Bir çok gazetede en önde bademciklerimin göründüğü konser fotoğrafları, o dönemki satanist muhabbetleri yüzünden yazlıktaki insanların tuhaf bakışları derken dün Internette gezinirken malum fotolardan birini buldum. Soldan ikinci kişi ben oluyorum, yalnız o bariyer var ya... Karnımla bütünleşmişti bir süre sonra.


Ve sonra 2005'te geldiler; çok iyi bir konser değildi. Geçen sefer seyirci ile sürekli iletişim kuran Dave bu sefer çaldı söyledi ve gitti. 2010'da Sonisphere'de ise kadroda tekrar Ellefson vardı ama berbat ses sisteminin kurbanı oldular. Öyle ki ezbere bildiğimiz parçaları bile bazen tanımakta güçlük çektik.

Ve geldik 2012'ye. Küçük Çiftlik Park'ta (maalesef) Megadeth alt grup Trivium ile birlikte sahne alacak. Playlist gayet sıkı. Ancak 11 yıl farkı şu ki, artık ilk gelen en önde değil yerine VIP biletler var; konsere iş çıkışı gideceğim, ama ortam iyiyse biraz boynum tutulup sesim kısılabilir elbette.


Trivium beğendiğim bir grup, Matt Heafy'nin canlı performansını gerçekten merak ediyorum.

Playlist gerçekten iyi, klasiklerden bolca parça içeriyor; kardeşim de ilk kez Megadeth'i canlı izleyecek. O açıdan da hoşuma gidiyor.

Setlist.fm'e göre bir playlist örneğine buradan ulaşabilirsiniz.


13 Haziran 2012 Çarşamba

7 Şarkı Vol. III

Bu haftaki listemde geçtiğimiz günlerdeki Madonna konserinin etkisi gözlemleniyor. Bir de dans etme modundayım :)



1 - Madonna feat Lil Wayne // Revolver
Konserden sonra oturup kraliçenin daha az bildiğim parçalarını dinlemeye başladım. Bir kaç favorim var ama bu parça arap atı misali bugün zihnimi ele geçirdi. Dinle, dans et, bang bang!


"Do you wanna die happy?"

2 - Madonna // I'm Addicted
Konserde çarpıldım bu parçaya. Electroclash tonları nefis. Hele "I need to dance" kısmında kendimden geçiyorum.

"I need to dance!"

3 - Compact Disco // Sound of Our Hearts
2012 Eurovision'da Macaristan'ın parçasıydı. Adamlar son sıralarda yer aldı! Hala inanamıyorum, bence en iyilerden biriydi. Sonucu düşününce "Komşuya gitti" ağlayan Bülent Özveren uyanıyor içimdeki.



"Different faiths, different views. All we can do is to turn them in key"

4 - Dido // Everything to Lose
Şimdi coşkulu tepişmeyi bırakıp havalı havalı küçük hareketlerle dans ediyoruz. Çok "catchy" bir melodisi var, ayrı seviyorum.


"I've got everything to lose, since I met you."

5 - Lady Gaga // Marry the Night
Born This Way albümünü çok tuttuğumu söyleyemem, ancak albümdeki en iyi parça bence açık ara bu. Hızlı dans koreografileri için ideal, ki Gaga'nın da şu ana kadarki en iyi dans performansı da bu klipteydi. (Orijinal klip çok uzun, merak ediyorsanız Youtube'dan bakıverin)



"I’m a soldier to my own emptiness, I’m a winner."


6 - Nina Simon // Here Comes The Sun (Francois K. remix)
Dans etmekten yorulduk. Şimdi bara oturup Bacardi yudumlarken hafif hafif kıpırdanıyoruz, gerçekten çok şık bir remix.


7 - Supermode // Tell Me Why
Kısa ve etkili. Kapanış parçamızda yerimizde oturmuyoruz, son kez piste çıkıyoruz.


"Tell me why!?"