27 Ağustos 2012 Pazartesi

I Am Bruce Lee

Hakkında çok şey demeye gerek yok aslında, Bruce Lee dövüş sanatları seven pek çok kişi için bir ikon hatta bir ilah. Hem genç yaşta ölmesi, hem de kendine has tarzıyla günümüz dövüş sanatları filmlerine ilham vermesi ile ölümünden yıllar geçmesine karşı hala ilgi çekiyor ve pek tabii hayranlık uyandırıyor.

Pek beğendiğim bir tabir; kendisi için "Dövüş sanatları'nın Jimi Hendrix'i" demek bence çok uygun. Devrimsel, "ham" ve yaratıcı.


Yazıma konu olan belgesel I am Bruce Lee ise 2011 yapımı. Başta  Bruce Lee'nin eşi Linda ve kızı Shannon olmak üzere Kobe Bryant, Ed O'Neill (Al Bundy), Mickey Rourke, Taboo (Black Eyed Peas) gibi pek çok ünlü isim karşımıza çıkıyor.

Dansçısından, dövüş sanatları ustasına, müzisyeninden oyuncusuna pek çok insanın ağzından ve meşhur tek röportajından kareler eşliğinde başından sonuna kadar hayatını izliyoruz. Ve bu belgeselin bence en önemli tarafı kendine has sesler çıkarıp burnuna dokunarak rakiplerini haşat eden bir dövüş sanatları ikonunun gerçek hayatından oldukça ilginç detaylara tanık olmamızı sağlaması.


Genç yaşta evliliği ve ailesine bağlılığı, sadece Internet'te dolaşan bir kaç alıntının çok ötesinde ve derinlikte dövüş sanatlarının felsefesine gönül vermiş olması ve muzip kişiliği bunlardan sadece bir kaçı.

İlgi çekici bulduğum başka bir detay da meymenetsiz bir ifadeyle TV izleyen kült karakter Al Bundy'i canlandıran Ed O'Neill'ın kara kuşak bir judocu olması. Mickey Rourke boksor kimliği ile karşımıza çıkıyor. Kobe Bryant'ın da dövüş sanatlarıyla ilgilendiğini bilmiyordum.


Eğer siz de garip sesler çıkartarak onun gibi dövüşmeyi denemişseniz ya da bir şekilde denk gelip defalarca filmlerini izlemişseniz bu efsaneyi tanımak adına belgeseli izlemenizi tavsiye ederim.

"Empty your mind, be formless. Shapeless, like water. If you put water into a cup, it becomes the cup. You put water into a bottle and it becomes the bottle. You put it in a teapot, it becomes the teapot. Now, water can flow or it can crash. Be water, my friend.” 

Ek olarak en sevdiğim sahnelerinden birini paylaşayım:


Lazer Göz Ameliyatı


Bu konuyu merak eden bir kaç arkadaşım oldu, bu sebepten ötürü İtü Sözlük'teki yazımı burada paylaşmak istedim.

Operasyonu İstanbul Cerrahi Hastanesi`nin baş hakimi Sinan Göker yönetiyor. bu işi Türkiye getiren ilk kişiymiş kendisi. Ama esasen tetkikten operasyon sürecine kadar başka bir doktorla muhattap oluyorsunuz. (sanırım 4 uzman var) son olarak Göker bakıyor, ameliyatı yapıyor, bu da yaklaşık on dakika sürüyor.

Eğer lens kullanıyorsanız randevu almadan önce on gün lens takmayın ve öyle randevu alın. O zaman direk tetkikten sonraki gün operasyon geçirip net görmeye başlayabilirsiniz. (Yoksa on gün ileriye randevu alacaksınız haliyle)

Numara en az iki yıldır sabit olmalı en başta.


Sanırım limit miyopta 20 derece. Doktorun dediğini aynen yazayım: "Operasyonda göz kaybı riski yok. Numaranın 0 ile 0.50'ye gerileme ihtimali % 95, 1.00'e düşme ihtimali % 5. Eğer kornea yeterince kalınsa ikinci bir ameliyatla 1.00'i düzeltme ihtimali de % 90. Operasyondan önce bir belgede de ikinci bir ameliyat gerekli olursa bunu ücretsiz karşılayacaklarını taahhüt ediyorlar.

İlk gün kontroller yapılıyor. Önce hemşireler tarafından bir sürü acayip cihaz ile gözün haritası çıkarılıyor. Sonra dört uzman doktordan biri (en sık muhattap olunacak kişi) gerekli göz testlerini yapıyor. En az on damla damlatıldığı için gözbebekleri kocaman oluyor ve ortada demon ile junkie kırması bir tiple geziyorsunuz. Yakını görmeme durumu bir kaç saat sürüyor.

Eğer uzun süre lens kullanmışsanız gözyaşı kanallarına mikroskobik büyüklükte silikon bir aparat yerleştiriliyor. Amaç operasyon sonrası gözün daha nemli kalmasını sağlamak. Uzun süre lens kullanan kişilerde göz içi kuruluğu sık görülüyor ve bu da operasyon sonrası için iyi değil.

Aparatı anestezisiz hemen doktor takıyor. Bir acı hissiyatı olmuyor. İki gün kadar gözyaşı kanalı kısmında çok hafif bir kaşınma hissi oluyor ama sonra bu his bitiyor. Ayrıca aparat altı ay sonra kendi kendine yok oluyor.

En son Sinan Göker'e gidip onayı da alıp bir de ameliyatı için ertesi gün saat belirlendikten sonra eve gitme vakti geliyor.

Ertesi gün hastaneye gidince doktor son bir muayene yapıyor, göz içindeki aparatlara bakıyor. Sonra Diazem veriliyor bir adet, kişiyi rahatlatmak için. Bekleme odasında hastalar mevcut, kıkırdayanlar, kopanlar oluyor hatta. Sanırım toplu bir kafa ortamı söz konusu, içerideyken deli halayına kalkma hissiyle dolmadım değil.

Bir süre daha birinci tekil şahıstan gideyim: Diazemi yuttum, bir saate yakın bekledim. (Bekleme işi sanırım İstanbul Cerrahi'nin tek büyük eksisi) o sıra ilaçları almak üzere babam gitti geldi. Ortamda hem ağır bir gerginlik mevcut hem de kafayı kırma hissiyatı. (benle beraber beş hasta vardı.)

Ve vakit geldi. İlk hastaydım, mavi zımbırtıları ayağıma geçirdim. Gözlüğümü aldılar, ailemle vedalaştım. dünya bulandı (numara çok büyük) ve tek başıma koridorda kafamda başka bir mavi ameliyat zımbırtısıyla Şener Şen`'in ölmez eseri "Terk edildim terk edildim"i söylemeye başladım. (Artık Allahım kör et beni`yi söylemenin bir anlamı yoktu.)

İçeri aldılar beni. Doktor geldi. Arkadan Terminatör'ün müziği girdi zihnimde. Kahraman köpek Beethoven edasıyla yazıyorum ama o andan sonra hafiften bir gerginlik başladı.

Tepemde X-Files'tan fırlamış ışıklı bir düzenek mevcuttu. tek yapacağım şey ortaya bakmak, yeşil ışığa. Ufolara bir nevi. Her an karnıma uzaylı cenini yerleştirecekler diye düşünmemek elde değil o sırada.

Işığa bakıyoruz, bir şeyler oluyor, sonra gözü açık tutmak için acayip bir zımbırtı koyuyorlar (dışarıdan görüntüsü sevimsiz ama kimin umrunda) sonra gene ışıklar. Ardından vakum denilen bir mevzu gerçekleşiyor. Tek kısa süreli acı burada mevcut, abartılacak bir şey değil. Gerginlik oluyor haliyle. ama zaten ne olduğunu anlamadan olay gerçekleşiyor. Ardından korneada kapakçık açılıyor, lazerin sesi duyuluyor, göz yıkanıyor, gene lazer sesi, gene göz yıkanıyor ve bitti. (Taş çatlasa beş dakika sürüyor bu süreç)

Diğer göz için aynı dizeyi tekrar söylüyoruz hep beraber.

Ve bitti. Kalk. Gözü aç. "Aaa görüyorum!" Biraz Matrixvari bir sis efekti var ama eşşek gibi görüyorum kardeşim. Her bir şey net. Bir tane Robocop'tan fırlamış ,kocaman koruyucu gözlük veriyorlar. (Işığa şiddetli hassasiyet oluşuyor, bilhassa açık renkli ise göz) Üç tane göz damlası elimde her tabelayı okumaya çalışarak eve dönüyorum ama yolda hafiften gözlerim sulanma başlıyor.

Eve gelince yapılması gereken tek bir şey mevcut: Göz kapalı dinlenmek. İlk önce biraz ağrı oluyor. Ama ilk kısa uykumdan sonra ağrı da kalmıyor. Sonra gelsin antiseptikli damlalar. Gece de gözlüğü hiç çıkarmadan onla uyudum.

Sabah gözlüğü çıkardığımda ayna gibi net görüyordum. Aynı gün kontrole gittim. Üç damladan ikisini bir hafta diğerini bir ay kullanmak gerekiyor. Ama gerisi zaten kimin umrunda, yıllar sonra hiç birşey kullanmadan net görmenin hissi paha biçilemez.

Gözdeki mikro kesiğin gerçekten iyileşme süresi altı ay. Bu altı ay sonunda bir kontrol daha var. En önemli konulardan biri de altı ay boyunca gözü kesinlikle hunharca ovuşturmamak ve hep dikkatli davranmak. Bir ay göz makyajı yasak. İki hafta havuz, deniz yasak. Bir ay da solaryum, sauna yasak. Hiçbiri katlanılmaz şeyler değil.

Doktorun dediğine göre (ki gittiğimde epey net görüyordum) net gördükten sonra gözün kötüleşmesi durumu söz konusu değil, bilakis daha iyileşmesi de mümkün. Bu da pek süper tabii.

Ücret kısmını buraya yazmayacağım ama pek de mütevazi bir ücret değil. Gene de göz gibi çok önemli bir konuda sanıyorum ki değer.

Bu operasyon 22 Mayıs 2007'de gerçekleşti. Beş yıldan fazla olmuş ve hiçbir sıkıntım olmadı. Sadece geçen sene yoğun baş ağrılarımla birlikte görme bozukluğu yaşadığımda gözlerimin numarasının ilerlediğine dair ciddi bir paranoyam oluşmuştu, kontrole gittiğimde hala numaranın ilk günkü gibi olduğunu görüp rahatladım. Meğer sorun baş ağrısındanmış, o da ilaçla geçiyor zaten.

Özetle eğer numaranız yüksekse, lens ve gözlük kullanmaktan bıktıysanız hiç düşünmeyin ve bu operasyonu yaptırın derim. Beş yıldır hiçbir sorun yaşamadan net görüyorum ve ne lenslerimi ne de gözlüğümü tekrar görmek istiyorum.

Yıllarca karşınızdaki duvarda asılı yazılı yazıları puslu görürken her sabah ayna gibi görmenin hissi gerçekten tarif edilemez.

Bilgi için:
http://www.istanbulcerrahi.com/goz-sagligi-merkezi-giris.asp

Sonunda: The Expendables 2

Gerçekten sonunda! Aylardır bu rüya kadroyu izlemeyi bekliyordum. Sonuç mu? Muhteşem.

Geçen hafta tatildeydim ve önceden planladığımız gibi Antalya'da filmi izledik. İyi ki de İstanbul'a dönmeyi beklememişim zira ilk filme göre EX2 çok daha eğlenceli, çok daha akıcı ve çok daha iyi bir film.


Şu bir gerçek ki ilk filmi sevsem de bir kere daha izleme dürtüsü yaratmamıştı; hem de o inanılmaz kadroya rağmen. Ama bu sefer film bittiğinde mutlaka tekrar izlemeye karar verdim.

Malumunuz ilk filmdeki dev kadroya (Sly, Dolph, Statham, Jet Li vs vs) bir de Chuck Norris ve Van Damme eklendi. Arnold Schwarzenegger ve Bruce Willis'in ilk filmden çok daha etkili ve matrak bir konumda olması da cabası.


Biraz spoilerlı gidersek beni en çok kendimden geçiren sahne şüphesiz ki Chuck Baba'nın ilk göründüğü andı. Üzerine bir de Chuck Norris Facts'ten King Cobra muhabbeti geldiğinde gülme krizine girdim, bir süre de çıkamadım. Ayrıca efsane doğru galiba, bu adam yaşlanmıyor.


Filmin gizli kahramanı ise bence Dolph Lundgren'di. Her zaman "acımasız, soğuk ve et kafa" olarak görmeye alıştığımız Dolph'un gerçek mesleğine yapılan göndermeler enfesti. (Kendisi MIT yüksek Kimya Mühendisi, şaka değil; canavar gibi bir adam - yani her anlamda) Fosforla bomba yapmaya çalıştığı sahne ve "I love Chinese" diyorum sadece.


Bunun dışında gelenek bozulmamış Jason Statham'a gene en iyi dövüş koreografisi verilmiş, cübbeli bıçak dövüşü sahnesi harikaydı tek kelimeyle.


Üstat Jet Li'nin belli ki çekimler sırasında işi varmış, filmin başında bir kaç arkadaşı dövüp çıktı. Tava da eline yakışıyormuş.


Açılış sahnesi de ayrıca görkemliydi. On dakikada beş yüz kişi falan öldü herhalde.

Haliyle abiler epey yaşlanmış, kiminin botokstan tipi kaymış ama Bruce Willis hepsine taş çıkarırcasına hala çok çekiciydi, hele o meşhur yan gülümsemesini çaktığı anda "Ne buldun o Ashton isimli çocukta Demiciğim" demeden duramadım. Bak olmadı da üstelik o iş, kaçırdın gül gibi Bruce'u.


Ve Arnold. Ekip içinde en yaşlanmış görünen oydu sanırım, politikacı adam ne de olsa. Ancak "I'm back" sahneleri olsun, madeni patlatırken arkadan kısaca giren Terminator müziği olsun o da harikaydı.


Gelelim final dövüşe. Van Damme vs Sly. Yıllarca kendisini iyi adam olarak destekledik ama Van Damme'a kötülük çok yakışıyormuş, bu kadar adam karşısında tek villain olarak karşımıza çıktı. Bir de imzası olan "Van Daym Tekmesi"ni de attığı anda tam oldu zaten. Ayrıca birbirimizi hiç kandırmayalım nah döver Sly onu, gerçekten kapışsalar kırılırdı botokslu ağzı.


Sonlara doğru bir sahne vardı ki Willis, Arnold, Chuck Norris yanyana adam tarıyorlar; bir yandan Statham dövüşüyor, bir yandan Sly ile Van Damme kapışıyor; resmen eski aksiyon filmi severler için ödül niteliğinde sahnelerdi. Bu adamları bir arada görmek zaten filmi müthiş yapan asıl şey; yoksa beyni sulanmış entellerin aradığı gibi senaryosu osu busu değil.


Ayrıca ilk satırlarda dediğim gibi ilk filmden farklı olarak ciddi takılmayı iyice bırakmışlar ve kendileriyle de dalga geçmişler. Bu da filmi ayrıca güzel kılan şeylerden biri. Arnold'un "Biz de müzeliğiz" itirafına rağmen en Bülent Ersoy halimle "Kurban olun siz o müzeliklere" demek istiyorum, hatta dedim.


Denilen o ki EX3 de gelecek, artık kadroya Steven Seagal mı eklenir, Harrison Ford mu ya da başka bir aksiyon yıldızı mı bilemeyeceğim; ama şahsen bir Mark Dacascos görmek çok isterim. Ayrıca Wesley Snipe da süper olur, duy beni Sly.


Özetle hakkında  "Ay senaryosu çok zayıf", "O kadar adam ölmesi çok saçma", "Çok maço, çok Amerikan" gibi yorumlar yapan arkadaşları bu tür filmleri izlemeyi bırakıp sadece Kuzey Avrupa ve Uzakdoğu sineması izlemeye davet ediyorum; izleyin, izlettirin.


Stallone: I thought you were dead. I heard that you got bitten by a King Cobra.

Norris: Yes, I was bitten by a King Cobra. After five days of enduring excruciating agony, the cobra died.



18 Ağustos 2012 Cumartesi

Death Note

Geçtiğimiz haftalarda bir bölümünü izlemiştim ve hoşuma gitmişti, dün ikinci bölümü izledim.

Şu anda 13. bölümdeyim.

Bu sabah erken kalkınca başına oturdum ve kalkamadım, hala hazırlamam gereken bir çanta var oysa ki.

Neyden bahsediyor bu derseniz, Death Note bir anime. Ve bilen bilir, anime hiç sevmem; en başta çizimlerinden ötürü.

"Asla bamya yemem deme." Hala yemiyorum bu arada.

Bu aralar izleyeceğim pek bir şey kalmadı ondan ötürü ne izlesem arayışlarımın vardığı yerlerden biri de Death Note oldu. Yıllardır bana anime sevdirmeye çalışan bir kaç arkadaşımın tavsiye listesinde olanlardan biri de buydu. 2006 yapımı.


Konuyu çok kısaca anlatmak gerekirse ki bu da spoiler değil, Light isimli karakterimizin eline ismini yazdığı kişiyi öldürme gücü veren bir defter geçer. Buradan "Tanrı Kompleksi" ile başlayan bir satranç oyununa geçeriz.

Haliyle Light kendince adaleti getirmeye çalışırken karşısında bir hasım beliriyor. Ve bu iki karakter arasındaki yüksek zeka ve paranoya dolu satranç oyununu izlerken kah gerim gerim geriliyor kah "Vay be" naraları atıyorsunuz.

Bir bölüm daha izledikten sonra çantamı toplamaya başlayacağım, gerçekten. Bilemedin iki.

Fantastik, polisiye ve hele birbirine saygı duyan (aslında bu kısım tartışılabilir) ultra zeki düşmanlar konseptini seviyorsanız mutlaka izleyin, kesinlikle pişman olmayacaksınız.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Cloud Atlas // Fragman

Bir filmi ya da kitabı seçerken ilginizi yoğunlaştıran "zaaf" konularınız vardır illa ki. Pek tabii benim de var, bunlardan biri de çeşitli zaman dilimlerinde kesişen enkarnasyonlar. Hele işin içinde de epik bir aşk hikayesi varsa tamamdır.

Bu temanın en muhteşem örneği elbette ki "The Fountain". Pek çok kez bütününü, parçalı bulutlu ise çeşitli sahneleri dönem dönem izlediğim bu müthiş filmle ilgili zamanında İtü Sözlük'te upuzun bir yazı yazmıştım; sabrınız varsa buradan buyrun. (Ve tabii filmi izlediyseniz)


Çeşitli geçmiş yaşamların birbirini sürekli bulması teması bu sefer Cloud Atlas'ta karşımıza çıkıyor. Aynı isimli David Mitchell'ın kitabından uyarlanan filmin yönetmenleri ise The Matrix serisinden tanıdığımız Wachowski kardeşler.

Fragmandan konuyu tam anlamak zor olsa da kah antik çağlara kah uzak bir geleceğe gidiyoruz. Ve belli ki birbirlerini sürekli bulan aşıklardan tutun, tamamlanması gereken döngülere pek çok konu mevcut.


Filmin kadrosunde pek çok ünlü isim mevcut: Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Susan Sarandon, Jim Broadbent ve Hugo Weaving.

Hanks ve Berry casting açısından beni biraz düşündürse de fragman çok hoşuma gitti. Gerek görsellik gerek olay örgüsü olsun sanki bir Fountain daha geliyor gibi.


Fragman yeni modaya uygun olarak oldukça uzun, beş dakikanın üzerinde. En ilgimi çeken detaylardan biri her daim gömleği ve romantik bakışlarıyla karşımıza çıkan  Hugh Grant'i Apocalypto filminden fırlamış bir kılıkla görmek oldu. Bence gayet yakışmış.

Film 26 Ekim 2012'de Amerika'da gösterime girecek, henüz bizdeki gösterim tarihiyle ilgili bir bilgi yok.

Buyrun bu da fragmanı:

7 Ağustos 2012 Salı

Aslan Burcu

Zamanlama şimdi doğru oldu, Aslan Burcu dönemindeyiz ve bu yazı için tam da sırası.

Aslan Burcu'nun temel simgelerine bakarsak: Güneş yönetiyor, Ateş grubu, e koskoca Aslan adı üzerinde!

İyi bir giriş yaptım ama İkizler Burcunu da Yengeç Burcunu da epey bir çekiştirdim yazılarımda, elbette Aslanlar da nasibini alacak merak etmeyin.


Güneş; gücün ve enerjinin; en önemlisi bireyselliğin sembolüdür, ön planda olmak ve insiyatif almaktır. Haliyle tarihin başından beri gökyüzünde en çok parlayan ve her pantheonun sembolü olmuş yıldızımız ile burcun karakteristikleri benzeşiyor.

Aslan burcu enerjiktir, kimi zaman kabına sığamaz. Bu özellikleriyle kolayca dikkat çekebilir. Bir grupta lider olmayı ve yönetmeyi sever; hatta işin dozajı kaçtığında ciddi bir otorite ve güç zaafı vardır. Zaten ikili ilişkilerde de başını en çok yakacak konu da budur.

Duygularını asla içinde tutamaz, tam tersi. Zaman zaman olmadık yerde olmadık şeyler diyerek sizi şok edebilirler hatta kızdırabilirler. Coşkusunu çevresindekileri neşelendirip harekete geçirerek yaşar. Öfkelendiğinde ise bunu tüm gücüyle geri püskürtür; yırtıcı hatta zarar verici olabilir. Aslında bunun temelinde de hata yapma korkusu ve karşısındakiler tarafından onaylanmama dürtüsü yatar.


Bir diğer özelliği çocuk ruhlu olmasıdır, eğer günündeyse son derece eğlenceli hatta oyuncu olabilir. Çocuklarla en iyi anlaşan burçlardan biridir, ancak ebeveynlik açısından bakarsak "süper çocuk" yaratma projesi de kalkışma riski mevcut.

Kararlı ve hırslı bir yapıları vardır; bir şeyi kafalarına takarlarsa o iş başarıyla sonuçlana dek rahat etmezler. Kendilerine güvenleri de son derece yüksektir, olmadığı anda bile öyle gösterme konusunda da doğal yetenekleri vardır. Bu sebepten ötürü iş hayatında başarılı olma şansları yüksektir. Aslan zodyağın en egosantrik burcudur, gıdası çevrenin ilgisi ve hayranlığıdır. Bu sebepten ötürü aslında kolay manipule de edilebilirler; sırtını sıvazlayıp tatlı dille övgüye boğduğunuzda Aslan Burcuna bir çok şey yaptırılabilir.

Mitolojide son derece tutarlı bir örnek mevcut. Antik Mısır'ın şifacı ve savaşçı tanrıçası Sekhmet aslan başlı bir kadın olarak tasvir edilmiştir. Fresklerinde kendinden "en güzel", "en güçlü", "en korkulan" gibi "en" sıfatlarla bahsedilirken bir yandan rahipleri öfkesini dindirmek için dua ederlerdi. Bu tasvirde yaşam enerjisinin yapıcı olması ve aynı enerjinin yıkıcı yapısı ile ilgili bir düalite sembolizmi karşımıza çıkar.



Bir Aslan Burcu mensubunu eleştirirken dikkatli olun. Eğer egosuna zarar verirseniz şiddetli tepki gösterecektir. Kavga ediyorsanız son yapacağınız şey onu başka insanlarla kıyaslamak olmalı. Emin olun ki egosuna atılan her çentik en ince detayıyla kayıtlara geçer.

Duygusal açıdan tutkulu hatta yanar dönerli bir yapıya sahiptirler. Epik derecede tutkulu aşk hikayelerinin kahramanı olabilirler, yalnız bu coşku bazen kısa sürebilir zira yapıları gereği abartmaya da yatkındırlar.

Aslan burcu dostlar güzeldir, eğlenmeyi bilirler. Ortamı neşelendirirler, özellikle de kafa dengi insanlar bulmuşsa daha da bir açılır daha da bir parlarlar.

Kardeşim ve çevremdeki bir kaç kişiden gözlemlediğim hiç de bu kadar dışa dönük olmayıp sessiz güvenleriyle yaşayan "Efendi Aslanlar" var ki onlar da ayrı bir konu. Yükselenleri de genelde toprak grubu.

Diğer burçlarla ilişkilere geçersek; öncelikle kendi grubuyla başlayalım: Ateş grubu mensubu Koç Aslan'ın en iyi anlaştığı burçlardan biridir. İkisinin de ateşli doğaları birbirlerini anlamalarına yol açar. Sadece Koç yapı olarak Aslandan da fevridir; ikili güç savaşına girmediği sürece son derece dinamik bir ikili olurlar.


Aynı şey Aslan Burcu ile olan ilişkisinde de geçerlidir, ancak bu sefer risk daha büyüktür zira bir köprüde iki keçi masalı bu ikiliye biçilmiş kaftandır. Masaldaki fark köprünün alevlerle kaplı olması tabii. Siz arkadaş kalın daha iyi, gerçekten. Ama şu gerçek ki bilhassa iki Aslan kadını birbirini sevmiyorsa tam bir "Promp Queen" öyküsü izleyebilirsiniz.

Ve Yay burcu, gene Aslan burcunun doğal partnerlerinden biridir. Birbirlerini son derece iyi anlarlar, gayet dikkat çekici bir çift olabilirler. Yay burcunun otorite takıntısı daha az olduğundan ötürü Aslan burcu dizginleri eline alabilir, bu iki taraf için de nispeten "huzurlu" olur. Tabii kontrol konusu abartılmadığı sürece.

Su grubuna geçersek Yengeçler eğer köşelerine sinmez ve Aslan'ın enerjisine ayak uydurursa pek uyumlu ve mutlu bir çift olmaları muhtemeldir; zira sevgisini sürekli göstermek ve karşısındakini şımartmayı pek seven Yengeç burcu Aslan için tam bir abı-ı hayattır. Balık biraz daha dengesiz ve hayalperest olduğundan kendi dünyasına dalıp Aslan burcunu unutabilir, buna dikkat etmek gerekir.



Akrep burcu su grubu mensubu olmasına karşın ateş özellikleri de içerdiğinden Aslan burcu ile ilişkisi diğer ateş grubu mensupları gibi son derece hararetli olacaktır. Eğlenceli, tutkulu ancak biraz da yıpratıcı. Akrep burcunun da otorite kurma özelliğini düşünürsek kavgaları oldukça sert geçebilir. Akrep burcu Aslan'ın aşırı açıksözlülüğünden ötürü kin tutabilir.

Hava grubuna geçersek İkizler Burcu ile sosyal anlamda çok iyi anlaşacaklardır. Zira ikisinin de yapısı eğlenceye ve bir ortamda merkez olmaya yatkındır. Kim ön planda olacak konusu mücadeleye dönüşmemelidir. Yay burcundan farklı olarak İkizler burcu başında bir onay mekanizması istemesine karşın hayatına karışılmasından hiç hoşlanmaz. Bu yüzden kontrol saplantısına dikkat edilmesi gerekir.

Kova burcunda ise Aslan'ın egosantrik istekleri Kova'ya çok sıkıcı hatta bunaltıcı gelebilir. Kovalar entelektüel yapılarıyla Aslanların ilgisini çekebilir.

Terazi burcunun yaratıcı ve renkli yapısı Aslan ile iyi anlaşmasını sağlar. Arkadaş olarak da uyumlu bir ikili olacaklardır. Fazla kavga dövüş de olası değildir, gül gibi geçinebilirler. Sadece Terazinin kendine has iç dünyasını Aslan bazen uzaktan izlemeyi öğrenmek zorundadır.



Son olarak toprak grubuna geçersek sakin Başak Burcu biraz dışa dönük olmayı deneyip Aslanı kısıtlamamalıdır. Tez canlı Aslan burcu ile her şeyi ağır ve özenli yapmayı seven Başak Burcu bu açıdan tam bir tezattır. Aslan burcu Başakla biraz daha ağırbaşlı ve sabırlı olmayı öğrenir, Başak ise biraz daha kalıplarını kırmayı.

Boğa burcunda da aynı tezat mevcuttur. Değişimi sevmeyen ve sakin Boğa Aslan'ın hararetli yapısından afallayabilir. Ancak ne kadar başlarına buyruk olsalar da Boğa burçları Aslanlar için iyi bir mentor da olur, pek çok konuda destek olabilirler. Ayrıca gösteriş ve estetiği seven Boğa burçları bu açıdan da Aslanla oldukça iyi anlaşacaklardır. Oğlak burcunda ise işler çok daha zordur. Soğuk ve ciddi yapısından ötürü Aslan beklediği ilgi ve iltifatları bulamadığından düşkırıklığına uğrayabilir. Mesafeli ve kendinden emin duruşları Aslana ilginç gelse de uzun vadede işler zordur.

Aslan burcu sempatiktir, ilgi çekicidir; özetle spotların altı için doğal bir yetiye sahiptir. Güç ve ilgi arzusunu kontrol edip Darth Vader olmadıkları sürece galaksi mutluluk ve coşku içinde yaşayacak, hayat hem Coruscant hem Tatooine'de bayram olacaktır.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Yengeç Burcu

Aslında bu yazıyı 21 Temmuzdan önce burcun döneminde yazasım vardı ama tatildi konserdi derken arada kaynadı. Geç olsun güç olmasın deyip başlayalım:

Yengeç Burcu su grubundan bir burç olup anahtar kelimesi açık ve nettir: “Hissetmek.”

Zodyağın en duygusal burçlarından biri ile karşı karşıyayız. Yengeç Burcu hisseder, hatta bazen (genelde?) fazla hisseder. Bir filmde hiç de aklınıza gelmeyen bir anda ağlayan birini görürseniz muhtemelen Yengeç burcudur. Özellikle de negatif durumlarda çok çabuk demoralize olabilir, aşırı hassas ve alıngan yapısından ötürü sizin hiç aklınıza bile gelmeyen bir sebepten size kırgın olabilir. Bunları özenle kaydeder ancak bir yandan da çok sabırlı olduğu için yansıtmaz. Çok uzun bir süre hiçbir şey olmamış gibi görünürken çok ani patlamalar yaşayabilir, ki bu patlamaların da genelde karşısındakiyle ilişkisini (arkadaşlık, duygusallık vb) bitirmekle sonuçlanması yüksek ihtimaldir.


Ay bastırılmış içgüdülerin ve uyanışın sembolüdür; ayrıca bilinçaltı ile ilişkilidir. Yengeç Burcunun yöneticisi olan Ay'ın değişimleri astrolojik açıdan en çok bu burca etki eder.

Med Cezir kavramını düşünürsek aynı dalgalanma burcun karakteristiklerinden biridir. Ani duygusal iniş çıkışlar doğası gereği sık sık yaşanacaktır. Öfkesi harlı olabilir ama saman alevi gibidir, gerçekten sevdiği insanlara karşı uzun süre öfkeli kalamaz. Tabii çizdiği sınır aşılmadığı sürece.

Yengeç Burcu doğumu ve evi simgeler. Yani Yengeç Burcu mensupları ne kadar dışa dönük olurlarsa olsun özlerinde pek evcimenlerdir ve aile hayatını isterler. Yemek yapma becerileri meşhurdur, aynı şekilde evlerini son derece güzel ve kendilerine has bir yere dönüştürebilirler.


Evlerine düşkünlerdir ancak dağınıktırlar. Kimi saç baş yoldurtacak kadar dağınıkken, kiminin “dağınık bir düzenleri” vardır. Aynı şey düşünsel düzlemde de geçerlidir, aşırı mutlu ya da mutsuzken hayal dünyasına dalıp o andaki işlerini unutabilirler. Ara ara birilerinin onu olumlu anlamda motive etmesi başarısını ve konsantrasyonunu arttıracaktır. 

Su grubunun bir diğer ortak özelliği olan hayalgücü Yengeçlerde de son derece gelişkindir. Duygusal dışavurumlara pek müsaittirler, bu sebepten ötürü özellikle bir sanat dalında yeteneklilerse ortaya çarpıcı yapıtlar çıkabilirler. Ancak aşırı hayalperestliğe kapıldıklarında insanları kendi hayal ettikleri gibiymiş gibi düşünmeye başlayabilirler ve bu kimi zaman aşırı yüceltmeden gelen düşkırıklığı ya da erkenden gelen sert önyargılara dönüşebilir. Genelde kararlarını duygusal faktörler yönlendirdiği için objektif olmakta zorlanabilirler.

Zodyakta bilhassa Yengeç Burcu kadınları anneliğe pek yatkındır, anaç bir yapıya sahip oldukları için korumacı bir anne olma ihtimalleri yüksektir.


Kimi zaman hafızalarının güçlü olması avantaj olsa da (Bir yengeç unutmaz sürekli kaydeder, işin gerçeği olumsuzları daha da koyu harflerle kaydeder) geçmişte yaşamaya pek yatkındırlar. Olay çözülsün ya da çözülmesin o düzlemdeki konuyu sürekli hatırlar ve yarattığı duygusal etki azalana kadar dönem dönem zihnen o zaman diliminde yaşarlar. 

Duygusal ve anlayışlı yapılarından ötürü çok iyi bir dinleyici, dert ortağı olabilirler; bir sorununuz olduğunda sizi yatıştırabilirler. Eğer o biriktirme eşiğini geçmemişseniz de zamanında hata yapmış olsanız bile affedilirsiniz.

Gözlemlerime göre iki temel aksta ayrılıyorlar; birinci grup sosyal maskesi daha soğuk ve kendine güvenli, dışa dönük olanlar; ikinci grup ise içine kapalı, hassas ve çekingen olanlar. (Elbette bunda yükselene de bakmak lazım ve hatta Merküre)


Birinci gruptakiler ne kadar dışarıdan soğuk ve duygusuz görünse de bu onların savunma mekanizmasıdır. Son derece yüzeysel davranarak iç dünyalarını saklarlar. Bunun temelinde de zarar görmekten kaçma dürtüsü yatar. Eğer sosyal maske olan kabuğun altına inerseniz son derece yumuşak, şefkatli ve duygusal bir kişilik bulursunuz. Bu kısmını size gösterirken oldukça zorlanacaktır, ancak bu yönünü gösterip ihanete uğrarsa da “Space Dye West” dinleyip “And I’ll never be open again” diyeceklerdir. Bilhassa duygusal ilişkilerde yas süreleri uzun sürer ama bu kadar duygusal bir yapının aşksız kalması mümkün değildir. Tüm ettiği yeminleri unutup en geç bir iki yıl içinde tekrar öncekini unutacak kadar şiddette aşık olacaklardır illa ki.

Yengeç burcu mensuplarının çapkınlıkla pek işleri olmaz. Birini sevdikleri zaman o kişi kendilerini kırmadığı sürece ona bağlı kalmaya devam ederler. Sevdikleri insanlara son derece sadıktırlar ve zor günlerinde yanında bulunmak için elinden geleni yaparlar.

İkinci grupta yani içine kapalı ve çekingen olan Yengeçlerde ise kilit nokta konuşmaktır. Yaşadıkları problem ya da üzüntüleri sürekli içlerine attıkları için kendileriyle tartışılması son derece zordur. Ancak bu uzun vadede daha çok problem yaratacağı için bağırıp çağırmadan, son derece anlayışlı bir tavırla konuşmasını sağlamalısınız.


Gelelim diğer burçlarla olan ilişkilere. Yengeç burcunun en uyumlu olduğu burçlardan biri Akreptir. Bilhassa Yengeç Kadını ve Akrep Erkeği iyi bir ikilidir. İkisi de duygusal ve hayal gücü kuvvetli bu iki kişi birbirlerini hem çok iyi anlayacak hem de bir çok katmanda bir şeyler paylaşabilecektir. Akrepler bazen Yengeçlerin karar almadaki duraksamalarından ve kendilerine güvensizliklerinden bunalabilir, Yengeçler ise Akrepleri aşırı katı bulabilir. Ancak birbirlerini oldukça iyi dengelerler.

İki Yengeç hem iyi hem bazen zordur, zira iki taraf da sorunlu anlarda sürekli içlerine atacakları için ani büyük kavgalar yaşayabilirler, hem de incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden. Ancak bunlar olmadığı sürece son derece uyumlu ve ortak yaşam alanlarını güzelleştiren bir ikili olacaklardır. Keza Balık burcunda da aynı şeylerin yaşanması mümkündür. Ancak şunu söyleyebilirim ki özellikle de arkadaşlık konusunda Yengeçler su grubu mensupları ile çok iyi anlaşırlar; birbirlerine empati kurabilir ve hayallerini paylaşabilirler.


Gelelim en sorunlu bölüme: Hava Grubu. Sevgili Yengeç Burcu mensupları, karşınızdaki kişi İkizler mi? Kaçın. Ya da deneyin en azından. Balıklar siz de, oynasın o yüzgeçler. 

Ben ne desem de kaçmayacaksınız elbette ama astrolojik açıdan Yengeç-İkizler kombinasyonu en zor ikililerden biridir. Bir tarafta havai, didiklenmeyi ve geçmişi sevmeyen, uçarı yaşayan İkizler; bir tarafta ise duygusal, geçmişte yaşayan ve hassas Yengeç. İkizler’in renkli kişiliği Yengeç’i etkiler, Yengeç’in duygusallığı ve ilginç sürprizleri de İkizleri. Ancak uzun vadede İkizler Burcunun bilmeden Yengeç’i kırması çok muhtemeldir ve neden Yengeç’in kırıldığını da anlaması pek kolay değildir. Özetle pek uyumlu bir ikili değiller. Bir de İkizler/Yengeç geçişinde doğanlar var ki onlar da iki farklı doğanın çatışması içinde hayatlarını sürdürüyorlar, zor bir kombinasyon.

Bir diğer hava grubu mensubu olan Kovalarda da durum çok parlak sayılmaz. Disiplinli, zekasına güven ve çok da domestik yaşam ve kontrol dürtüsünden hoşlanmayan Kova için ilişki zorlu olacaktır. Ayrıca mantıksal düşünen Kova ile duygusal düşünen Yengeç’in anlaşması da pek kolay değildir.

Gene hava grubundan en iyi partnerleri Terazi Burcu olacaktır, nispeten dalgalı yapısı; sanata ve hayallere olan yatkınlıkları daha iyi uyumlu olmalarını sağlar.


Yengeç burcunun zodyaktaki karşıtı Oğlak burcudur. Bu yüzden zıtlıklardan gelen bir çekim mümkündür. Ciddi, kurallı ve işkolik Oğlak; ev ve ilişkilerine bağlı Yengeçleri zorlayabilir. Karşısındaki Oğlak burcu kişiyi yüzeysel ya da anlayışsız bulabilirler. Zıt kutupların çekiciliği sayesinde fırtınalı ve tutkulu bir ilişki yaşamaları da mümkün. Tabii aynı fırtınada boğulmamaları temennim.

Bir diğer toprak grubu üyesi Başak Burcu ile de iyi anlaşabilirler. İkisi de evcimen yapıdalarsa gül gibi geçinip gidebilirler. Tek muhtemel kavgaları dağınıklık üzerine olacaktır zira Başak burçları genelde detaycılığa ve titizliğe meyillidir.

Yemek yapmayı da seven boğazına da düşkün Yengeç burcu aynı özelliklere sahip bir Boğa burcu mensubu ile de iyi anlaşabilir. Yengeç burçları kendi içlerinde duygusal gelgitler yaşasalar da ani değişimlere pek açık değildirler, bu sebepten ötürü gene sabit ve değişime çok da açık olmayan Boğa burcu ile iyi anlaşabilirler.

Ateş grubuna geçersek Aslan burcu ile eğer aşıklarsa çok iyi anlaşacaklardır zira şımartılmayı pek seven Aslan Burcu Yengeç’in duygusal ve ilgili tavırlarından pek memnun olacaktır. Koç burcunda ise ani öfke patlamalarına dikkat edilmelidir, kavga anında çıkabilecek yanlış sözler Yengeç burcununu karşı tarafın tahmininden çok daha fazla kırabilir.

Ve son olarak Yay Burcuna gelirsek, değişimi pek seven Yay Burcu domestik Yengeç Burcu ile otonomi açısından sorunlar yaşayabilir.


Tekrar kamerayı onlara çevirirsek son derece sıcakkanlı ve  sevgi dolu bu kimselerle ilgili en önemli detay onları kırmamak için detaylara dikkat etmektir. Bu olmadığı sürece size sevgilerini son derece yaratıcı ve duygusal yollarla gösterecekler; hatta çok ilginç ve ince düşünülmüş hediyelerle size sürprizler yapacaklardır.

Yengeç Burcu mensuplarının da dikkat etmesi gereken konu tüm dünyanın onlara karşı olmadığı ve herkesin tek derdinin onları kırmak olmadığını idrak etmektir. Aşırı alınganlık ve geçmişte yaşamaktan kaçındığı sürece sevgisini çevresindekilerle paylaşabilir, hayal ettiği mutlulukları doya doya yaşayabilirler.


1 Ağustos 2012 Çarşamba

Total Recall // Fragman

Total Recall, dilimize çevirisi ile Gerçeğe Çağrı'nın yeri bende ayrıdır. Zira 1990 yapımı film aklım ermeye başlayıp da etkilendiğim ilk bilimkurgu filmlerinden biri. Haliyle tek basamaklı yaşlarda olduğum için olaylara tamamen vakıf değildim ancak filmden kare kare hatırladığım sahneler hala mevcut. Kuato'nun karından çıkışı olsun, kolu değişen mutant ve iş makinalı kovalamaca sahnesi olsun; ve pek tabii üç memeli kadın olsun. Bir de filmin sonundaki Mars atmosferinde hayatta kalmaya çalışırken tipi kayan Arnold imgesi var ki sanırım o aklımdan hiç çıkmayacak.


Gerçek ile sanal gerçeklik arasındaki çizginin birbirine geçmesi ile ilerleyen yıllardaki karşımıza çıkan bu tip pek çok yapıma ilham verdiğini düşünüyorum. Hepsi Quaid'in satın aldığı bir rüya mıydı, yoksa gerçekten bir ajan mıydı? Son yıllarda pek çok filmin sonunda sorduk bu soruyu kendimize.

İlk film Robocop'ın yönetmeni Paul Verhoeven imzalıydı. Sharon Stone'u burada keşfedip Basic Instinct'te oynatarak bir stara dönüştürmüştü. Bu adamın nasıl Showgirls gibi berbat bir filmi çektiğini hala merak ediyorum. Hoş Hollow Man de oldukça zayıftı.


Ve malumunuz son yıllarda bit pazarına nur yağdı ve bir çok filmin tekrar çekimleri karşımıza çıkıyor. (Yaratıcılık eksikliğinin etkisi olabilir mi acaba? Özellikle de son yıllardaki görsel açıdan pek görkemli ama içeriği kısır yapımları düşünürsek. Ama hayır burası eskiden dutluktu yazısı yazmayacağım)


Yeni çekim Total Recall 3 Ağustos 2012'de gösterime girerken bizim ise bir hafta daha beklememiz gerekiyor. Başrolde hiçbir zaman fazla ısınamadığım Colin Farrell var. (Alexander'ın ve bakışlarının etkisi büyük bu konuda, oyunculuğunu beğendiğim iki filmi var esasen: Phone Booth ve tabii ki In BrugesSharon Stone 'un rolünü Kate Backinsale almış, ki bence yakışır. Melina rolünde ise Jessica Biel var, fragmandan izlediğim kadarıyla pek ısınamadım.


Fragmanı iyi duruyor ama erkenden gaza gelmemek lazım; gelecek haftasonu ilk işim filmi izlemek olacak.

Son olarak haliyle en merak edilen konu filmin sembolü olan "Üç Memeli Kadın"ın görünüp görünmeyeceği idi, fotoğrafları nete düştü çoktan; yani görünecek herkes rahat olsun. :)


Avatar The Last Airbender

The Legend of Korra'yı izleyip, pek duygulandığım finalinden sonra feci de gaza gelip en baştan Avatar The Last Airbender'ı izledim; bitirdim ve o müthiş final sonrası hazır dumanı üzerimdeyken seri hakkında da bir şeyler yazmak istedim.

Çok da hızlı tüketmedim bölümleri ama özellikle sona yaklaştıkça bitmemesi için ders çalışmaya bahane bulan öğrenci modunda elim gitmedi izlemeye, tabii bir yere kadar.


Sonuç? Avatar sadece bir çizgi film değildir, çok daha fazlasıdır. Iroh benim de amcam ol! (Anime mi diyeyim bilemiyorum, anime işinden anlamam ama okuduğum kadarıyla anime fanları serinin çizgi film olduğunu söylüyor; aman neyse ne fark eder)

İlk bölümden itibaren pek sevgili Avatar Aang'in ekseninde tüm karakterlerin kişisel yolculuklarını ve değişimlerini izlerken, bir yandan hem eğlendirip hem de ağlatmasıyla bu nasıl çizgi film sorusunu da bana çok kez sordurdu. Sorarım size The Tales of Iroh bölümünde Iroh şarkısını söylerken duygulanmamak elde mi mesela? Ya da Zuko büyük savaş öncesi özür dilemek için amcasının yanına geldiğinde Iroh'nun hiçbir şey demeden ona sarıldığı sahnede?


Finali ikinci kez izleyişimde karakter ve olaylara çok daha hakim olduğum için çok daha büyük bir keyif aldım. Aang'in Ozai'yi fırsatı varken öldürmeyişine maç izler gibi sövsem de bir yandan da barışçıl kişiliği ve bulduğu çözüme insan hayran olmadan edemiyor. (Her şeyini borçlu olduğu bükücülüğünün elden alınması Ozai'ye en büyük ceza alsında)


Neyse karakter karakter seriyi özetleyeyim bari, yanımdaki kola şişesi olsun saksıdaki toprak olsun hepsi şu anda bana gayet bükülebiliyor görünüyor bir yandan.


AANG: Sayısız geçmiş yaşamı ve ondan gelen bilgeliğe sahip dört elementin ustası.  Bir yandan aklı karışmış ve korkan küçük bir (aslında 112 yaşında) çocuk. Ayrıca çok eğlenceli, nazik ve komik. Falcı ona geleceğindeki görkemli iyi kötü savaşını anlatırken "Bunları biliyorum boşver, kız meselesi ne olacak?" diye sorması beni bitirmişti. Nitekim finalde biricik aşkı Katara'ya da kavuştu, malumunuz sonra aile kuracaklar üç tane de çocukları olacak. (Devamı The Legend of Korra'da)


Önceki Avatarların ısrarlarına rağmen insan öldürmeyi reddetmesi ve aslan-kaplumbağanın bilgeliği ile bükücülüğü geri almayı öğrenmesi bence harika bir detaydı. Hava tapınağında halkının yok edildiğini anladığında az üzülmedim. Bumi ile olan kavuşmaları ise en sevdiğim anlardan biri. O dingin ve neşeli halini sadece Appa kaçırıldığında kaybettiğini gördük aslında, ki gerçekten etkileyiciydi. Aang yüz on iki yıl önce Avatar olduğu bildirilince kaçıp dünyayı ateş ulusunun insafına bıraktığı için hep kendini suçluyordu, aslında hikaye kendini affetmesi ve en büyük korkusu ile yüzleşmesini de anlatıyor.


IROH: Tamam bunun Zukosu osu busu var ama ben ikinci olarak bu müthiş karakteri yazmak istiyorum. Her geçen bölüm biraz daha sevdim, biraz daha hayran oldum. Kimi zaman yukarıda bahsi geçen sahnelerde gözlerimi doldurdu, kim istemez böyle bir amca? Zuko ona her yamuk yaptığında az sövmedim.


Bir yandan damak zevkine pek düşkün, sefahati seven ve umursamaz görünen bir ihtiyar gibi olsa da aslında o "Dragon of the West", batının ejderi. Oğlunu kaybedince aydınlanması başlayan bir bilge. Ve aslında en büyük ateş bükücü. Bana Ozai falan demeyin, Ba Sing Se'nin makinalarla bir sürü çabayla yıkılamayan duvarlarını Sozin kuyruklu yıldızı geldiğinde yarattığı ateş topuyla indiriverdi. Ayrıca ejderhaların soyunun tükenmemesi için sessiz kalması da ayrıca güzeldi. Aslında ayrı bir yazı yazılası bir karakter ne diyeyim. Özellikle White Lotus üyeleri ile bir araya geldiklerinde A Takımını izler gibi oluyorum, utanmasan adamın dibisin diyeceğim sana Iroh amca.


ZUKO: Serimizin en gri karakteri, muhtemelen eskiden izlesem en büyük fanı olurdum. Zaman zaman çok kızdım, kimi sahnelerde ise yaşadıklarından ötürü acıdım ama özellikle sonlara doğru geçirdiği değişim ve olgunluk ile kafasına Ateş Lordu tacı takıldığında "Helal be" demeden de edemedim. Ancak yaptığı hatalar da dönüşümü için gerekliydi bir bakıma. Avatar ile müttefik olmaya karar verip ateş bükücülüğünü kaybetmesi önemli bir detaydı, zira hep öfkeden güç alıyordu. Bu bağlamda ejderhalardan yaşamın kaynağı ateş bilgeliğini öğrenmesi çok güzeldi, bence son savaşta Azula'nın karşısında güçlü durmasının en önemli sebebi buydu, sadece kız kardeşinin dikkatinin dağınık olması değil.


Başta tek amacı babasının sevgisini kazanmak iken sonunda bu yanılgıdan çıkması ve bence esas "babası" olan Iroh'u onurlandırması ile alkışı hak ediyor. Arada güzel bir "Daddy issues" çözümlemesi de izliyoruz. Doomcu sevgilisi Mai ile ilişkilerinde mutluluklar dilesem de seri boyunca Katara ile sürekli bir ters çekimleri vardı kimse aksini iddia etmesin. Hoş Katara dırdırıyla delirtirdi Zuko'yu bence.


KATARA: Ekibin anaç tavuğu. Katara erken yaşta olgunlaşması istenen çocuk ruhlu Aang'in yanında dengeyi sağlayan tam bir "anne" karakterdi. Bundan ötürü de Aang'in "Acaba beni arkadaş olarak mı görüyor" şüpheleri bitmedi. Giderek muazzam bir su bükücüye dönüşünü de keyifle izledim. Bazen dırdırları ve kuralcılığı iç kıysa da aslında o da annesinin ölümüyle erken olgunlaşmak zorunda kalmış bir çocuk. Tiyatro bölümünde en iyi onunla dalga çekilmişti, nitekim tear bending bölümünde koptum.


Tüm yapıcılığına rağmen annesinin katili ile yüzleştiği bölümde sanırım kendisine en sempati duyduğum anları yaşadım. Çok başarılı bir yüzleşme anıydı. Ayrıca psikolojisi bozuk bir su kabilesi mensubundan blood bendingi öğrenip kullanması da ayrıca önemliydi. Zuko bu açıdan tüm ekibi korku ve öfkeleriyle yüzleştirdi, Toph hariç. O da tepkisini belirtmişti zaten.


SOKKA: Ekibin tek non-bender üyesi. Gırgır hali ve saçmalamalarını seviyorum. İyi bir savaşçı olmasını da. Garibim Aang'in eline kadın eli değmezken kendisi Ay Ruhu Yue ile olsun Suki ile olsun maceralarını yaşadı. Hatta Ty Lee de ona boş değildi diyeceğim de o herkese boş değil zaten. En son Kyoshi savaşçılarına katılması da evlere şenlikti.


Ay Ruhu ile olan hikayesi bence serinin en dokunaklı anlarından biriydi, kıyamam. Ama en sevdiğim sahnesi kesinlikle kaktüs suyu içip kafayı bulduğu an. En bombası konuşan ve düello eden Momo-Appa ikilisini izlemek.


TOPH: Adamım! Hastasıyım, her anlamda. Katara'ya "Sugar Queen" deyişine de herkese soktuğu laflara da ayrıca bayılıyorum. En büyük toprak bükücü olan bu çatlağın, metal-bendingi keşfedip dünyaya postasını koyduğu an en iyi sahnesiydi bence. Tiyatro oyunda da halinden tek memnun kişi olması ayrıca komikti.


Bencil ve ukala görünse de sevgisini milletin omzuna attığı yumruklarla gösteren bu erkek Fatmanın aslında kızsal giyindiğinde ne kadar güzel olduğunu da görüyoruz. Ekip içinde en sevdiğim kişi kendisi açık ara, dediğim gibi hastasıyım. Ekibe katılması ile her bölüm seriye ekstra bir canlılık katması cabası. Gene de Azula'yı finalde Toph'un rencide etmesini çok isterdim şahsen, bir üstüne ona sokacağı lafları hayal edemiyorum. Şu anda yaşasa en sıkısından bir metalhead olurdu o kesin, tabii performansı beğenmeyip grubun şovuna katkıda bulunabilirdi de.


AZULA: Öf. İğrençsin, psikopatsın artı hayvansın. Tam bir ruh hastası ama çok güçlü. Evlat olsa sevilmez bir karakter ama gerçekten "iyi" bir kötü. Zeki, güçlü ve her zaman ekibin başına bela oldu; hakkını vermek lazım. En dipte arada "Annem bile beni canavar olarak görüyor" diye içsel hesaplaşmalara girse de "Zaten öyleyim" deyip sıyrılıyor, hiç aslında özünde iyiydi trivirisi aramamak lazım. Ek olarak ateş ülkesinden bir çocukla salak kız taklidi yapıp flörtleşmeye çalışırken birden delirip "We will rule the galaxy" triplerine girmesi de en kopartan sahnesiydi.


Estetik anlamda en iyi saldırılar genelde bu abladan çıkar, mavi alevleri müthiş. Özellikle Zuko ile olan son Agni Kai düellosunu iyi bir yönetmenin elinde izlemek çok isterdim. Yok eden alev (mavi) ile yaşam veren alevin (kırmızı) savaşı bence serideki görsel açıdan en güzel andı, arkadaki etkileyici müzik de cabası. Yenildiğindeki histerik tavırları da on numaraydı, kapatılsın bir akıl hastanesine hiç çıkmasın. Son olarak tavırlarından ötürü ben hep onu Zuko'nun ablası sanırdım meğer ondan küçükmüş.


OZAI: Asıl bu adam evlat olsa sevilmez. Güç delisi psikopat. Tutturmuş dünyaya hükmedeceğim diye. Çok güçlü, çok sevimsiz. Zuko'nun annesine ne yaptığını merak ediyorum. Sürgüne mi yolladı, yoksa öldürdü mü? Sırf oğlu ona karşı çıktı diye yüzünü yakacak kadar acımasız. Aang'in elinde belasını buldu, mutluyum. Ölümden ziyade bükücülüğünü kaybetmesi en büyük ceza neticede. En dikkatimi çeken kare ise Aang kendisinin attığı devasa yıldırımı ona geri yollayacakken yüzünde beliren aciz ifadeydi.


BUMI: Başka bir adamım! Toprak ulusundan pek de haz etmiyorum ama en hastası olduğum karakterler hep oradan çıkıyor. Bildiğin köyün delisi, ama bir yandan muazzam güçlü bir toprak bükücü. Aang'in çocukluk arkadaşı, bir anti-aging mucizesi. Yüz yaşını devirmesine karşın hala çocuk ruhlu, az duygulanmamıştım Aang ile kaydırak kayarken.


Tek başına orduları indirecek kadar güçlü olan bu abimiz gerek kafayı kırmış tavırları, gerek "sevimli canavarı yani ev hayvanı" Flopsy'si ile adeta bir ikon, adeta bir fahri dede. Seviyorum.

Bunun dışında ateş ustası Jeong Jeong çok kral adam, son saldırıda yarattığı ateş duvarlarına ayrıca hayran kaldım. Aang'e ateş bükmeyi reddettiği anda Avatar Roku'nun belirişi efsaneydi mesela.


Bir de lahanacı adamı da unutmamak lazım.

Order of White Lotus ekibini görmek de müthiş bir keyifti hepsini yanyana görmek The Expendables izlemek gibi.

Daha yazacak çok şey var aslında şimdilik durayım, işin özeti belli: Avatar The Last Airbender gerek görselliği gerek konularının derinliği ve hatta mizahıyla bir çok film ve diziyi gölgede bırakacak güzellikte bir yapım, fantastik şeylerden hoşlanan eşinize dostunuza mutlaka izlettirin.


Bir tur daha The Legend of Korra izledikten sonra bir de Korra yazısı yazayım bari. Öncesinde şu kolayı bükmeyi çözmem lazım.