polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2015 Pazar

Gone Girl

Sonunda izledim. Öncelikle filmin en iyi yanı seyir esnasında filmle ilgili düşüncelerinizin anlık değişebilmesiydi.

Tüm yazı spoiler içerecek.

Hikaye "Issız Adam" tadında gayet poz, zeka dolu olması amaçlanmış bir flört sahnesi ile açılıyor. Akabinde başlayan peri masalının başlangıcı, bozulması; giderek ilgisizleşen duyarsız koca ve kaybolan zavallı masum karısı, hadi bu duruma üzülelim diye düşünürken gelen hafif sıkıntı duygusu ve bam!

Olay çok başka yerlere gidiyor.


Beni asıl heyecanlandıran ve ilgilendiren filmin birden çok zeki ve psikopat bir kadının intikam öyküsüne dönüşmesi değil aslında "Mükemmeliyetçilik" ve "Narsizm" kavramlarını gerçekten çok iyi anlatması oldu.

Detaylarla başlayalım; Amy "mükemmel" bir kız. Gayet zeki, parlak diplomaları var, iyi bir aileden geliyor, güzel, çekici vs vs. Ancak bunlar ailesine yetmemiş ki kızlarının kendilerince "eksik" kalan başarılarını da başarı öyküsüne dönüştürerek bizdeki Ayşegül serilerine benzeyen "Amazing Amy" isimli örnek kız çocuğu modellemesi yapan bir çocuk kitabına dönüştürmüşler. Amy, aslında Amazing Amy'den nefret ediyor çünkü onun eksik bıraktığı ya da ilgilenmediği her şeyi çizgi karakteri başarmış durumda. Sürekli mükemmeliyetçilik ile güdümlenen hayatı haliyle kendisinden asla memnun olmayarak geçiyor.


Önceki paragrafı aslında Amy bir kader kurbanıydı ondan bu hale geldi diye almayın sakın. Kadın bildiğin ruh hastası, narsist ve ciddi değer sorunları var. Ayrıca zekasına ve kendisine duyduğu abartılı hayranlık yüzünden de kendisine istediği değeri göstermeyen kişilerden çok sert intikamlar alıyor.

Madalyonun diğer yüzüne bakalım: Nick Dunne. Taşradan geldiği için kendisiyle ilgili sürekli yetersizlik hisseden, patlama anlarında bunu sıkça dile getiren, Lifestyle dergilerinde yazmasına ve sürekli kendisini daha parlak bir şekilde pazarlamasına karşın aslında ciddi şekilde kompleksleri olan bir insan. Aslında tam bir tencere kapak durumu. Tek fark Amy bunu çok abartılı bir narsizm ile verirken Nick bunu umursamazlık ve tamamen kendi isteklerine odaklanarak yapıyor. Aslında bizim Issız Adam'ı andırıyor bu yönleriyle de.


Nick tam Amy, Amazing Amy'den belki en çok nefret ettiği anda - "Düğün" sahnesi - herkesin ortasında ve kadını son derece onore eden bir şekilde evlenme teklif ediyor. Kadının çığlık atan özgüven eksikliği bir anlığına tatmin oluyor. Nitekim filmin sonlarına doğru ne kadar Nick'in yalan söylediğini bildiğini söylese de Nick televizyona çıkıp onun ne kadar muhteşem olduğu ve onu ne kadar çok sevdiğini söylediğinde gözlerinin nasıl parladığını görüyoruz.


Filmin tüm gidişatı değiştiren sahnesi: Amy'nin arabayla giderken planlarını anlattığı an. Aslında tüm kadınların asla unutmaması gereken gayet sert ve doğru cümleler kuruyor:

Nick loved a girl I was pretending to be. "Cool girl." Men always use that as their defining compliment. "She's a cool girl." Cool girl is hot. Cool girl is game. Cool girl is fun. Cool girl never gets angry at her man. She only smiles in a chagrined, loving manner... And then presents her mouth for fucking. She likes what he likes. So evidently, she's a vinyl hipster who loves fetish manga. If he likes girls gone wild, she's a mall babe who talks football and endures buffalo wings at Hooters. When I met Nick dunne, I knew he wanted cool girl. And for him, I'll admit, I was willing to try. I wax-stripped my pussy raw. I drank canned beer watching Adam sandler movies. I ate cold pizza and remained a size two. I blew him semi-regularly. I lived in the moment.

I was fucking game. I can't say I didn't enjoy some of it. Nick teased out of me things I didn't know existed. A lightness, a humor, an ease. But I made him smarter. Sharper. I inspired him to rise to my level. I forged the man of my dreams. We were happy pretending to be other people. We were the happiest couple we knew.

And what's the point of being together if you're not the happiest?

But Nick got lazy. He became someone I did not agree to marry. He actually expected me to love him unconditionally. Then he dragged me, penniless, to the navel of this great country... And found himself a newer, younger, bouncier... Cool girl. You think I'd let him destroy me and end up happier than ever?

No fucking way.

He doesn't get to win. My cute, charming, salt-of-the-earth, Missouri guy. He needed to learn.
Grown-ups work for things. Grown-ups pay. Grown-ups suffer consequences.



Sıkılmadan okuduysanız bence burası filmin özetiydi. Kadın-erkek genel olarak kendimizi daha "cool" bir şeye çevirmeye uğraşıyoruz. Süslü ve çok mutlu sosyal medya resimleri yüklüyoruz, hep çok eğleniyoruz ve hep harika hissediyoruz. Sürekli dünyadan daha çok  ilgi ve "like" istesek de aslında bu hiç umrumuzda değilmiş gibi davranıyoruz.

Acı ama genelde kadınların çok sık yaptığı bir şey olan birlikte oldukları erkeklerin ilgi alanlarına sevmeseler de uyum sağlamaya çalışmaları ve onların istedikleri gibi davranmaları en sonunda patlama ile sonuçlanıyor. Amy'nin uzun uzun anlattığı şey sırf onu daha çok sevsin diye nefret ettiği halde Fenerbahçe maçına gidip tezahürat yapan bir kadının bastırılmış öfkesinden farklı değil. Amy'nin filmde aldığı intikam kadın erkek fark etmez aslında bir çok insanın zihninden geçen şeyler.

Ancak pek tabii ki kimse kimseyi zorla dönüştürmüyor, buradaki temel dürtü daha çok sevilmek ve dövgü almak, esasen tamamen egosantrik bir konu. Ancak kim olursanız olun bir ilişki için yeterince dönüşüp başka bir şey olduğunuzda ve karşı taraf istediğiniz kadar efor sarfetmediği anda işte o zaman ip kopuyor.


Nitekim Nick de kırsala yerleştikten sonra salıyor, hatta kendisine başka bir sevgili buluyor. Ve en sonunda karısından tamamen kopmak istese de para pul meseleleri ve korkaklıktan bunu yapamıyor. Hep bir bahanesi var. Öyle ki filmin sonunda psikopat olduğunu bildiği karısı ile elele gülücükler atmaya devam ediyor.

Bir parantez açalım: Amy'nin erkek seçimleri de son derece dikkat çekici. Nick tam istediği "yükseltebileceği" bir adam. Ona göre daha "düşük seviyede", kırsaldan geliyor, "kinoa" nedir bilmiyor. Amy, Nick'i "yükselterek" kendi egosunu besliyor. Lisedeki sevgilisi Desi ise bunun tam tersi. Belki de Amy'den de fazla bir kontrol manyağı, mükemmeliyetçi, zengin ve kültürlü. Amy onun yanında yetersiz hissediyor. Nitekim Desi'ye sığında adamın ilk işi kadını eski "muhteşem" haline döndürmek oluyor. Zaten Desi'ye sığındıktan sonra onunla aslında "kendi seviyesine uygun" bir şekilde zaman geçirse de adamdan ne kadar tiksindiğini görüyoruz.

Daha önce komplo kurduğu hipster sevgilisi ise Nick'e benziyor ancak O da affedilmeyecek bir hata yapıyor, Amy'den sıkılıyor. Ve bir anda tecavüzcü oluyor, hayatı kararıyor. Amy bu tür adamlara kravat alarak, onları daha sofistike ortamlara sokarak kendince kendisine layık hale getiriyor.  Zaten tiradında da bunu kendisinin yaptığından ne kadar emin olduğunu görüyoruz. Ancak istekleri yerine getirilmediğinde ise hiç uzlaşmacı değil, derhal adamların hayatlarını mahvediyor.

Amy çok değer verdiği varlığını korkmayıp sonlandırabilseydi eşi idam cezasına çarptırılacaktı. Ancak kendisine bu kadar aşık bir kadın kendisini nasıl öldürebilirdi ki?

Bu kısmı önemle vurgulamak lazım, film kesinlikle "kadınlar kötüdür" mesajı vermiyor. Amy de Nick kadar kötü, Nick de Amy kadar. Birbirilerine gerçekten yakışan bir çift. Sahte, yetersiz, parlak ambalajlı.


Film diğer taraftan medyanın iğrençliği, bir insanın yeterli medya desteğiyle bir gün nefret objesiyken ertesi gün nasıl herkesin sevgilisi olabileceğini, kızları kayıpken bile ailesinin hala kendi markalarını pazarlamaya çalışmalarını, hangi ülkeden olursak olalım mide bulandırıcı ve sahte dramaları ne kadar çok sevdiğimizi de gösteriyor.

Yazının en başına dönersek mükemmeliyetçilik ve narsizm filmin en önemli iki sütunu. Tüm öykü buradan şekilleniyor aslında. Photoshoplarla 36 bedenlere, pürüzsüz ciltlere, muhteşem kaslara sahip adam ve kadınlar, yeme bozuklukları çeken ama çok mutlu olduğunu söyleyen mutsuz insanlar, sürekli gülümseyen ve çok eğlenen ama aslında içlerinden sadece ne kadar acı çektiklerini bilenler, iğrenç giden ilişkilerini sırf herkesçe dışarıdan çok güzel görünüyor diye devam ettirenler... Hepsi bizim bir parçamız. Hepsi medya ve reklamla ailemiz ve sevdiklerimiz yoluyla bize dayatılan şeyler.


Sürekli harca, çünkü aldığın şeyler bir süre sonra yetmeyecek, yetse de sıkılacaksın. Daha çok spor yap çünkü çirkin olursan seni kimse sevmez. Her zaman çok farklı ve eğlenceli görün yoksa insanlar seni sıkıcı bulur. Asla yalnız kalma çünkü insanlar yalnız insanları sevmez. Hep mutlu, hep canlı ve hep sağlıklısın.

Hepsi koca bir yalan. Ve biz bu yalana inanmayı ne kadar inkar edersek edelim çok seviyoruz.

Televizyonundan internetine her yerde bangır bangır herşeyin geçiciliği anlatılırken aslında kalıcılığın gücünü hissetmeyi denemek belki de yapılması gereken. Her türlü bizi daha çok yemeye, içmeye, tüketmeye zorlayacak bir yol olsa da en azından "gerçek" olmayı denemek de atılabilecek büyük bir adım.

Güzel filmdi. Happily ever after.

28 Eylül 2012 Cuma

Person of Interest İkinci Sezon Açılışı

Yaza damgasını vuran popçu misali Person of Interest de yeni diziler için de 2012'ye damgasını vurmuştu. Müthiş bir sezon finalinden sonra pek sevgili kahramanımız John Reese'i Makine ile konuşurken görmüş ve bu garip diyaloğun devamını beklemeye başlamıştık. İkinci sezon da hiç kıvırmadan tam buradan başlıyor.


--S02E01 izlememişler için son çıkış--

Öncelikle günlerdir Battlestar Galactica'yı ikinci tur izlediğim için içim dışım yapay zeka ve cylon oldu. Zaten pek bayıldığım yapay zeka konusuna yoğunlaştığım bir dönemde POI'nin de bu bölümde biraz daha bilimkurguya kayması beni ayrıca mest etti.


Finch'in Makineyi "eğittiği" sahneleri izlemek müthişti. Makinenin kendisini "Admin" olarak tanıması, giderek etki ve gözlem alanının gelişmesi, olasılık ve stratejileri hesaplaması; derken bir süre sonra yaratıcısını korumaya çalışması; bu sahneler ilerledikçe "Terminator'e mi bağlanıyoruz, Skynet'in amcaoğluyla mı tanışıyoruz" diye düşündüm durdum tabii ki. 


Şu an için görünen "kötü" karakterimiz Root -inanıyorum ki onun da arkasında başka isimler olacaktır- aslında Finch'in daha karanlık bir versiyonu diyebiliriz. İkisi de kusurlu insan doğasını düzenleyecek ve iyileştirecek bir "kurtarıcı"/"problem çözücü"ye sahip olma isteği içindeler, ancak fark şu ki Finch bunu insanları kötülükten koruyan bir sistem kurarak insan doğasını düzeltmeye çalışırken; Root Makineyi serbest bırakarak tüm kusurlu yapıyı ortadan kaldırmak istiyor. Makinenin sınırlarını düşünürsek serbest bırakıldığında karşısına bir Arnold/T-800 çıkana dek nereye kadar gideceğini tahmin etmek dahi zor.


Ve özlenen adamın dönüşü: John Reese makine ile pazarlık sahnelerinden sonra daha onuncu dakikada bir çok kişiyi sakin karizmatik sesiyle konuştuktan sonra telef etti. Ama asıl bomba elbette Hollandaca komutlarla kontrol edilen köpek sahnesiydi ki, Bear'e bayıldım umarım diziden çıkmaz ve John Reese'in kankası olur.

Bu bölüm en çok güldüğüm an açık ara Fusco'nun ağzındaki toplu seks oyuncağı ile göründüğü sahneydi. Reese'i gördüğü andaki mimikleri ve Reese'in sadece bir arkadaşı olduğunu söylediğinde alınması vb harikaydı. Umarım ileride harcanan bir karakter olmaz, pek seviyorum ben Fusco'yu. 


Dikkatli gözler fark etmiştir, Michael Emerson'ın yanı sıra bu bölüm Lost adasından bir kişi daha ekrandaydı. Reese'in Finch'i bulmak için ipucu olduğunu düşündüğü dolandırıcı  Lost'ta ölülerle konuşabilen Miles Straume'u canlandıran Ken Leung'du.

Diğer en önemli konu da Reese'in makinayı kurallarını esnetmeye ikna etmesiydi. Zira Finch makineyi kendisine bir şey olsa da masum insanlara kurtarmayı planlamış olsa da Reese paltosunu alıp gideceğini belirttikten sonra makinenin bile devreleri dayanmadı belli ki. Ayrıca bu bölüm olası kurban/katillerin sosyal güvenlik numaralarının nasıl oluşturulduğunu da görmüş olduk, arada kaynamasın.


Çok önemli not: Sonlara doğru gelen nazi yarma abi John dayının rahatça dövemediği ilk adam olarak kayıtlara geçti sanırım.

Görünen o ki Root'un da geçmişine inmeye başlayacağız; bir yandan da Finch-Nathan öyküsünün açığa çıkması temennim. POI'nin en güzel yanı  Lost gibi gizemleri giderek sakıza döndürmeden belirli dönemlerde açıklıyor olması, sırf tuttu diye işleri yavaşlatmayacaklarını umuyorum.

Özetle çok özlemişim, "Cuma gelsin" demek için bir sebep daha oldu.

"In fact, I have just one friend... Maybe two." (Fusco'nun bakış!)


28 Mart 2012 Çarşamba

Tinker Tailor Soldier Spy

Son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri diyerek başlayayım.

Soğuk savaş döneminde İngiliz İstihbaratında bulunan bir Rus köstebeğinin peşine düşünüyoruz. Hikayenin ana karakteri Gary Oldman'ın mükemmel bir şekilde canlandırdığı George Smiley.


Gary Oldman sevgim epey köklüdür; unutulmaz rolleri de saymakla bitmez. Bram Stoker's Dracula ve The Scarlett Letter'da canlandırdığı kışkırtıcı karakterler, Leon'da nefret etmenize karşın garip bir yakınlık hissettiğiniz psikopat Stansfield, Immortal Beloved'da sizi de kendi dramının içine çeken Ludwig van Beethoven, Interstate 60'de matrak yönünü konuşturduğu O.W. Grant, benim gibi Harry Potter sevenleri adeta ödüllendirdiği Sirius Black, yeni Batman serisi'nin önemli karakteri Jim Gordon (her filmde ona bir şey olacak diye geriliyorum ki bu sefer fragmanlardan gördüğüm kadarıyla işler pek parlak değil) ve daha saymakla bitmeyecek niceleri...


Madem Oldman'ı bu kadar övüp rahatladım, filme geri döneyim. Dediğim gibi bir dönem yapımı, her sahnede müthiş detaylar ve özen sürekli karşınıza çıkıyor. İstiklal Caddesinde geçen sahne özellikle müthiş, duvardaki afişlere kadar kareyi durdurup inceleme isteği uyandırıyor. Gene de bir hata buldum, uzaktan bir çekimde okul otobüsü görünüyordu; tamam susuyorum.


Diğer önemli bir isim yılların eskitemediği oyuncu John Hurt. Control rolünde kısa ama çarpıcı bir performansla karşımıza çıkıyor.

Yapım tam anlamıyla eski casusluk filmlerinin havasını taşıyor. Ağır ilerleyen bir hikaye içindeyiz ve bu satırları yazan kişi de ağır hikayelerden genelde pek hoşlanmaz; ancak gözünüzü bile kırpmadan iki saatten fazla bir süre boyunca siz de Smiley ile birlikte köstebeği bulma serüvenine dahil oluyorsunuz.


Diğer önemli isimler genelde donuk ve özünde romantik adam rollerinde görmeye pek alıştığımız Colin Firth (King's Speech'i ayrı tutuyorum ve bu rolde gene donuk olmasına karşın çizgisinden farklı bir karakterde) ve özellikle son zamanlarda fantastik filmlerde "en kötü adam" rollerinde görmeye alıştığımız Mark Strong.


Son olarak Inception'da dikkatimizi çeken ve The Dark Knight Rises'da Batman'in düşmanı olarak karşımıza çıkacak Tom Hardy'i de unutmamak lazım.

Bu kadar ismi tek tek saymamak elde değil; zira müthiş görüntüler eşliğinde gerçekten başarılı oyunculuklar izliyorsunuz. Özellikle filmin final sahnesi unutulmayacak kadar etkileyici. O nasıl bir bakıştır Mark Strong!


Haliyle filmle ilgili detay vermeyeceğim ama özellikle Soğuk Savaş dönemi filmlerini ve casusluk/polisiye tarzını seviyorsanız mutlaka izlemelisiniz.

Yapımın sinemada izlediğim ilk fragmanında X-Men: First Class'ın müziklerini besteleyen Henry Jackman'ın "Frankenstein's Monster" isimli parçası kullanılmıştı.


Ayrıca en iyi erkek oyuncu, uyarlama senaryo ve film müziği dalında üç dalda Oscar'a aday gösterildi. En iyi İngiliz Yapım ve uyarlama senaryo dalında da Bafta ödülünü kazandı.

Bu da filmin fragmanı, iyi seyirler.






6 Mart 2012 Salı

John Verdon // Think Of A Number (Aklından bir sayı tut)

Akıcı kurgulu, karmaşık olay örgülü ve içinde kitabın sonuna kadar çözülmesini beklediğiniz bir gizem içeren kitapları seviyorsanız ilginizi çekebilir.

Yazar John Verdon'un ilk kitabı. Oldukça sürükleyici, hızlı okunuyor. Konusu da çarpıcı ancak özellikle sonlara doğru sapıtmıyor değil. Ancak okuduktan sonra sizde bir iz bırakır mı bilemeyeceğim.

--
Arka kapaktan alıntı:
---

1 ila 1000 arasında herhangi bir sayı." Adam öylesine 658 sayısını tutar. Not şöyle devam etmektedir: "Sırlarını nasıl bildiğimi göreceksin... Küçük zarfı aç."

"Aldıklarını geri vereceksin
Vermiş olduklarını aldığın zaman.
Biliyorum ne düşündüğünü,
Ne zaman uyuduğunu,
Nereye gittiğini,
Nereye gideceğini.
Seninle bir randevumuz var,
Bay 658."

Son zamanlarda bilimkurgu ve polisiye kitaplarıyla dikkat çeken Koridor Yayınlarından.