Ve beklenen an geldi çattı Whovian'lar. Dün itibariyle yeni sezona başladık.
Doğruya doğru özellikle son bir kaç senedir dizinin o absürd halini oldukça özlüyorum. Cyberman vs Dalek gibi saçma ve müthiş diyaloglar, Donna Noble tarzında companionlar. Seri giderek epikleşiyor malumunuz.
Rings of Akheten tiradı gibi sahnelerde gözler doluyor mu evet ama eski sezonların o havasını da arıyorum. Neticede epik bir çok yapım var, absürdlük ve kimi zaman retroluğuyla DW ayrılıyor diğerlerinden.
Genelde yeni doktoru yadırgama konusu sıkça olur seyircide, ben de dahil. Ancak Musketeers'daki süper performansından mıdır bilemiyorum Peter Capaldi ilk an itibariyle kafamda oturmuştu, bu bölümde de yanılmadığımı anladım.
Gelelim "ancak" kısmına. İzleyen herkesin dile getirdiği gibi çok "normal" bir açılış izledik. Belki de The Eleventh Hour gibi bir giriş bekliyorduk. Olmadı. Kendi adıma bölümü heyecanla izleyememin en temel sebebi belli: Clara. Pek tabii spoiler kısmı başlıyor.
Bölüm içinde öyle bir an geldi ki artık dizi Clara Who'ya dönecek gibi geldi. Anlamsız mıymıy diyalogları olsun, yeni doktora verdiği saçmasapan tepkilerle gözüm scroll tuşuna gitmedi değil. Hakikaten ilk baştan beri ısınamadığım bir karakter ama giderek daha çok sıkıyor. Adam yeni rejenere olmuş kafayı yiyor, "Gülme ben sana ne zaman güleceğini söylerim" falan nedir yahu. Birazdan "çekemeyen anten taksın" diyecek sandım. Ya da "lafına bakarım laf mı diye doktoruna bakarım adam mı diye" de olabilir.
Diziden ayrılacak diyorlar Chrismas Special sonrasında, umarım öyle de olur. Moffat bu karakteri iyi yaratamadı. Rose Tyler, Donna gibi companionları arıyor insan.
Yeni River Song'umsu karakter de aşırı teatral ve garipti. Bir kaç saniye gördüğümüzden önyargı yapmayacağım şimdilik.
Bir de doktorun yaşlılığına çok takmışlar kafayı. İlk serileri bilmiyor musunuz? Boyband üyesi doktor bitti özetle. Tamam David Tennant diye bir gerçek var, ama artık diyalogların bu konuda uzamasından Capaldi için üzülmeye başlayacaktım neredeyse.
Mesaj verildiği gibi daha "soğuk", daha insan olmadığının bilincinde, karanlık bir doktor izleyeceğiz. Bölümde çok ilginç bir şey yok esasen, gelecek bölümlerde kısmında Dalek sesi duymak iyi geldi.
Daha ısınamayanlara kocaman bir sürpriz de son sahnede geliyor. Matt Smith'i görmek güzeldi.
Umarım The Day of the Doctor gibi heyecan uyandıran bölümler izleriz, ancak ilk bölüm bende pek bir etki uyandırmadı. Hoş o bölüm de bir çeşit cheatli oyun gibi. Gene de Dalek kına gecesi videosu olsa tüm bölüm gene izlerim bir şekilde. (Baya ilginç bir bölüm de olur aslında)
Bekleyelim ve görelim.
macera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
macera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Ağustos 2014 Pazar
Doctor Who 8. Sezon
15 Ağustos 2013 Perşembe
The Wolverine
Yazıya iç karartarak başlamak istemiyorum ama olmamış bir film The Wolverine.
Hani içinde Wolverine olmasa X-Men filmi de diyemeyeceğim. Bildiğin uzakdoğu aksiyon filmi arada da bizim pençeli arkadaş var.
Esasen post Jean Grey travması yaşayan Wolverine'in rehabilitasyon sürecini izliyoruz. Famke Janssen da Jean Grey rolünde Wolverine'in rüyalarına konuk oluyor, onun suçluluk duygusu ve ölme isteğiyle karşılaşıyoruz.
Eh malumunuz X3'te Jean'in dünyayı yok etmesine ramak kalmıştı, tabii Wolvi'nin pantolonu hariç. (Nasıl gıcık olduysam o sahneye) Sonra da kendini öldürttü olan gene bizim bıçkın delikanlıya oldu.
Hikayenin kötü adamı, özellikle final sahneleri falan çok sıkıcı, tek kelimeyle Silver Samurai sucks.
Pek sevdiğim cengaver Hiroyuki Sanada bu filmde katıksız pis bir kötü adam, yakıştırmadım kendisine bu rolü. Mahallenin huysuz ama delikanlı amcası olarak çok daha seviyorum kendisini.
Normal bir Marvel filmi olsa daha paragraflarca yazarım hakikaten pek bir şey bulamıyorum anlatmaya değer. Hah evet, Hugh Jackman süper; 45 yaşında ama hala fit hala "genç".
Viper rolündeki abla tam bir "Sen istiyor duj verecek 100 dolar daha" kalitesinde bir karakter. Filmde açıkça mutant eksikliği vardı, kesmedi.
Onun dışında Wolvi japon sevgili buluyor, Jean'i geride bırakıyor ama işin esası o kadar da bırakmıyor tabii.
Wolverine'nin geçici olarak ölümlü olması güzel bir fikir olsa da pek de etkileyici bir his yaratmıyor açıkçası.
Neyse umudum X-Men: Days of Future Past'da. Açık konuşalım filmin en heyecan veren yeri jenerik sonrası gelen artık bir klasik olmuş post-credit videosu. Babalar geri dönüyor. Bu filmde Magneto ve Profesor X'i gençlik ve yaşlılık halleriyle göreceğiz. Açıklanan isimlere göre kadro tam bir mutantlar şöleni olmayan yok.
Hani içinde Wolverine olmasa X-Men filmi de diyemeyeceğim. Bildiğin uzakdoğu aksiyon filmi arada da bizim pençeli arkadaş var.
Esasen post Jean Grey travması yaşayan Wolverine'in rehabilitasyon sürecini izliyoruz. Famke Janssen da Jean Grey rolünde Wolverine'in rüyalarına konuk oluyor, onun suçluluk duygusu ve ölme isteğiyle karşılaşıyoruz.
Eh malumunuz X3'te Jean'in dünyayı yok etmesine ramak kalmıştı, tabii Wolvi'nin pantolonu hariç. (Nasıl gıcık olduysam o sahneye) Sonra da kendini öldürttü olan gene bizim bıçkın delikanlıya oldu.
Hikayenin kötü adamı, özellikle final sahneleri falan çok sıkıcı, tek kelimeyle Silver Samurai sucks.
Pek sevdiğim cengaver Hiroyuki Sanada bu filmde katıksız pis bir kötü adam, yakıştırmadım kendisine bu rolü. Mahallenin huysuz ama delikanlı amcası olarak çok daha seviyorum kendisini.
Normal bir Marvel filmi olsa daha paragraflarca yazarım hakikaten pek bir şey bulamıyorum anlatmaya değer. Hah evet, Hugh Jackman süper; 45 yaşında ama hala fit hala "genç".
Viper rolündeki abla tam bir "Sen istiyor duj verecek 100 dolar daha" kalitesinde bir karakter. Filmde açıkça mutant eksikliği vardı, kesmedi.
Onun dışında Wolvi japon sevgili buluyor, Jean'i geride bırakıyor ama işin esası o kadar da bırakmıyor tabii.
Wolverine'nin geçici olarak ölümlü olması güzel bir fikir olsa da pek de etkileyici bir his yaratmıyor açıkçası.
Neyse umudum X-Men: Days of Future Past'da. Açık konuşalım filmin en heyecan veren yeri jenerik sonrası gelen artık bir klasik olmuş post-credit videosu. Babalar geri dönüyor. Bu filmde Magneto ve Profesor X'i gençlik ve yaşlılık halleriyle göreceğiz. Açıklanan isimlere göre kadro tam bir mutantlar şöleni olmayan yok.
29 Mayıs 2013 Çarşamba
Revolution?
Başlangıçta konusu itibariyle çok ilgimi çekmişti. Gizemli bir şekilde tüm dünyada elektrikler gidiyor ve teknolojik anlamda film başa sarıyordu. Önce büyük bir kaos ve anarşi ortamı akabinde oluşan yeni "devletler". Gerisi spoilersız rahat okuyun.
Uzun lafın kısası Revolution'ı merakla karşıladım. Ancak konu o kadar kısır bir döngüyle işleniyordu ki bir süre sonra sıkıldım ve diziyi bıraktım. Tıpkı müthiş bir konseptle başlayıp sıkıcı bölümler sonucunda iptal edilen Flashforward'ı andırıyordu açıkçası. (Hakikaten yazık oldu o güzelim konuya)
Dünya yerinden oynarken kardeşi kaçırılan tripli bir ergen kız ve karizmatik "özünde iyi" ama karanlık geçmişli amcası ekseninde demek ki yapımcılar da daha fazla dayanamacaklarını anladılar ki bir süre sonra tesadüfen bir bölüme denk geldiğimde gördüm ki konu en azından daha bilimkurguya dönmüş ve sorduğum bir sorunun cevabını vermeye başlamış: "Tamam bitli Charlie ve Danny falan filan ama n'oluyor dünyada? Hadi dünyayı geçtim ABD devletlere bölünmüş neler dönüyor oralarda??" Kafiyeli de oldu.
Son dört beş bölümdür giderek dizi kıvamını bulmaya başlarken sezon finali öncesi gerçekten başarılı bir cliffhanger yaptı. Bir baktım ki bölüm bitmiş. Game of Thrones dışında bu hissi bir süredir yaşatan dizi yok açıkçası. Revolution bir bölümlük bunu yaptı tabii, abartmayalım.
Tavsiye eder miyim? Biraz zor bir soru. Hakikaten başları çok sıkıcı. Ancak izleyecek diziniz yoksa ve böyle antin kuntin olaylar ilginizi çekiyorsa bir şans verin derim, zira bu tempoyla giderlerse önümüzdeki sezonu ilk sezondan çok daha başarılı olabilir; malzeme iyi.
Oyunculara gelirsek Charlie'yi oynayan kızı gerçekten bazen yamultasım geliyor sürekli alnını kırıştırıp aynı bakışı atmak ve arada atarlanmak dışında bir fonksiyonu yok. Miles Matheson "karanlıktan gelen adam" rolünde fena değil. Kılıç kullanıyor en azından, bu da bir şey. (Bu adam Twilight kızın babasıydı ya oradan da puan kaybediyor gözümde)
Sebastian Monroe'yu oynayan David Lyons'a bir parantez açmak istiyorum. Dizinin esas kötüsü rolünde gayet başarılı hatta oyunculuğunda Joaquin Phoenix-vari bir "pislik adam" havası var. (Gladiatordeki Commodus hali gibi. Gladiator demişken ya sen düşün koskoca Roma imparatoru -ne kadar tırt olsa da adam imparator ya- arena ortasında mıhlanıp ölüyor ve kimse takmadan adam güneşin alnında çöp torbası gibi yatıyor millet Maximus Maximus peşinde, neyse tabii öldü iyi oldu o ayrı.)
Uzun lafın kısası Revolution'ı merakla karşıladım. Ancak konu o kadar kısır bir döngüyle işleniyordu ki bir süre sonra sıkıldım ve diziyi bıraktım. Tıpkı müthiş bir konseptle başlayıp sıkıcı bölümler sonucunda iptal edilen Flashforward'ı andırıyordu açıkçası. (Hakikaten yazık oldu o güzelim konuya)
Son dört beş bölümdür giderek dizi kıvamını bulmaya başlarken sezon finali öncesi gerçekten başarılı bir cliffhanger yaptı. Bir baktım ki bölüm bitmiş. Game of Thrones dışında bu hissi bir süredir yaşatan dizi yok açıkçası. Revolution bir bölümlük bunu yaptı tabii, abartmayalım.
Tavsiye eder miyim? Biraz zor bir soru. Hakikaten başları çok sıkıcı. Ancak izleyecek diziniz yoksa ve böyle antin kuntin olaylar ilginizi çekiyorsa bir şans verin derim, zira bu tempoyla giderlerse önümüzdeki sezonu ilk sezondan çok daha başarılı olabilir; malzeme iyi.
Oyunculara gelirsek Charlie'yi oynayan kızı gerçekten bazen yamultasım geliyor sürekli alnını kırıştırıp aynı bakışı atmak ve arada atarlanmak dışında bir fonksiyonu yok. Miles Matheson "karanlıktan gelen adam" rolünde fena değil. Kılıç kullanıyor en azından, bu da bir şey. (Bu adam Twilight kızın babasıydı ya oradan da puan kaybediyor gözümde)
Sebastian Monroe'yu oynayan David Lyons'a bir parantez açmak istiyorum. Dizinin esas kötüsü rolünde gayet başarılı hatta oyunculuğunda Joaquin Phoenix-vari bir "pislik adam" havası var. (Gladiatordeki Commodus hali gibi. Gladiator demişken ya sen düşün koskoca Roma imparatoru -ne kadar tırt olsa da adam imparator ya- arena ortasında mıhlanıp ölüyor ve kimse takmadan adam güneşin alnında çöp torbası gibi yatıyor millet Maximus Maximus peşinde, neyse tabii öldü iyi oldu o ayrı.)
5 Şubat 2013 Salı
Life of Pi
İlk başta izlerken biraz sıkıldım. Ağır tempoya gelemem doğruya doğru.
Ama ikinci yarıda esasen de filmden bittikten sonra görüntüler aklımda kaldı. Düşünmeye başladım.
Life of Pi "az insan" içeren bir film. Hikayenin çoğunda baş karakterimiz Pi ve Richard Parker isimli bir kaplanla birlikteyiz.
Olağanüstü görüntüler izliyorsunuz. Özellikle gece sahneleri muhteşem.
Sonunda Pi'nin dediği gibi istediğiniz öyküyü seçebilirsiniz; ancak bu o kadar da önemli değil. Kaplan tanrı da olabilir, Pi'nin yansıması da.
Bir kazazedenin hayatta kalma mücadelesinden fazlası var Life of Pi'de. Bazen hayat da bir gemi kazasına benzeyebilir. Her şeyinizi kaybettiğinizi düşünebilirsiniz. Açık denizde hiçbir umut olmadan bir sonraki gün için yaşarsınız.
Ve karaya ulaştığınızda hayat devam eder. Bu mücadele epik bir hikaye olabilir aslında gerçeğin ta kendisi de.
Tüm heybetiyle ekranı dolduran Richard Parker -kaplan- bile bazen tüm gücünü yitirebiliyor ve o koskoca gövdesi erirken bir kedi kadar küçük ve sokulgan olabiliyor. Orada onu da hayatta tutan Pi oluyor. Ne kadar ondan "zayıf" görünse de, besin zincirinde onun için bir alt basamak olsa da.
Veda sahnesi. Bir tarafım benim de Pi gibi Richard Parker'ın gitmeden ona son kez bakmasını ya da yanına gelip başını sürtmesini istedi. Ama gerçekte olması gereken oldu. Parker "görevi" bitince ait olduğu yere döndü: Ormana. Veda bile etmeden.
Bazen vedalar böyle olmalı. Sessizce ve hiçbir şeysiz.
Film insana garip bir huzur veriyor, izlemenizi tavsiye ederim.
Ama ikinci yarıda esasen de filmden bittikten sonra görüntüler aklımda kaldı. Düşünmeye başladım.
Life of Pi "az insan" içeren bir film. Hikayenin çoğunda baş karakterimiz Pi ve Richard Parker isimli bir kaplanla birlikteyiz.
Olağanüstü görüntüler izliyorsunuz. Özellikle gece sahneleri muhteşem.
Sonunda Pi'nin dediği gibi istediğiniz öyküyü seçebilirsiniz; ancak bu o kadar da önemli değil. Kaplan tanrı da olabilir, Pi'nin yansıması da.
Bir kazazedenin hayatta kalma mücadelesinden fazlası var Life of Pi'de. Bazen hayat da bir gemi kazasına benzeyebilir. Her şeyinizi kaybettiğinizi düşünebilirsiniz. Açık denizde hiçbir umut olmadan bir sonraki gün için yaşarsınız.
Ve karaya ulaştığınızda hayat devam eder. Bu mücadele epik bir hikaye olabilir aslında gerçeğin ta kendisi de.
Tüm heybetiyle ekranı dolduran Richard Parker -kaplan- bile bazen tüm gücünü yitirebiliyor ve o koskoca gövdesi erirken bir kedi kadar küçük ve sokulgan olabiliyor. Orada onu da hayatta tutan Pi oluyor. Ne kadar ondan "zayıf" görünse de, besin zincirinde onun için bir alt basamak olsa da.
Veda sahnesi. Bir tarafım benim de Pi gibi Richard Parker'ın gitmeden ona son kez bakmasını ya da yanına gelip başını sürtmesini istedi. Ama gerçekte olması gereken oldu. Parker "görevi" bitince ait olduğu yere döndü: Ormana. Veda bile etmeden.
Bazen vedalar böyle olmalı. Sessizce ve hiçbir şeysiz.
Film insana garip bir huzur veriyor, izlemenizi tavsiye ederim.
28 Ocak 2013 Pazartesi
The Hunger Games / Açlık Oyunları
Uzun zamandır en keyifle okuduğum seri oldu. İlk önce filmini izlemiştim, hoşuma gitmişti. Ancak kitaplar filmden çok daha güçlü bir etki yaratıyor. Okumaya başladığınız anda zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorsunuz.
Yazar Suzanne Collins'in eseri The Hunger Games bir distopya hikayesi. Günümüz dünyasının savaşlarla parçalanmasından sonra kalan yerler Capitol ve Mıntıkalar olmak üzere bölgelere ayrılıyor. Mıntıkalar üretimin sağlandığı aslında Capitol'ün her şeyinin bağlı olduğu yerler ancak savaş sonucunda Capitol isyan eden bu bölgeleri ağır saldırılar sonunda yenince tamamen açlık ve kölelik odaklı bir şekilde kendilerine bağlıyor. Ve bir daha ayaklanmamaları için de hem psikolojik hem de fiziksel işkenceleri eksik etmiyor. Zaten romanın ismi de bu konudaki en çarpıcı "işkence" metodundan geliyor.
Ancak tahmin edersiniz ki her dikta rejiminde olduğu gibi insanlar aslında patlamak için bir kıvılcıma bakıyor. Gene de çok yüksek oranda gözlemleriz ki o kıvılcımın tutuşması için her daim bir kahraman, bir lider ya da bir şehide ihtiyaç duymuştur insanoğlu. Bu hikayede de o kıvılcımın tutuşmasını izliyoruz.
Serinin konusu yalnızca özgürlük mücadelesi değil. Bir yandan kapitalizmi ve yozlaşmayı temsil eden Capitol dünyasında en korkunç şeylerin bile bir oyun, bir TV şovu olduğu gerçeğini izliyoruz. Ve esas kahramanlarımız da bu oyunu oynamak durumunda kalıyorlar, hatta ilerleyen aşamalarda düşmanın silahını ona karşı kullanmak da savaşın en önemli parçası oluyor.
V for Vendetta taraflı ve manipulatif medya hareketlerinin etkisini çok iyi anlatıyordu. Bu hikayede de benzer motifleri görmek mümkün.
Bunun dışında her kitapta bitmek bilmeyen bir tempo mevcut. Karakterler plastik değil bir süre sonra iyice onlara alışıyorsunuz. Gene de bir iki istisna dışında özellikle favori bir karakterim olmadı. Listemin başında Modacı Cinna var şahsen. (Lenny Kravitz oynuyor filmde)
Seri üç kitaptan oluşuyor, şiddetle tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalar. :)
The Hunger Games / Açlık Oyunları
Catching Fire / Ateşi Yakalamak
Mockingjay / Alaycı Kuş
Yazar Suzanne Collins'in eseri The Hunger Games bir distopya hikayesi. Günümüz dünyasının savaşlarla parçalanmasından sonra kalan yerler Capitol ve Mıntıkalar olmak üzere bölgelere ayrılıyor. Mıntıkalar üretimin sağlandığı aslında Capitol'ün her şeyinin bağlı olduğu yerler ancak savaş sonucunda Capitol isyan eden bu bölgeleri ağır saldırılar sonunda yenince tamamen açlık ve kölelik odaklı bir şekilde kendilerine bağlıyor. Ve bir daha ayaklanmamaları için de hem psikolojik hem de fiziksel işkenceleri eksik etmiyor. Zaten romanın ismi de bu konudaki en çarpıcı "işkence" metodundan geliyor.
Ancak tahmin edersiniz ki her dikta rejiminde olduğu gibi insanlar aslında patlamak için bir kıvılcıma bakıyor. Gene de çok yüksek oranda gözlemleriz ki o kıvılcımın tutuşması için her daim bir kahraman, bir lider ya da bir şehide ihtiyaç duymuştur insanoğlu. Bu hikayede de o kıvılcımın tutuşmasını izliyoruz.
Serinin konusu yalnızca özgürlük mücadelesi değil. Bir yandan kapitalizmi ve yozlaşmayı temsil eden Capitol dünyasında en korkunç şeylerin bile bir oyun, bir TV şovu olduğu gerçeğini izliyoruz. Ve esas kahramanlarımız da bu oyunu oynamak durumunda kalıyorlar, hatta ilerleyen aşamalarda düşmanın silahını ona karşı kullanmak da savaşın en önemli parçası oluyor.
V for Vendetta taraflı ve manipulatif medya hareketlerinin etkisini çok iyi anlatıyordu. Bu hikayede de benzer motifleri görmek mümkün.
Bunun dışında her kitapta bitmek bilmeyen bir tempo mevcut. Karakterler plastik değil bir süre sonra iyice onlara alışıyorsunuz. Gene de bir iki istisna dışında özellikle favori bir karakterim olmadı. Listemin başında Modacı Cinna var şahsen. (Lenny Kravitz oynuyor filmde)
Seri üç kitaptan oluşuyor, şiddetle tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalar. :)
The Hunger Games / Açlık Oyunları
Catching Fire / Ateşi Yakalamak
Mockingjay / Alaycı Kuş
10 Haziran 2012 Pazar
Ocean's Eleven, Twelve & Thirteen
Bu haftasonu uzun zamandır aklımızda olan bir şeyi yaparak Ocean's serisini tekrar izlemeye başladık. Eleven ve Twelve'i izledik, sırada Thirteen var.
Sırasıyla 2001, 2004 ve 2007 yapımı bu filmler tam bir yıldızlar kadrosundan oluşuyor. Kimler yok ki: George Clooney, Brad Pitt, Matt Damon, Andy Garcia, Vincent Cassel, Al Pacino, Julia Roberts, Catherine Zeta Jones ve daha nicesi. Malum çok fazla yıldızlı filmlerde genelde senaryo zayıflığı ya da bir şekilde filmin beklendiği kadar çarpıcı olmama riski sık görülür, ancak üç filmde de hem çok eğlenceli hem de temposu bitmek bilmeyen bir macera var.
İlk Ocean's Eleven 1960 yılında çekilmişti ve Frank Sinatra başroldeydi. Yeni versiyonlarda Danny Ocean rolünde George Clooney var ve zaten başta Brad Pitt ve Matt Damon arkadaşları. Bu hava filme de yansıyor.
Suç filmlerinden hoşlanıyorsanız ve henüz izlemediyseniz şiddetle tavsiye ettiğim bir seri. Eğer daha önce izlediyseniz de ikinci izleyişinizde gene aynı keyfi alabiliyorsunuz.
Filmin en önemli kötü adamı Terry Benedict'i Andy Garcia canlandırıyor. Üç filmde de en favori sahnelerimin ikisi kendisine aitti. Bu kadar "racon" bir adam bu kadar geyik sahnelerde oynayınca, izlemesi ayrı bir keyifli oluyor.
O sahnelerden birini de ekleyeyim son olarak, iyi seyirler.
Sırasıyla 2001, 2004 ve 2007 yapımı bu filmler tam bir yıldızlar kadrosundan oluşuyor. Kimler yok ki: George Clooney, Brad Pitt, Matt Damon, Andy Garcia, Vincent Cassel, Al Pacino, Julia Roberts, Catherine Zeta Jones ve daha nicesi. Malum çok fazla yıldızlı filmlerde genelde senaryo zayıflığı ya da bir şekilde filmin beklendiği kadar çarpıcı olmama riski sık görülür, ancak üç filmde de hem çok eğlenceli hem de temposu bitmek bilmeyen bir macera var.
İlk Ocean's Eleven 1960 yılında çekilmişti ve Frank Sinatra başroldeydi. Yeni versiyonlarda Danny Ocean rolünde George Clooney var ve zaten başta Brad Pitt ve Matt Damon arkadaşları. Bu hava filme de yansıyor.
Suç filmlerinden hoşlanıyorsanız ve henüz izlemediyseniz şiddetle tavsiye ettiğim bir seri. Eğer daha önce izlediyseniz de ikinci izleyişinizde gene aynı keyfi alabiliyorsunuz.
Filmin en önemli kötü adamı Terry Benedict'i Andy Garcia canlandırıyor. Üç filmde de en favori sahnelerimin ikisi kendisine aitti. Bu kadar "racon" bir adam bu kadar geyik sahnelerde oynayınca, izlemesi ayrı bir keyifli oluyor.
O sahnelerden birini de ekleyeyim son olarak, iyi seyirler.
22 Mayıs 2012 Salı
David Eddings // Elenium & Tamuli Serileri
Siz de Türkiye sınırları içindeki herhangi bir kitap evindeki küçücük “Fantastik-Bilimkurgu” reyonu önünde artık sırasını ezberlediği kitaplar arasında “Acaba yeni bir şey var mı?” diye dolaşanlardan biri misiniz? Güzel. Kitaplarımı düzenlerken uzun süredir denk gelmediğim ve çok sevdiğim bir seriye denk geldim. Eğer daha önce okumadıysanız emin olun güzel bir şeyle tanışacaksınız.
Mevzubahis seri Amerikalı yazar David Eddings’in Elenium ve Tamuli Üçlemesi, kronolojik sırayla belirtmek gerekirse:
Elenium Serisi: Elmas Taht, Yakut Şövalye ve Safir Taht.
Tamuli Serisi: Ateş Kuleleri, Parıldayan İnsanlar ve Saklı Şehir.
Kısaca bilgi verelim; baş karakterimiz Sparhawk Pandion isimli bir tarikatın şövalyesi. Kendisi ayrıca Elenia kraliçesi Ehlena’nın koruyucusu ve öğretmeni. Hikaye yıllarca süren sürgünden sonra ülkesine dönen Sparhawk’ın Elenia kraliçesinin karanlık güçler tarafından ölüme mahkum edildiğini öğrenir ve onu tekrar iyileştirebilmenin tek yolu efsanelerde sonsuz güç kaynağı olarak bahsedilen mücevher Bhelliom’u bulmaktır. Bu görev için birbirleri arasında çatışma bulunan diğer şövalye tarikatları da kendi şampiyonlarını yollar ve bu ekip kraliçeyi iyileştirmek için yola çıkar. Elbette bu yol sayısız tuzak ve tehlikeli düşmanlarla doludur.
Tadınızı kaçırmamak için daha fazla detay vermeyeceğim ancak bu seride hem bir fantastik seriye göre son derece eğlenceli renkli karakterler karşınıza çıkacak. Ayrıca kitapta şövalyelerin memleketleri Avrupa’daki ülke ve kültürlere göndermede bulunuyor.
Bunun dışında özellikle Kilise ile ilgili bölümlerde incelikli katolik kilisesi ve din adamların açgözlülükleri eleştirilirken bir yandan da özellikle Styric denen ırkın mensuplarının olduğu bölümlerde paganik gelenekleri de inceleme fırsatı buluyoruz.
Seri bir kraliçenin hayatını kurtarma yolculuğu ile başlayıp sayısız ülke ve maceraya doğru yelken açıyor.
Salt eğlenceli karakterler değil, kitapta mutlaka kendinizi özleştireceğiniz, hatta onlarla hüzünleneceğiniz simalar da mevcut.
Şahsen filmini çekilmesini en çok istediğim seri bu olabilir, hatta karakterleri düşünerek kafamda kurguladığım çeşitli cast listeleri var.
Son olarak baş karakterin ismi dikkatinizi çekmiş olabilir. Ursula K. L Guin’in meşhur serisi Yerdeniz’de (Earthsea) de baş karakterimizin ismi Sparrowhawk idi. Az önce belirttiğim gibi bu serilerin esas oğlanı da şövalye Sparhawk.
Bu göndermenin temel sebebi Eddings ile L Guin’in bir dönem sevgili olması. Ne güzel bir sevgi gösterme şekli! Hoş bir çiftmişler kanaatimce.
Seriyi beğeneceğinizi umuyor ve şimdiden iyi okumalar diliyorum.
21 Mayıs 2012 Pazartesi
007 geri dönüyor // Skyfall ilk fragman
Öncelikle başta Sean Connery sonra da Pierce Brosnan, Bond-severi olarak Daniel Craig hala ısınamadığım bir isim, doğruya doğru.
Ama hakkını vermek lazım özellikle Quantum of Solace'ta gerçekten iyiydi.
Yeni filmimizin ismi Skyfall. Sorgu sahnesi özellikle hoşuma gitti.
Ayrıca orada bir Ralph Fiennes and Judi Dench gördüm sanki? Yüzünde efekt ya da makyajlar olmadan Fiennes'ı adam gibi bir soğuk ve kötü adam rolünde görmek istiyorum şahsen. Bu arada fragmanda sanırım görünmedi ama kadroda Javier Bardem de var.
Malumunuz pek büyük yaygara kopartıldı ülkemizdeki çekimler için, ancak fragmanda pek bir iz yoktu.
Genel olarak fragmanı beğendim, film 2 Kasım 2012'de gösterime giriyor.
Ama hakkını vermek lazım özellikle Quantum of Solace'ta gerçekten iyiydi.
Yeni filmimizin ismi Skyfall. Sorgu sahnesi özellikle hoşuma gitti.
Ayrıca orada bir Ralph Fiennes and Judi Dench gördüm sanki? Yüzünde efekt ya da makyajlar olmadan Fiennes'ı adam gibi bir soğuk ve kötü adam rolünde görmek istiyorum şahsen. Bu arada fragmanda sanırım görünmedi ama kadroda Javier Bardem de var.
Malumunuz pek büyük yaygara kopartıldı ülkemizdeki çekimler için, ancak fragmanda pek bir iz yoktu.
Genel olarak fragmanı beğendim, film 2 Kasım 2012'de gösterime giriyor.
18 Mayıs 2012 Cuma
Person of Interest // Sezon Finali
Tüm diziler birer birer sezon finallerini yaparken sıra Person of Interest'e geldi. Her geçen bölüm biraz daha gelişen kurgusu ve çarpıcı olay örgüleriyle tartışmasız son yılların en iyi yapımı.
Sezon finali gerçekten çok sıkıydı; müthiş ters köşeli kurgularının yanı sıra asıl bölümün son dört dakikası var ki, akıllara zarardı. O kısma birazdan geleceğim.
Benim gibi 24 ve Jack Bauer-severlere ilaç gibi gelmişti POI. İlk bölümlerde gizemli makine ve onun verdiği sosyal güvenlik numaralarına sahip kurbanların John Reese ve Harold Finch işbirliği ile kurtarılışını izledik. Şablonlu yapımlar gibi görünüyordu, her bölüm ikilimiz bir kurbanı kurtarır; hayat sevince güzel falan filan.
Hayır öyle olmadı. Zaten senaristi Jonathan Nolan (Memento ve The Prestige'in senaristi; Christopher Nolan'ın biraderi) olan bir yapımdan bunu beklememek lazımdı zaten. Lokal suç dizisinden giderek daha karmaşık derin devlet hikayeleri, iddialı altmetinler, her bölüm şaşırtan ters köşeler; ve tabii hikayenin gizemli geçmişi derken POI bir çok katmanı olan başka bir "şeye" dönüştü.
Oyuncuların diziye katkısı çok büyük. En başta Lost'ta her daim şov yapan Michael Emerson; gene garip konuşan tuhaf bir karakteri canlandırsa da kendisine baktığınızda Benjamin Linus'ı değil Harold Finch'i görüyorsunuz. The Passion of Christ'tan tanıdığımız Jim Caviezel ise "The man in suit", yani dizimizin esas kahramanı John Reese rolünde tam bir... Koruyucu melek? Yürüyen ve tarayan karizma?
Diziyi izlerken annemin de beğenisini ifade ettiği John Reese; gerek coolluk sembolü tavırları, gerek travmatik geçmişi ve pek tabii pek karizmatik giyimi ile haliyle kadın seyircinin hayranlığını kazanmış durumda. (Gruba dahilim, evet) Bir tek sürekli o seksi kısık sesle konuşmasa daha iyi olacak sanki. Yani hep konuşursa da sorun değil, bununla da yaşayabilirim.
En az dört-beş bölüm oluyor sanki Finch'in sistemine bir kadının sızdığını görmüştük. Angel'da Fred/Illyria rolünden tanıdığımız Amy Acker pek kırılgan ve sevimli görünürken müthiş bir ters köşe ile "Root" olarak karşımıza çıktı. Millet pek beğenmemiş kurguyu, daha ne olsun ki diyorum sadece. Tek eleştirilebilir yanı Elias ters köşesine benzer yapıda olması olabilir. (Kendini kurban gibi gösterip sonra ortaya çıkma) Ama bence boncuk aramaya lüzum yok. Oteldeki kovalamaca sırasında ben gerildim resmen oturduğum yerde.
Ve asıl konu; son dört dakika. Geçtiğimiz bölümlerde Finch'i takip eden Reese onun bir telefon kulubesinden bilgi aldığını görmüştü. Reese'in kameraya dönüp de makineden yardım istemesi, "Evaluating Options", "Continuity of operations compromised" yazılarının çıkışı; ve ahizeyi kaldırışı. Çok hastalıklı ve heyecanlıydı. Bir sonraki sezonu beklemek gerçekten kolay olmayacak. Nereye bağlanıyor o telefon? Ucunda kim var? Of!
Fusco ve Carter'ın da birbirlerinin gizli kimliklerini öğrenmeleri iyi oldu. Özellikle Reese kurtarmaya geldiklerinde ayrıca helal olsun dedim. İkisi de bekar ayrıca, içimdeki Esra Erol kabardı bu gelişmelerden sonra.
John Reese'e de pek yakıştırdığım karizma ablayı bu bölüm görmek de iyi oldu, ama artık bölümün havasından mıdır sürekli başına bir şey gelecek diye gerildim. Tam şarap gibi kadın.
Bir sonraki sezon sanırım geçmiş ve makineyle daha çok ilgileneceğiz. Alcatraz, Terra Nova gibi faciaların yanında Person of Interest tam anlamıyla çöle düşen yağmur gibi. Umarım ilerleyen sezonlarda da bu lezzette başarısını sürdürür.
Sezon finali gerçekten çok sıkıydı; müthiş ters köşeli kurgularının yanı sıra asıl bölümün son dört dakikası var ki, akıllara zarardı. O kısma birazdan geleceğim.
Benim gibi 24 ve Jack Bauer-severlere ilaç gibi gelmişti POI. İlk bölümlerde gizemli makine ve onun verdiği sosyal güvenlik numaralarına sahip kurbanların John Reese ve Harold Finch işbirliği ile kurtarılışını izledik. Şablonlu yapımlar gibi görünüyordu, her bölüm ikilimiz bir kurbanı kurtarır; hayat sevince güzel falan filan.
Hayır öyle olmadı. Zaten senaristi Jonathan Nolan (Memento ve The Prestige'in senaristi; Christopher Nolan'ın biraderi) olan bir yapımdan bunu beklememek lazımdı zaten. Lokal suç dizisinden giderek daha karmaşık derin devlet hikayeleri, iddialı altmetinler, her bölüm şaşırtan ters köşeler; ve tabii hikayenin gizemli geçmişi derken POI bir çok katmanı olan başka bir "şeye" dönüştü.
Oyuncuların diziye katkısı çok büyük. En başta Lost'ta her daim şov yapan Michael Emerson; gene garip konuşan tuhaf bir karakteri canlandırsa da kendisine baktığınızda Benjamin Linus'ı değil Harold Finch'i görüyorsunuz. The Passion of Christ'tan tanıdığımız Jim Caviezel ise "The man in suit", yani dizimizin esas kahramanı John Reese rolünde tam bir... Koruyucu melek? Yürüyen ve tarayan karizma?
Diziyi izlerken annemin de beğenisini ifade ettiği John Reese; gerek coolluk sembolü tavırları, gerek travmatik geçmişi ve pek tabii pek karizmatik giyimi ile haliyle kadın seyircinin hayranlığını kazanmış durumda. (Gruba dahilim, evet) Bir tek sürekli o seksi kısık sesle konuşmasa daha iyi olacak sanki. Yani hep konuşursa da sorun değil, bununla da yaşayabilirim.
En az dört-beş bölüm oluyor sanki Finch'in sistemine bir kadının sızdığını görmüştük. Angel'da Fred/Illyria rolünden tanıdığımız Amy Acker pek kırılgan ve sevimli görünürken müthiş bir ters köşe ile "Root" olarak karşımıza çıktı. Millet pek beğenmemiş kurguyu, daha ne olsun ki diyorum sadece. Tek eleştirilebilir yanı Elias ters köşesine benzer yapıda olması olabilir. (Kendini kurban gibi gösterip sonra ortaya çıkma) Ama bence boncuk aramaya lüzum yok. Oteldeki kovalamaca sırasında ben gerildim resmen oturduğum yerde.
Ve asıl konu; son dört dakika. Geçtiğimiz bölümlerde Finch'i takip eden Reese onun bir telefon kulubesinden bilgi aldığını görmüştü. Reese'in kameraya dönüp de makineden yardım istemesi, "Evaluating Options", "Continuity of operations compromised" yazılarının çıkışı; ve ahizeyi kaldırışı. Çok hastalıklı ve heyecanlıydı. Bir sonraki sezonu beklemek gerçekten kolay olmayacak. Nereye bağlanıyor o telefon? Ucunda kim var? Of!
Fusco ve Carter'ın da birbirlerinin gizli kimliklerini öğrenmeleri iyi oldu. Özellikle Reese kurtarmaya geldiklerinde ayrıca helal olsun dedim. İkisi de bekar ayrıca, içimdeki Esra Erol kabardı bu gelişmelerden sonra.
John Reese'e de pek yakıştırdığım karizma ablayı bu bölüm görmek de iyi oldu, ama artık bölümün havasından mıdır sürekli başına bir şey gelecek diye gerildim. Tam şarap gibi kadın.
Bir sonraki sezon sanırım geçmiş ve makineyle daha çok ilgileneceğiz. Alcatraz, Terra Nova gibi faciaların yanında Person of Interest tam anlamıyla çöle düşen yağmur gibi. Umarım ilerleyen sezonlarda da bu lezzette başarısını sürdürür.
6 Mayıs 2012 Pazar
Gittim, gördüm, bayıldım: The Avengers
Aylar süren bekleyişin sonunda cuma akşamı ilk iş The Avengers'a gittim. Sonuç? Tek kelimeyle harika.
Haliyle yazı filmle ilgili pek çok detay içerek bundan ötürü henüz izlemediyseniz, köprüden önceki son çıkış burası.
Malumunuz dev bir kadro ile karşı karşıyaydık ve her karaktere ayrı ayrı özen gösterilmiş; geri planda kalan kimse yoktu.
Bunun dışında film diğer Marvel filmlerine kıyasla en eğlenceli olanıydı ki Joss Whedon'un bunda etkisi haliyle büyük.
Film o kadar tempolu ve ilgi çekiciydi ki, ara geldiğinde ağzımdan elektrikler kesildi "Aaaaa"sı çıktı.
Öncelikle Loki çok leş bir kötüsün, biraz daha karizmatik olsana. Bu kadar "daddy issue" sahibi olması yeterince sıkıcıyken sözde zihinleri karıştıran pek zeki tanrımızı biraderi Thor hariç herkes gerek sözel gerek lafla rencide etmeyi başardı.
Maçın adamı tabii ki Hulk idi. Thor'a attığı yumruk ve Loki'yi yerden yere çarptığı sahneler en az Wolverine'in "Go fuck yourself" sahnesi kadar unutulmaz. İki sahnede de gülme krizi garanti.
Kötü bir çekim ama bu iki müthiş sahneyi buradan izleyebilirsiniz.
Mark Ruffalo bence Edward Norton'dan çok daha iyi bir Bruce Banner olmuş. Mimikleri müthişti, özellikle de sinirden her an patlamak üzere halini izlemek harikaydı.
Scarlett Johansson da işi ciddiye almış, Iron Man'de o kadar da dikkat çekmemişti ama bu filmde Black Widow olarak harikaydı. Loki'yi kandırdığı sahne çok iyiydi, en az Loki kadar ben de ilk kez kontrolünü kaybettiğini sandım.
Robert Downey Jr.,Iron Man olarak her zamanki gibi karizma her zamanki gibi "awesome". Bu adama ukala, kendini beğenmiş ve zeki olmak gerçekten yakışıyor. Zaten doğal hali de öyle gibi. Gene de Captain America kendisine bir kaç güzel ayar verdi. Ama ukala ve bencil olarak itham edilmesine karşın en büyük fedakarlık görevi de filmde kendisine aitti. Hulk'ın "ölümüne" sinirlenip kendisini dirilttiği sahne de ayrıca iyiydi. Bir de Black Sabbath tişörtü dikkatten kaçmasın, harika detaydı. (Konuyla ilgili şarkı: Black Sabbath - Iron Man)
Captain America çok da bayıldığım bir karakter değildir ama bu filmde o da gözüme pek delikanlı pek lider geldi. Tam anneler için ideal damat kendisi. "Yes, ma'am" der, bayramlarda elini öper kaynanasının. Pek efendi, pek düzgün çocuk. Tüm film boyunca denge unsuru olup patlayacak bomba ekibimizi birlikte tuttu.
Filmin ilk dakikasından pek sevdiğim Hawkeye'ın Loki'nin piyonu olmasına pek sinir oldum, ama neyse ki ikinci yarıda kendine geldi ve oklarını savurmaya başladı. Iron Man'in kendisine "Legolas" dediği sahnenin burada altını çizelim.
Thor gene Thor'du işte, saf ve güçlü Asgaard delikanlısı; her zamanki gibi kardeşinin hilelerini yiyerek çizgisini bozmadı hatta Loki bile "her zaman kanıyorsun" diye laf soktu.
Phil Coulson'ın ölümü çok dramatikti, Nick Fury kendisinin ölümünü kullanarak Avengers ekibini güzel hizaya getirdi. Az anasının gözü değilsin Nick bro.
Whedon, Avengers ekibinden birini öldürmek vs gibi dramatizasyon olayına girmemiş, film mermi gibi başlayıp mermi gibi gidiyor. Stark kulesinde sadece "A" harfinin kalması hoştu.
Ve en gülümseten anlardan biri filmin sonlarını doğru Stan Lee'nin "Amerikada uzaylı istilası mı, hayatta inanmam" diyerek göründüğü sahneydi.
Film bitip jenerik girdiğinde artık seyircinin Marvel geleneğine alıştığını gördük, nerdeyse kimse yerinden kalkmadı ve gelecek sahneyi bekledi. Sahnedeki "dünyalılar çok cesur, asla boyun eğmiyorlar" muhabbeti bayık olsa da bilgi olsun gördüğümüz büyük kötü "Thanos". Kendisi galaktik ırktan bir yarı tanrı.
Bu kadar spoiler yazdığım yazıyı okuduysanız haliyle filme gitmişsinizdir ama gene de yazmadan edemeyeceğim, açık ara en iyi Marvel filmiydi gitmeyen görmeyen kalmasın. IMDB'ye göre Box Office'te şimdiden $200M dolar hasılat yapmış.
Bir de filmi Dark Knight serisi ile karşılaştırıp, "böyle uyarlama olmaz ki yeaa, Dark Knight süper tamam mı" diye çığıranlar var. Bu filmleri kıyaslamak hakikaten elma-armut metaforunun ötesinde alakasız bir iş.
Son olarak kişisel ödüllerimi de vereyim:
Gönüllerin Şampiyonu Ödülü: Tabii ki Hulk
Franz Beckenbauer Ödülü: Captain America (Kaiser gibi yönetti çocuk ekipleri)
Sen Konuş Biz Dinleyelim Ödülü: Iron Man
En İyi Yumruk Yeme Ödülü: Thor
En İyi Yere Çarpılma Ödülü: Loki
Bir Yastıkta Kocayın Ödülü: Black Widow & Hawkeye
Kalbimizdesin Ödülü: Paul Coulson
Az Çakal Değilsin Ödülü: Nick Fury
Bir güncelleme, ben kaçırmışım; tüm jeneriklerin en sonunda bu sahne çıkıyormuş:
("Onlar da insan")
Kişisel not: Sürekli "harika" kelimesini kullanmışım, ne yapayım "harika" film işte!
Ve aklıma takılan soru: Şu Loki'yi birine benzetiyorum ve bulamıyorum, çıldıracağım; sizce kim olabilir?
Haliyle yazı filmle ilgili pek çok detay içerek bundan ötürü henüz izlemediyseniz, köprüden önceki son çıkış burası.
Malumunuz dev bir kadro ile karşı karşıyaydık ve her karaktere ayrı ayrı özen gösterilmiş; geri planda kalan kimse yoktu.
Bunun dışında film diğer Marvel filmlerine kıyasla en eğlenceli olanıydı ki Joss Whedon'un bunda etkisi haliyle büyük.
Film o kadar tempolu ve ilgi çekiciydi ki, ara geldiğinde ağzımdan elektrikler kesildi "Aaaaa"sı çıktı.
Öncelikle Loki çok leş bir kötüsün, biraz daha karizmatik olsana. Bu kadar "daddy issue" sahibi olması yeterince sıkıcıyken sözde zihinleri karıştıran pek zeki tanrımızı biraderi Thor hariç herkes gerek sözel gerek lafla rencide etmeyi başardı.
Maçın adamı tabii ki Hulk idi. Thor'a attığı yumruk ve Loki'yi yerden yere çarptığı sahneler en az Wolverine'in "Go fuck yourself" sahnesi kadar unutulmaz. İki sahnede de gülme krizi garanti.
Kötü bir çekim ama bu iki müthiş sahneyi buradan izleyebilirsiniz.
Mark Ruffalo bence Edward Norton'dan çok daha iyi bir Bruce Banner olmuş. Mimikleri müthişti, özellikle de sinirden her an patlamak üzere halini izlemek harikaydı.
Scarlett Johansson da işi ciddiye almış, Iron Man'de o kadar da dikkat çekmemişti ama bu filmde Black Widow olarak harikaydı. Loki'yi kandırdığı sahne çok iyiydi, en az Loki kadar ben de ilk kez kontrolünü kaybettiğini sandım.
Robert Downey Jr.,Iron Man olarak her zamanki gibi karizma her zamanki gibi "awesome". Bu adama ukala, kendini beğenmiş ve zeki olmak gerçekten yakışıyor. Zaten doğal hali de öyle gibi. Gene de Captain America kendisine bir kaç güzel ayar verdi. Ama ukala ve bencil olarak itham edilmesine karşın en büyük fedakarlık görevi de filmde kendisine aitti. Hulk'ın "ölümüne" sinirlenip kendisini dirilttiği sahne de ayrıca iyiydi. Bir de Black Sabbath tişörtü dikkatten kaçmasın, harika detaydı. (Konuyla ilgili şarkı: Black Sabbath - Iron Man)
Captain America çok da bayıldığım bir karakter değildir ama bu filmde o da gözüme pek delikanlı pek lider geldi. Tam anneler için ideal damat kendisi. "Yes, ma'am" der, bayramlarda elini öper kaynanasının. Pek efendi, pek düzgün çocuk. Tüm film boyunca denge unsuru olup patlayacak bomba ekibimizi birlikte tuttu.
Filmin ilk dakikasından pek sevdiğim Hawkeye'ın Loki'nin piyonu olmasına pek sinir oldum, ama neyse ki ikinci yarıda kendine geldi ve oklarını savurmaya başladı. Iron Man'in kendisine "Legolas" dediği sahnenin burada altını çizelim.
Thor gene Thor'du işte, saf ve güçlü Asgaard delikanlısı; her zamanki gibi kardeşinin hilelerini yiyerek çizgisini bozmadı hatta Loki bile "her zaman kanıyorsun" diye laf soktu.
Phil Coulson'ın ölümü çok dramatikti, Nick Fury kendisinin ölümünü kullanarak Avengers ekibini güzel hizaya getirdi. Az anasının gözü değilsin Nick bro.
Whedon, Avengers ekibinden birini öldürmek vs gibi dramatizasyon olayına girmemiş, film mermi gibi başlayıp mermi gibi gidiyor. Stark kulesinde sadece "A" harfinin kalması hoştu.
Ve en gülümseten anlardan biri filmin sonlarını doğru Stan Lee'nin "Amerikada uzaylı istilası mı, hayatta inanmam" diyerek göründüğü sahneydi.
Film bitip jenerik girdiğinde artık seyircinin Marvel geleneğine alıştığını gördük, nerdeyse kimse yerinden kalkmadı ve gelecek sahneyi bekledi. Sahnedeki "dünyalılar çok cesur, asla boyun eğmiyorlar" muhabbeti bayık olsa da bilgi olsun gördüğümüz büyük kötü "Thanos". Kendisi galaktik ırktan bir yarı tanrı.
Bu kadar spoiler yazdığım yazıyı okuduysanız haliyle filme gitmişsinizdir ama gene de yazmadan edemeyeceğim, açık ara en iyi Marvel filmiydi gitmeyen görmeyen kalmasın. IMDB'ye göre Box Office'te şimdiden $200M dolar hasılat yapmış.
Bir de filmi Dark Knight serisi ile karşılaştırıp, "böyle uyarlama olmaz ki yeaa, Dark Knight süper tamam mı" diye çığıranlar var. Bu filmleri kıyaslamak hakikaten elma-armut metaforunun ötesinde alakasız bir iş.
Son olarak kişisel ödüllerimi de vereyim:
Gönüllerin Şampiyonu Ödülü: Tabii ki Hulk
Franz Beckenbauer Ödülü: Captain America (Kaiser gibi yönetti çocuk ekipleri)
Sen Konuş Biz Dinleyelim Ödülü: Iron Man
En İyi Yumruk Yeme Ödülü: Thor
En İyi Yere Çarpılma Ödülü: Loki
Bir Yastıkta Kocayın Ödülü: Black Widow & Hawkeye
Kalbimizdesin Ödülü: Paul Coulson
Az Çakal Değilsin Ödülü: Nick Fury
Bir güncelleme, ben kaçırmışım; tüm jeneriklerin en sonunda bu sahne çıkıyormuş:
("Onlar da insan")
Kişisel not: Sürekli "harika" kelimesini kullanmışım, ne yapayım "harika" film işte!
Ve aklıma takılan soru: Şu Loki'yi birine benzetiyorum ve bulamıyorum, çıldıracağım; sizce kim olabilir?
4 Mayıs 2012 Cuma
The Expendables 2 // İlk Fragman
Kim ne derse desin; konusu yoktu oydu buydu diye laf edenleri hala anlamıyorum, ilk filmi kendimden geçerek izledim. Sly, Jason Statham, Dolph Lungren, Arnold Scwarzenegger, Bruce Willis ve üstad Jet Li'yi kaç filmde aynı karede izleyebilirsiniz? Cevap tek.
Böyle bir kadroyu zevkle izlemek dışında yapacak bir şey yok zaten. En güzeli şu ki Sylvester Stallone aksiyon sevdalılarını tek filmle bırakmadı ve muhteşem kadroya bir de Van Damme ve Chuck Norris'i dahil etti.
Tam bir aksiyon rüyası. Ve sonunda merakla beklediğimiz ikinci filmin fragmanı yayınlandı.
Buyrunuz:
Fragmandan notlar:
- "I'm back" Daha ne denebilir, Arnold!
- Van "Daym" Damme bu filmde kötü adam. Sly ile kapışacaklar belli ki.
- Chuck babayı bir karede gördük, daha da görelim.
- Jason Statham geçen filmde olduğu gibi gene en şık dövüş sahnelerinin sahibi olacak gibi, kilisedeki sahne çok iyi duruyor.
- Gene bolca patlayan roket, helikopter vs var. Mis.
- Bruce Willis'e kötü adam olmak da yakışıyor.
- Seni seviyoruz Jet Li.
- 17 Ağustos gelsin.
Böyle bir kadroyu zevkle izlemek dışında yapacak bir şey yok zaten. En güzeli şu ki Sylvester Stallone aksiyon sevdalılarını tek filmle bırakmadı ve muhteşem kadroya bir de Van Damme ve Chuck Norris'i dahil etti.
Tam bir aksiyon rüyası. Ve sonunda merakla beklediğimiz ikinci filmin fragmanı yayınlandı.
Buyrunuz:
Fragmandan notlar:
- "I'm back" Daha ne denebilir, Arnold!
- Van "Daym" Damme bu filmde kötü adam. Sly ile kapışacaklar belli ki.
- Chuck babayı bir karede gördük, daha da görelim.
- Jason Statham geçen filmde olduğu gibi gene en şık dövüş sahnelerinin sahibi olacak gibi, kilisedeki sahne çok iyi duruyor.
- Gene bolca patlayan roket, helikopter vs var. Mis.
- Bruce Willis'e kötü adam olmak da yakışıyor.
- Seni seviyoruz Jet Li.
- 17 Ağustos gelsin.
1 Nisan 2012 Pazar
Spartacus Vengeance // Sezon Finali
Nasıl başlayayım ki? Resmen nefesimizi tuta tuta izlediğimiz bir sezon finali yaptı Spartacus. Yüreğimin yağlarının eridiği yerler de oldu, sinirlendiğim yerler de. Öncelikle başlamadan görevimi yapmalıyım.
Önemli Not:
Bu yazı Spartacus Vengeance sezon finali dahil olmak üzere tüm sezon hakkında bilgi içerir. Eğer izlemediğiniz bölümler varsa usulca sağ üst köşedeki "X" tuşuna basınız.
Tamamdır madem görev tamam, hala buradaysanız buyrun:
Öncelikle dizinin oyuncu bütçesinin yarısına artık gerek kalkmadı. Diğer sezonlardaki gibi ana karakterlerin çatır çatır harcandığı, gözünün yaşına bakılmadığı bir bölüm izledik. Zaten müthiş S02E07 Sacramentum'da Capua'daki arena bile Romalıların başına yıkılmıştı, ondan sonra da tempo hiç düşmedi. Gannicus'un Glaber'e müthiş cevabı olsun, Varinius'un baskınının "yakıcı" sonu olsun hep diken üstünde tuttu seyirciyi. Arada hatta Sepia bile öldü. (Dizinin eril takipçilerine baş sağlığı diliyorum tekrar) Acaba yazıyı bırakıp finali tekrar mi izlesem?
Resmen bölüm bittiğinde sponsorlu davet sonrası her yediğini saatlerce öven Hıncal Uluç gibi hissediyordum. "O nasıl bir bölümdür öyle... O nasıl bir intikamdır öyle... Ashur belanı buldun sonunda hahahahaha" (Evet sonuncusu H.U. kahkahasıydı)
Neler mi oldu? Malumunuz Glaber son saldırı için bekliyor ve Vezüv dağında sıkışmış olan Spartacus'un ekibini indirmeye hazırlanıyordu. Ayrıca alevli mancınıklar ile de güçlü bir avantaja sahipti. (Arada sersem Varinius'un Glaber'in ordusunun mancığı sayesinde yanarak ölmesi de güzel bir detay olmuş)
Ancak Spartacus ezber bozdu ve o müthiş ani saldırıyı yaptı. Resmen oyunu "Rush" ile aldı, Glaber ise ağzı kılıçla yarıldığı için "gg" diyemeden gitti. Bir şeyler dedi de çok aklımda kalmadı açıkçası.
Öncesinde ne oldu peki? Öncelikle Ashur'un ölümü sanırım pek çoğumuz için beklenmedikti. Bu kadar "iyi" bir kötünün harcanacağını düşünmüyordum. Özellikle bu sezon tüm hinliği ve pislikleriyle sezonun en başarılı kötüsüydü Ashur.
Bir de ölüm şekli gayet hak ettiği gibi oldu. Naevia'nın kafasını bir kaç seferde kesişi (öncesinde ufak bir hadım bölümü var) ile Jüpitere kavuşan Ashur'u özlemeyeceğim açıkçası. İyi olmuş, içim soğudu resmen. Yalnız sevgilisinin onurlu dövüş isteğine en metroseksüel şekilde onay veren Crixus'un dövüş esnasında içinin içini yediği hali bana dokundu. Bu adam epey sinir hatta hanzo bir karakterdi yaşadıkları ve aşkı onu resmen gönül adamı yaptı. Ama Spartacus ordu kuracağız dediğinde gözleri en parlayan da oydu, go Crixus go.
Ah unutuyordum, Mira da gitti. Arada sinir bozucu tavırları vardı ama bence yakışıyordu Spartacus'e Amazon tavırları ve cesur halleriyle. İlişkilerini bozup sonra da bağlantıyı kesiverdi senaristler. Adam hangi kadını sevse başına bir şey geliyor, bu yönüyle bana Jack Bauer'i hatırlattı.(Şöyle diyelim Jack'in sevdiği dört kadından ikisi öldürüldü, birini bizzat kendisi öldürdü, diğeri de işkence görmekten delirdi. Nasıl?)
Ve Clash of the Big Bitches: Ilithyia vs Lucretia. İkisinin bir dost bir düşman giden en leşinden entrika dolu ilişkisi açıkçası benim hiç beklemediğim dramatiklikte bir finalle bitti. Illithyia'dan bu kadar nefret etmeme karşın bebeğinin uçurumdan düşüşünü izlerken "O da anne ya" diye düşünmeden edemedim. Lucretia'nın vandal sezaryeninden sağ kalır mı bilmiyorum ama o da açıkçası tüm yaptığı kötülüklere bedel bir sonla sezon finalini tamamladı. Ayrıca son anda hala Lucretia'yı aşağıya atmaya çalıştığını da unutmamak lazım. Ne kötülük varmış sende be abla.
Ya Lucretia? Malum kurtarıldıktan sonra deli numarası yapıp, sonra akıllanıp entrikadan entrikaya koşuyordu. Meğer hakikaten balatalar hep yanıkmış. Bebeği kucağına alıp kocasına hep istedikleri çocuğu vermek için atladığı sahne gerçekten etkileyiciydi. Üstelik arkada "Eledim eledim" türküsü çalıyordu. Görsellik ve müziğin uyumu müthişti bence. Lucy Lawless herhalde artık eskisi kadar sadece "Xena" olarak hatırlanmayacaktır bu finalden sonra.
Bir oraya bir buraya atlıyorum ama gelelim en kızdığım bölüme: Pek sevdiğim, pek delikanlı, pek güzel insan Doctore Oenomaus'un o imba Mısırlı tarafından önce gözünün çıkartılıp sonra da öldürülmesine pek sinirlendim. Tamam kendisi ile ilgili tarihi bilgiler burada sona eriyor ama bari o zebellahı öldürüp öyle gitseydi. Gannicus'un Mısırlıyı öldürmesi ve son nefesinde barışmaları da iyi oldu.
Bu arada en son Spartacus gaz konuşmasını yapıyordu ama insan bir bakar, koskoca Doctore mi öldü amip mi öldü be? Kimse fark etmedi dağ gibi adamın gittiğini.
Peki bu bölümde sempati oscarım kime gidiyor? Tabii ki kendilerine koşarak gelen n sayıda roma askerini gördüğünde bile kahkahasını eksik etmeyen Gannicus'a. Braveheart'taki İrlandalının havasını hissediyorum bazen tavırlarında. Ayrıca bir kaç bölümdür hafifçe dokundurulan sarışın vahşi alman hatun ile de aralarında bir şey olacağı işaretleri bu bölüm iyice açığa çıktı. Güzel bir çift olurlar bence. Ayrıca Gannicus'un S02E8'in son sahnesinde Glaber'e verdiği cevap sezonun en iyi sahnelerinden biriydi. Tek sorun Rudis'i sapladığı yerdi. (Biraz daha güneye saplansa çok daha anlamlı olacaktı bence)
Ve bölüm sonu canavarı Glaber iki sezondur süren mücadelesine tabiri caizse ağzı yırtılarak son noktayı koydu. Beyinsiz bir kötü değildi Glaber, fazla hırslıydı. Craig Parker kendisini gerçekten çok iyi canlandırdı. Yeni sezonda asıl en büyük bölüm sonu canavarı Crassus nasıl karşımıza çıkacak gerçekten merak ediyorum.
Artık Spartacus'un önderliğinde kölelerin özgürlük için ordu kurmaları ve roma lejyonları ile savaşlarını izleyeceğiz. Dizi kaç sezon sürecek bilmiyorum ama seneye bizi hem çok kanlı hem de bol gözyaşlı sahnelerin beklediği kesin. Özellikle de Crassus ile son savaşta tüm kalan generallerin sonunu düşünürsek... Neyse şimdiden gamlı baykuş Cemil olmak istemiyorum. (Tamam ölüm listesi yayınlamayacağım ama, "Şehzade Mustafa, Kanuni'den önce ölüyor" dediğimde, "Neden dizinin sonunu söylüyorsun :((" diyenlerden de olmayın, rica ederim. Haliyle mutlu sonlu bir hikaye izlemiyoruz. Yoksa zaten Bizans tekfuru, Roma İmparatorluğu gibi muhabbetler tarih kitaplarımızda olmazdı tahmin edersiniz ki)
Bir nefis dizi biterken malumunuz bugün sabaha karşı Game of Thrones'un yeni sezonu başlıyor. Başlamasına çok memnunum ve yeni bölümleri inanılmaz merak ediyorum.
Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere, esen kalın; özgür kalın. (Yazının konseptine uygun kapanış cümlesi)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















.jpg)





































