tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2020 Cuma

Türk Mitolojisi


Türk Mitolojisi inanılmaz derinliğe büyülü sahip bir dünya. İçerisine girdiğiniz zaman Şamanizm odağı içerisinde büyük zenginlik içeren ucu bucağı belli olmayan bir dünyaya adım atmış oluyorsunuz. Hun Devleti resmi kayıtlara göre M.Ö 220 yılında kuruldu. Ön Türk devletlerinden biri olarak kabul edilen İskitler ise M.Ö 800 yılında varlık gösteriyor. Bazı araştırmalar uygarlığın kökeninin çok daha eski bir zamana ait olduğunu iddia etmekte. Ancak ilk yazılı Türk tarihi kaydı olan Orhun Kitabeleri 735 yılına aittir. Yani mitoloji ve bilgelik sözlü şekilde kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.


Maalesef Türk mitolojisi okul kitaplarında çok kısa bir şekilde geçiştirilirdi. Şu anda hala öyle mi açıkçası bilmiyorum. Ancak mitoloji meraklıları genelde Yunan, Mısır, İskandinav mitolojilerini okuyarak bu tutkuya kapılırlar. Oysa ki kendi kültürlerine ait devasa bir evrenin olduğunu ilk başta bilmezler. Çünkü bu kavramın derinliği ve önemini gözlerinin önüne getirecek bir mekanizma da pek yoktur. Neyse ki son yıllarda bu konuyla ilgili gerçekten güzel kitaplar yayınlanmaya başlandı, keza çeşitli videolar da çekiliyor. Umarım devamı gelir.

Bu yazıda size Türk Mitolojisindeki bazı önemli figürleri tanıtmak istiyorum.

TENGRİ: (Tanrı, Gökyüzü) Orhun yazıtlarında ilk çözümlenen kelime budur. Baş yaratıcı güçtür. Tengricilik bir inanç biçimidir. Tengri’nin diğer göksel varlıklardan ayrıldığı en önemli konu kişiselleştirilmemesidir. Yani diğer tüm varlıkların insani bir görüntüsü vardır, ancak Tengri’nin yoktur. Tengricilik animizm kökenlidir ve doğadaki her şeyin bir ruhu olduğuna inanılır. Tengri baş ruhtur ve her şeyin toplamıdır. Sonsuz mavi gökyüzü ile tasvir edilir, Gök Tanrı deyişi buradan gelir. “Sonsuz Gök” olarak da adlandırılır. Doğadaki dengeler, mevsimler hepsi onun iradesindedir. Ve Tengri tektir, çifti yoktur, yardımcısı da yoktur. Yaratılışın sembolüdür.


KAYRA HAN: Tengri’nin oğludur ve Türk mitolojisinde Tengri’den sonra en güçlü varlıktır. Göğün 17. Katında oturduğu söylenir. Türk kozmolojisi ve mitolojisinde en önemli konulardan biri olan “Yaşam Ağacını” kendisi dikmiştir. Göğüs katları bu ağaç üzerinde sıralanır. Bu ağaç dokuz dallı bir çamdır ve Kayra Han’ın dokuz tane ayrı kökten Türk ulusunun dünyaya yayılmasını istemesini sembolize eder. Tengri tüm alemi yaratmıştır, Kayra Han ise dünyanın yaratılış ve sonu hakkında söz sahibidir. Üç oğlu vardır: Ülgen, Mergen ve Kızagan. Ülgen; Kayra Han’ın merhamet ve iyiliğini, Mergen aklını ve bilgeliğini, Kızagan ise öfkesini ve intikamını temsil ederdi.

ÜLGEN: Ülgen Kayra Han’ın kıymetli oğludur ve göğün 16. Katında oturur. Türk kozmolojisinde Gök Âlemi 17, Yeraltı alemi 9 kattır bunun merkezinde “Dünyalar Ağacı” bulunur. Şamanların uygun eğitim ve koşullarda bu katlar arasında seyahat edebildiğine inanılırdı.  Ülgen gökyüzü ve hava olaylarıyla ilgilidir, yağmur, fırtınalar, gök gürültüsü onun eseridir. İnsanlara ateşi yakmayı öğretmiştir. Ak taşla kara taşı birbirine çalınca ateş oluşmuştur. Şimşeği bir silah olarak kullanabilir. Bu açıdan Zeus’la benzerliği vardır. Ancak karakter olarak alakasızdır. Ülgen insanlar ve hatta dünyadan çok uzaklarda yaşar. İki yanında iki parlak ak Güneş bulunur. Yedi oğlu, dokuz kızı bulunur.


ERLİK: İşte Ülgen’in meşhur belalısı. Her daim dualite-ikilik prensibi zamanın başından beri mitolojide, dinlerde ve tabii ki hayatta karşımıza çıkar. Her zaman iyinin karşısında kötü, aydınlığın karşısında aydınlık vardır. Erlik Türk Mitolojisindeki “Şeytan” figürüdür. Kötü ruhların başında olan varlıktır, dengeye karşılık kaosun sembolüdür. Yaşamın sonsuz döngüsünde yapım-yıkım, var olma-yok olma, düzen-kaos ikilemi her daim sürecektir. Erlik yeraltı diyarında karanlık çamurdan sarayında yaşar. Yeraltı diyarı cehennemdir diyebiliriz. Yeraltı diyarının tasviri Yunan Mitolojisinde Hades’in efendisi olduğu Tartaros’a benzer. Erlik insan gözyaşlarından oluşan dokuz kollu Toybodım Nehrinin kenarındaki sarayında yaşar. Yanlış yola düşen ruhlar burada çile çeker. Erlik’in oluşturduğu kaosu genelde Ülgen ve kardeşleri düzeltir. Erlik’i yaptığı yanlışlar sonucu ulu Kayra Han yer altına sürmüştür.

Törüngey ile Eje’nin hayat ağacından yasak meyve yiyip Kayra Han’a itaat etmeyip cezalandırılmasına sebep olmuştur. Bu olay yasak elmayı Şeytan’ın kışkırtması ile yiyen Adem ve Havva’nın cennetten kovulmasının Türk Mitolojisi versiyonudur. Eje’nin çocuklarından insan ırkı oluşmuştur.

UMAY ANA: Göklerden inen gümüş saçlı bir kadın, kanatlı bir kuş kadın olarak da temsil edilen Umay Ana’nın üç boynuzlu tasvirleri de bulunur. Beyaz bir elbisesi vardır, adeta bir melek gibidir. Umay Ana iyilik, doğum ve bereketin sembolüdür. Çocukların koruyucusudur, çocuğu olmayanlar Umay Ana’ya dua ederdi. Dünyaya bir kuğu veya beyaz bir at olarak da iner, bu ikisi kutsal hayvanlarıdır. Umay, “Humay” olarak da söylenir ve cennet kuşu olarak bilinen Hüma kuşu ile de özdeşleştirilir. Umay kelimesi rahim ve plasenta ile de bağlıdır. En önemli eski Türk inanç motiflerinden biridir. Ece (Kraliçe) olarak da geçer. Mısır mitolojisinde İsis ile benzeşir.


AK ANA: Tengri alemi, Kayra Han dünyayı yaratırken ilk başta sudan başka hiçbir şey yoktu. Ak Ana suların kızıdır ve oradan dünyaya gelmiştir. Cismani değil ışıksal bir bedeni olduğuna inanılırdı, tasvirleri denizkızına benzer. Ülgen’e yaratma ilhamını veren varlıktır. Sudan tüm dünyaya ruh vermiş ve yaşamı başlatmıştır. Yaşamın suda başlaması adına da bu detay oldukça anlamlıdır.

MERGEN: Mergen, Kayra Han’ın bir diğer evladıdır. Kendisi de göğün yedinci katında ikamet eder. Tüm bilgilere sahiptir, ariftir, ilimlere hakimdir. Eski gözlüdür, hızlıdır ve okçudur. Mergen “Okçu” anlamına gelir. Denge bozulduğunda sorunları çözer, karanlığın güçlerine kafa tutup onları yenebilir. Bu bağlamda zeka ve ilimler odağı sebebiyle Mısır Tanrısı Thoth, Yunan tanrısı Hermes ile benzerlik gösterir. Tıpkı Hermes gibi Mergen de diğer tüm göksel varlıklar arasında haberleri taşırdı. “Her şeyi bilen” olarak da geçer. Şaman ve ilim yolundakiler aklını ve kalbini açması için Mergen’e dua ederlerdi.

SUYLA HAN: Yazgının efendisi. Güneş ve Ay ışıklarından yaratılmıştır. Ülgen’in en önemli adamlarından biridir, ona sonsuz sadakati vardır. Suyla Han insanların kaderini bilir. Bir nevi amel defterleri tutan ve melekler gibi. Kişinin kaderini görür, aynı zamanda ölümden sonra hangi diyara gideceğini de bilir. İnsanları korumak en önemli görevidir. Şamanlar göksel katlara çıkar, göksel varlıklara ulaşmaya çalışırlardı. Bu yolculuk esnasında Suyla Han gerçekten iyi ve kalbi inanç ile dolu olan şamanları kötü ruhların saldırısından korurdu.

KIZAGAN: Kayra Han’ın diğer oğlu Kızagan göğün dokuzuncu katında yaşar. Savaşçıdır, çok güçlüdür. Tam anlamıyla bir savaş tanrısıdır. Bir Mars sembolüdür, nitekim giysileri de her daim kırmızı renkte tasvir edilir. Nitekim Türk kozmolojisinde dokuzuncu katı temsil eden gezegen de Mars’tır. Kızagan göksel orduları yönetir, insanları kötülüğün saldırılarına karşı korurken ruhlarına da cesaret verir.

AYIZIT: Güzellik ve dişilik tanrıçası. Mısır Mitolojisinde Hathor, Akad mitolojisinde İştar’a çok benzer özellikleri vardır. Çocuğa ruhunu verdiğine inanılır. Ayızıt diğer benzerlerinin aksine kadınsı özelliği pek vurgulanan bir figür değildir, daha anaç bir yapıdadır. Çocukları, hayvanları ve kadınları korur. Kuğu ile Ayızıt da ilişkilendirilmiştir bu bağlamda Umay Ana ile Ayızıt dönem dönem aynı kişi gibi düşünülmüştür. Ayızıt “Altın Kitap” denen kutsal emanetin sahibidir. Bu kitap içerisinde tüm insanların kaderleri mevcuttur.

YAYIK HAN: Elinde Yay, bir ejderha ile olarak tasvir edilir. Ejder kelimesi Türk Kozmolojisinde aynı zamanda evren anlamına gelir; bildiğimiz mitolojik figür haricinde de derin anlamları bulunur. Ancak aşikârdır ki birçok kültürde olduğu gibi bizde de Ejderleri yenen kahraman figürü mevcuttur. Irmak ve göllerin tanrısıdır, 17 ırmağın buluştuğu yerde yaşar. 17 sayısı zaten gerek gök katlarının da sayısı olması sebebiyle Türk mitolojisinde çok önemlidir. Suların ruhudur ve dünyadaki tüm sular ona aittir. Bereketi getirmesi için ırmak kenarlarında Yayık Han için törenler yapılırdı. Su yılanı ve ejderha formuna girebilir.
Türk Mitolojisinde çok fazla sayıda göksel figür bulunur. Burada en önemli figürlerden bazılarını tanıtmak istedim. Şimdi de kısaca Türk kozmolojisinde dünya ve hayatın oluşumunu inceleyelim.


“Yaratılış destanı” değme Tolkien eserine taş çıkaracak güzellikte ve epiklikte bir öyküdür. Yüzüklerin Efendisi benzeri bir prodüksiyonla çekilse çok heyecanlanırdım açıkçası. :) Kısaca özetlemek isterim.

En başta Kara (Kayra) Han tek başına yeryüzündeydi. Yeryüzü sadece sularla kaplıydı. Kara Han yalnızdı ve sıkılıyordu. Suların içerisindek Ak Ana çıktı. “Yarat” dedi ve “Kişi” denen ilk insan oluştu. Kara Han ve Kişi birlikte suyun üzerinde uçmaya başladılar. Ancak Kişi denen şahıs insanın tipik özelliği olan hırsa sahipti ve Kara Han’dan daha yükseğe uçmak istedi. Kara Han Kişi’nin bu hırsına kızdı ve uçma yeteneğini ondan aldı. (Bir nevi Icarus’un uçuşu ve düşüşünü andıran bir yapı) Böylece insanoğlu göklerde kuş gibi uçabilme yeteneğini kaybetti. Kişi gücü elden gidince suya düştü ve boğulmaya başladı. Aklı başına gelen Kişi bu sefer Kara Han’a canını kurtarması için dua etti. Kara Han da ona acıdı ve Kişi’nin sudan yükselmesi emretti. Yani dakika bir gol bir insan yaratılışta tanrıyla uçma şansını kaybedip hırsına kapılmıştı. (Bir nevi cennetten kovulma, Dünya’ya sürülme metaforu olarak düşünebiliriz)

Kara Han, denizden bir yıldız yükseltti. Kişi bunun üzerinde oturunca suya batmayacaktı. Kişi uçma gücünü kaybettiği için Kara Han dünyaya form vermeye karar verdi. Kişiye suya dalıp toprak çıkarmasını emretti. Kişi suya dalarken hala akıllanmamış ağzına bir parça kutsal toprak saklamıştı çünkü Kara Han’ın iradesinden bağımsız kendine ait gizli bir dünya yaratmak istiyordu. Bu motif de Prometheus’un Tanrılardan ateşi çalmasına benzer ama burada Kişi kendi kişisel çıkarları için toprağı saklamıştır insanlara yardım için değil. Özetle Türk mitolojisinde “insan” en başından hırslı ve kusurlu olarak betimlenmiştir.


Kişi çıkardığı toprağı su üzerine serpti ve Kara Han emredince toprak büyüdü, Dünya’ya dönüştü. Dünya başta engebesiz dümdüzdü. Ama Kara Han “Büyü” emrini verince Kişi’nin ağzındaki toprak da büyümeye ve onu boğmaya başladı. Kara Han yine sabırlı ve nazik bir adammış ki Kişiye tükürmesini emretti. Kişi bunu yapınca ağzından fırlayanlar bataklık tepeler oluşturdu. En sonunda yaratılışının ahengi bozulan ve tepesinin tası atan Kara Han ona itaat etmeyen bu kişiye Erlik (Şeytan) ismini verdi, huzurundan kovdu ve lanetledi. Erlik göksel katlardan sürüldü. Kara Han bundan sonra dokuz dallı bir çam ağacı yarattı ve her dalın katında bir insan belirdi. Bu dallar dokuz insan ırkının atalarını temsil eder.

Erlik tabii ki boş durmamış yeni yaratımları da kendisine istemişti. Kara Han onu bu sefer onu yeraltı dünyasına sürdü. Tıpkı Şeytan gibi Erlik de Kara Han’a olan öfkesi sebebiyle insanoğlunu yoldan çıkarmaya çalışıyordu. Kara Han insanlara Erlik’e kandığı için kızgındı ve bu sürece müdahale etmedi. İyice havaya giren Erlik kendisine bir gök yarattı ve kandırdığı ruhları oraya yerleştirdi. Onlara daha iyi imkanlar sundu. İşler çığrından çıkınca Kara Han Erlik’in kaçak dünyasının göğünü tepesine yıktırdı. Gök yarılıp yere düşünce de dağlar, ormanlar ve boğazlar meydana geldi.


Erlik’in yaptıkları bunla kalmadı ilerleyen dönemde Kara Han’ın oğulları Ülgen. Mergen ve Kızagan onunla savaştılar. Türk kozmolojisinde aydınlık ve karanlığın savaşı motifi oldukça belirgindir. Varoluşta her zaman düzen ve kaos iç içedir. Kara Han bizim tanrısal ve erdemli yönümüzü temsil ederken Erlik dünyevi ve karanlık yönümüzdür. İnanışa göre bir şamanın da bir insanın da asıl amacı göksel yönüne doğru ilerlemek, Dünyalar Ağacından yukarılara tırmanarak göksel varlıkların huzuruna çıkabilmektir.

Sayısız kültürde olduğu gibi bizde de âlemleri bir ağaç birbirine bağlar. “Dünyalar Ağacı” diye geçen yaşam ağacı kozmolojinin temelini oluştur. Nitekim doğanın en kadim ve güzel yaratımı olan ağaç nerdeyse her kültürde kutsaldır. İskandinavya’dan Mısır’a, Sami ülkelerinden Türklere sayısız mitolojide alemleri birbirine bağlayan kutsal bir yaşam ağacının olması bunun ne kadar güçlü bir evrensel sembol olduğunun kanıtıdır.

Konumuz çok uzun ve çok derin. Şimdilik burada ara verelim. :)

12 Ağustos 2013 Pazartesi

The White Queen

Blogu bu sene iyice boşladım, hazır vakit bulmuşken en azından son zamanlarda izlediklerimden başlayayım.

İngiliz kraliyet ailesi öykülerini pek severim. Özellikle de Philippa Gregory'nin Tudor hanedanı ve Güller Savaşıyla ilgili bir çok roman yazdığını keşfedince maden bulmuş gibi oldum.

Gregory dünya çapında "The Other Boleyn Girl" romanı ile meşhur olmuştu. Krallığın dininin bile değişmesine sebep veren "yuva yıkan kadın" Anne Boleyn'nin çarpıcı öyküsü epey ilgi çekmişti.


Yazar Tudorlar ile ilgili bir sürü kitap yazdıktan sonra hikayenin daha da gerisine gitti ve İngiltere tarihine damgasını vurmuş meşhur Güller savaşı dönemiyle ilgili eserler vermeye başladı.

Güller Savaşı iki akraba sülale olan Lancaster ve York ailesinin uzun yıllar süren iktidar mücadelesidir. Krallık tacı bir çok kez el değiştirir, bir gün düşman olan yarın dost olur, gerçekten en üst düzeyde paranoyanın yaşandığı kimsenin kimseye güvenemediği bir dönem. Aslında iktidar hırsının insanları ne kadar kötücül noktalara taşıyabileceğinin çarpıcı bir örneği.

The White Queen esasen üç kitabın birleştirilmiş hali. Bu kitaplar; diziye ismini veren ve IV. Edward'ın ilginç karısı Elizabeth Woodville'in odağından hikayeyi anlatan The White Queen; kaynanaların kaynanası ve esasen tarihteki en popüler hanedanlardan biri olan Tudorların sahneye çıkmasını sağlayan Margaret Beaufort'un odağındaki The Red Queen ve bu hikayenin perde arkasındaki tarihe yön vermiş Warwick dükü Richard Neville'in kızının eksenindeki "The Kingmaker's Daughter". Sonuncu kitap henüz dilimize çevrilmedi.


Diziye dönersek ilk önce temel problemlerinden başlayayım. Muhtemelen bölüm kısıtı olduğu için olaylar çok hızlı gelişiyor ve bir çok detay atlanıyor. Oyuncuların yaşlanmaması ve çocuklarının da neredeyse onlara yaşıt gibi durması da diğer bir sorun.

Ancak öte yandan çok da başarılı oyunculuk performanslarına tanık oluyoruz. Elizabeth Woodville'in annesi Jacquetta Woodville'i canlandıran Janet McTeer, ağzını kırmak isteseniz de müthiş bir iş çıkaran Margaret Beaufort rolündeki Amanda Hale en dikkat çeken iki isim.


Başta kedi yavrusu gibi gezen sonradan geleceğin Semra Kaynanası adayı olan Anne Neville ise kendi gıcık kontenjanıma dahil. Tabii üç York kardeşinin annesi Düşes Cecily'i de atlamak olmaz. Ne sinir bozucu insanlarsınız yahu.

Dizideki büyü konuları ne alaka derseniz Beyaz Kraliçe Elizabeth Woodville, Burgundy sülalesinden ve ailelerinin kökeninin Melusina isimli bir su tanrıçası olduğuna dair efsaneler mevcut. Esasen Woodville sülalesi simya, okült ile pek haşır neşir ve katolikliği pek de takmayan bir aile olduğundan haliyle söylentiler alıp yürümüş.


Pek tabii bunun diğer sebebi de Elizabeth Woodville'in pek soylu ailelerden olmayışı, dul ve kral IV. Edward'dan yaşça büyük olduğu halde kralın dikkatini çekmesi ve aşk evliliği yapmalarının da etkisi büyük. Nitekim Elizabeth'in annesi Jacquetta da dul kaldıktan sonra düşesliği umursamayıp bir silahtarla aşk evliliği yapmıştı. O dönemlerde aşk evliliklerinin saçma, her türlü evliliğin de tamamen daha çok statü ve güç için yapıldığını düşünürseniz işin özünde kıskançlığın olduğunu da görebilirsiniz.

Pek tabii pek dindar hatta dizide betimlendiği kadarıyla Tanrıyla konuştuğunu sanacak kadar kafayı kırmış Margaret Beaufort ve kraliçenin diğer rakiplerinin de o çağda bir kadını yok etmek için kullanılan en basit ve etkili silahı ortaya sürdüklerini düşünebiliriz: Cadılık.


Bu hikayenin finalinde önünde beş aday olmasına karşın kah annesinin komploları kah diğer rakiplerinin birbirini yemesiyle tahta çıkacak olan Henry Tudor (VII. Henry) altı karısıyla olan hikayeleri pek meşhur olan VIII. Henry'nin babasıdır. Oğlunu tahta çıkarmak için her şeyi yapan, oğlu tahta geçince de kah gelinine kah çevresine etmediğini bırakmayan hırslı kaynana Margaret Beaufort ise torunun erkek varisinin yaşayamayıp tahta kızlarının çıktığını görse ne düşünürdü acaba... Üstelik tahta çıkan ikinci kız torunu Elizabeth'in yıllarca hüküm sürdüğünü düşünürsek.

Dizide her türlü hile hurda, entrika ve ihanet mevcut. Taht ve iktidar hırsı her tarih sahnesinde aynı; insanın tüm değerlerini elinden alıp onu bir canavara dönüştürebiliyor.


Bu arada bu beyaz-kırmızı ne iş derseniz; beyaz gül York, kırmızı gül ise Lancaster hanedanının sembolü. İki aile birleşince kırmızı renk baskın beyazlı Tudor gülü kullanılmaya başlanmıştı.

Son bir not olarak genç yaşta ölen IV. Edward'ı Jeremy Irons'ın oğlu Max Irons canlandırıyor. Açıkçası babasının karizmasını kendisinde göremedim, bir kraldan çok boyband üyesine benzese de IV. Edward'ın eğlenceyi, kadınları pek seven bir karakter olduğunu da biliyoruz. Jüri özel ödülüm ise Shakespare'in de eserine konu olan o çağın nefret objesi III. Richard'ı canlandıran Aneurin Barnard'a gidiyor.

Dizi daha çok kadın izleyiciye hitap ediyor, eğer benim gibi tarihi kurgu seviyorsanız deneyin derim.


9 Mayıs 2013 Perşembe

Da Vinci's Demons

Malumunuz Cumartesi günleri rahmetli Spartacus ve silah arkadaşlarıyla şenlenirdi. Ancak Crixus’un kılıbığın teki olması ve Naevia’nın Semra Özal olma hırsı yüzünden hepsine veda ettik. Ayrıca o Tiberius isimli ibiş çok basit bir şekilde öldü, Good Cossitus tarzı bir sonu olmalıydı. Neyse sakinim, yazının asıl konusuna dönelim.

Starz boş durmadı ve Cumartesi gününe Da Vinci’s Demons’ı yayınlamaya başladı. Çok da iyi etti, uzun zamandır bir dizinin konusu bu kadar ilgimi çekmemişti. Dizi her daim beyaz saçlı kel kafalı olarak çizimlerde gördüğümüz büyük deha Leonardo Da Vinci’nin gençliğinde geçiyor. Üstelik Da Vinci burada deri ceketli bıçkın bir delikanlı. Şanzelize kafeye koysan sırıtmaz.


Hikaye oldukça zengin, Da Vinci’nin yükselişi ve kimi zaman Sherockvari polisiye arayışları; Mediciler ve Vatikan mücadelesi, son olarak da biraz okült sos. Da Vinci bir yandan Türk isimli bir karakterin de üye olduğu bir tarikatın Book of Leaves isimli kitabın peşinde. (Araştırdığımda gerçekte böyle bir eser bulamadım, eğer varsa bilgilendirirseniz sevinirim. Ama şimdilik kurgu olduğunu farz ediyorum.)

Mekan tasarımları ve kıyafetler harikulade. Özellikle asil kadınların giysilerine baktıkça iç çekmemek elde değil.


Ve müzikler. Daha jeneriği ilk kez izlediğimde müzik çok hoşuma gitmişti. Meğerse altında Battlestar Galactica’nın muhteşem soundtracklerinin bestecisi Bear McCreary varmış. Bir bu, bir de Max Richter; ikisinin de büyük bütçeli prodüksiyonların müziklerini yapmasını ve ödüllere boğulmasını istiyorum, İner Misin Çıkar Mısın’da dua okuyarak bekleyen teyzevari duygular içindeyim onlara karşı.

Bu da dizinin bayıldığım jenerik müziği:


Ayrıca dinsel açıdan da sert iddiaları var, o dönemli Papa Sixtus’un oğlancı olduğu iddiası bundan biri. Oyuncular ve yapımcılar hala sağ, artık Vatikan aforoz işine de pek girmiyor; belli ki aforozun popülariteyi arttığını keşfettiler.

Velhasıl dönem dizilerini seviyorsanız kaçırmayın derim, umarım tutar da birkaç sezon izleriz.


3 Aralık 2012 Pazartesi

21 Aralık 2012: Marduk tatile çıktı

"Büyük güne" sadece 18 gün kala giderek daha da emin oluyorum ki son yılların en ilginç sosyolojik gözlemlerinden birine tanık olacağız. Zira o gün randevularını iptal etmek, tüm gün sürecek partiler düzenlemek ya da dünyanın sonunu değişik yerlerde karşılamak istemek gibi sayısız ilginçlikte davranışa tanık olmaya başladık bile.

Mayaların Haab ve Tzolkin isimli iki takviminin kesişim günleri onlar için özel bir anlam ifade eder. Biri 20'lik diğeri ise 19 günden oluşan bu iki takvimin birleşim günleri dünyanın ulaşacağı yeni bir geçişi göstermekteydi. Her sayının öz anlamı onlar için geçecekleri dönemin özelliğini temsil ediyordu.


Ve Wikipedia'daki buradan okuyabileceğiniz linkte "Long Count" ismi verilen bu geçiş dönemlerinin 394 yılda bir gerçekleşen bir düzeni olduğunu fark edeceksiniz. 394 yıl sayısal olarak 144.000 günü temsil eder ve bu onların sayı dilinde 1.0.0.0.0 olarak gösterilir. Bu birimin adı 1 baktundur. Toplam 19 adet geçiş dönemi vardır. Bu süreç tamamlanınca sayaç sıfırlanır ve 1'den tekrar başlanır. Tek bir farkla 19.0.0.0.0 sonrası geçiş 1.0.0.0.0.0 olarak yazılır.


Soru: Peki bu adamlar bu sayılara ve geçişlere neden bu kadar takmış? 
Bu kadar takma sebeplerinin somut bir kanıtı yok ancak şu kesin ki antik çağ medeniyetleri sayı sistemleri ve numeroloji ile çok ilgiliydiler. Ayrıca dillerinde de sayılar rakamsal sembol olmak dışında kavramları da temsil ediyordu. Bir çok latin alfabesi harici dillerde de bu tür bulgular mevcuttur.

Soru: 19 sayısıyla neden bu kadar ilgililer? Zaten bir 19 mucizesi muhabbeti de okumuştum.
Ortada mucizevi bir durum söz konusu değil. Sayısal sembolizmde asal sayılar çok daha önem taşır, zira o çağlarda da asal sayıların kendisi ve 1 dışında hiçbir sayıya tam bölünemediği bilinmekteydi. Bu sebepten ötürü kültürel kutsal motifler bu sayılarla yapılmıştır. 19'luk sistem de bu geleneğin bir parçasıdır ve pek çok kültürde göksel sistemler (melekler, tanrılar vb) 7'li, 9'lu ve 19'lu sayılarla gösterilir. (9 asal sayı değil farkındayım ukalalık yapma hemen)

Ha'ab isimli takvimleri de 19 günlüktür ve sayıların anlamı gereği Mayalara göre insan ırkı 19 ayrı evreden geçecektir.


Soru: Sen entel kuntel muhabbeti bırak da şunu söyle, birkaç gün sonra iki haftaya kıyamet kopacak mı kopmayacak mı?
Hayır kopmayacak. Neden böyle diyorum çünkü bahsi geçen "yıkıcı güçte" güneş patlamaları denen olgu zaten güneşin bir döngüsüdür özel bir durum söz konusu değildir. NASA bunu saklıyor diye komplo teorisi kurmadan önce dünyadaki tek gözlem evlerinin Amerika'da olmadığını hatırlamalısınız.

Kutup kaymaları, gezegen çarpması, astreoid yağmuru, yaklaşan karanlık madde gibi muhabbetler de tamamen bilgisizlik ile çakma bilimsel cümlelerin bir araya gelmesinin sonucudur.

Ve hikayenin kaynağı Mayaların yazılarına dönelim. Bu meşhur hikayenin başlangıç tarihi 13.0.0.0.0 M.Ö 3114 11 Ağustostur. Ve ilgili bulunan yazıtlarda dünyanın yok olması ile ilgili tek bir satır dahi mevcut değildir. Yazılan şey insanlığın "demir çağına" girdiği ve tekrar 13.0.0.0.0'lük döngüden geçinceye kadar da bu çağın süreceğidir. (5122 yıl)

Bilakis yazıtlarda aktarılan bir sonraki 13.0.0.0.0 geçişinde dünyanın tekrar Altın Çağ'a yükselişinin başlayacağı ve tanrıların yeryüzüne döneceği bilgisidir. Yani inanıp inanmamak size kalmış ancak şundan emin olmalısınız ki Mayalar gelecek bir felaketi haber vermiyorlardı.


13 rakam ile gösterilen "Mak" isimli sembol sayının kelime anlamı: Kapanış'tır. Kapanmakla kasıt da dünyanın kepenklerinin indirilmesi değil bir "çağın" kapanmasıdır.

Ve bu kapanışta 14.0.0.0.0 dönemi için geçiş başlayacaktır yani K'ank'in evresi. Bu da "sarı güneş" anlamına gelir ve Mayalar için çok güçlü bir semboldür, yaşam enerjisi ve bereket anlamına gelir. Sarı güneşin bir anlamı da "Altın Güneş"tir. Mayalar da pek çok antik uygarlık gibi Güneş Kültü kökenli oldukları için en önemli iyilik tanrıları da Güneş ile sembolize edilir. Yani işin özeti Mayalar tanrılarıyla tekrar yakınlaşacaklarını düşünüyorlardı; ancak bu "Ahiret" vb gibi bir boyutta değil yeryüzünde olacaktı. Tarot'ta 14. kart "Denge" yani Temperance kartıdır ve doğayla uyumu; ahengi ve bilincin yükselişini temsil eder.

Soru: Sıkılmadan buraya kadar okumayı başardım, üstelik verdiğin linke de baktım; millete yedirebilirsin ama gördüm M.Ö 3114'te 13.0.0.0.0 geçişinden sonra tık diye takvim 1.0.0.0.0 - 13 Kasım M.Ö. 2720'ye atlamış. Hani 19 dönemdi, bozuk mu yani bu takvim şimdi?

Evet benim de takvimleri ilk incelediğimde dikkatimi çeken şeylerden biri buydu. Ve 13 sayısının "uğursuz" anlamının ihanet eden 13. havari öyküsünden çok daha öncesine dayandığını ve hiç de uğursuz bir anlam taşımadığını öğrendim. Yukarıda belirttiğim gibi 13, "Mak" sayısıdır ve anlamı da "Kapanıştır". Tarot'ta da 13 numaraları kartın ismi Ölüm'dür. (Death) Ancak ne tarotta ne de Mayalarda bu kart ve sayının anlamı ölüm değildir.

Enkarnasyona inanan bu kültürlerde ölüm yeniden doğuşun sembolüydü. Ve hesaplarına göre her 19'luk döngüden sonra 1 dönem 13'lük bir döngü ile o devrenin kapanması gerekiyordu. Yani toplam 32 adet bir döngü bir büyük çağı oluşturuyordu.

Bu terminolojide ölüm kelimesinin anlamı; eski alışkanlıkların yok olması ve yeni bir uyanıştır. Kıyamet kelimesinin de kökeni "Kıyam" yani uyanıştan gelir. Özetle elbette buzulları eritip dünyaya zarar verdikçe sonunda bir "kıyamet" yaşamamız muhtemel ancak o dediğiniz tarih kesinlikle 21 Aralık 2012 değil.


Soru: Peki şimdi biz 12'den 13'e geçerken ne olacak şimdi? 12 sayısının bu adamlar için anlamı ne?
12 sayısı yani Keh'in kelime anlamı Kızıl Fırtınadır. Kırmızı renk, okült anlamda renklerin psikolojik etkilerine tutarlı olarak hareketi, öfkeyi, coşkuyu ve tepkiselliği temsil eder. Ancak üzerine gelen fırtına metaforu bu hareketlerin yıkıcı etkisini anlatır.

Özetle biz Mayalara göre 394 yıl süren 18 Eylül 1618'de başlayan bir yıkım döneminden çıkıp "Ölüm"e yani yeniden doğuş dönemine geçiyoruz. Keh dogmaları, iktidarı ve gücü temsil eder. Kırmızı Mars gezegeni ile özdeşleşir ve bu gezegenin de pek çok kültürdeki sembolü otoriter, yıkıcı eril güçtür.

Ve onlara göre bu yıkıcı eril gücün dengelenme dönemi gelmiş durumda. 12, Tarot'ta Asılan Adam kartı ile sembolize edilir (The Hanged Man) ve kaçınılmaz olaylar sonucunda çabalarımızın yetersizliğini anlatır.

Kartın öyküsü bilgiye ulaşmak için bir gözünü feda eden Kuzey Tanrısı Odin'den gelir. Yani ağaçta ne kadar debelensek de inme vakti gelinceye kadar yapacak bir şey yoktur. Nitekim mitolojide de Odin 7 gün sonra aşağı indiğinde bilgiyi ve rünleri bulur.

Ve Mayalara göre insanoğlu yıkımlar ve iktidar savaşları sonucunda tekrar bireysellikten kolektif bilince; uyuma, ahenge ve anlayışa yönelecektir. Aslında bize sırf para kazanmak için yıllardır bangır bangır yıkım ve kıyamet diye anlatılan öyküler insanlığın tekrar uyanışının sembolüdür.

Ayrıca ilgili günün 21 Aralık yani Kış gün dönümüne denk gelmesi de en uzun geceden sonra gündüzlerin uzayacağına, en zor dönemin geride kaldığına işaret eder. Evet bu zaten hep olan bir doğal süreç ama bu günün anlamının Mayaların inanışıyla daha özel bir ilişkisi de mevcuttu.


Son söz:
O gün doğa üstü bir olay olmayacağına yürekten inanıyorum. Sayfalarca süren bu yazıyı yazmamın tek sebebi de eğer aklınızda bir tutam bile negatif düşünce varsa bunu geride bırakmanız içindir. Zira bilginin hatalı bir şekilde yayılması bilgisizlikten bile daha zararlı durumda.

21 Aralık'ı hiç takmıyorsanız bence gayet iyi, ancak aman o gün bir şey olur diye randevularınızı iptal ediyor ya da garip hareketler yapmayı düşünüyorsanız gerçekten buna gerek yok.

Eh bir de üstüne adamların dediği çıkar ve gerçekten yeni bir çağa uyanırsak; üstüne de X-Men güçlerimiz olursa (yazarın çocukluk hayali) yeme de yanında yat. X-Men kısmı zorlama biliyorum ama Iron Man de olur yani Iron Woman tabii bana. Ona da razıyım.

22 Aralıkta görüşmek üzere :)


Tablolar Wikipedia'dan alıntıdır.
Link 1
Link 2

15 Mayıs 2012 Salı

Marduk nerede kaldı?

Malumunuz 2012'de Marduk gelecek, yok kutuplar değişecek, yok elimizden kolumuzdan lazer ışınları çıkacak diye yıllardır sayısız yazı yazıldı, kitaplar basıldı ve olayın gerçekleşeceği düşünülen 21 Aralık 2012'ye aylar kalmışken son bir kaç senedir son süratle yapılan bu kıyamet yorumları birden kesildi.

Kısaca hatırlatalım, şu meşhur Maya takvimi ve kıyamet öyküsü Mayaların iki takvimiyle alakalı: Tzolk'in (260 günlük) ve Haab' (365 günlük). Kabaca anlatmak gerekirse bu iki takvim dönem dönem birbiriyle kesişir, kesişmesi de Mayalar için pek önemli ve kutsal bir gün olarak addedilir.

İşte bu meşhur 21 Aralık 2012'de de iki takvim kesişiyor, sonrasında tanrılar büyük istirahat dönemine çekiliyor ve gümmm! Niye ki?


Ama takvim orada bitiyormuş? Mayaların 11 haneli sayıları da kapsayan zaman birimleri vardır, (1 Alautun = 23.040.000.000 gün eder örneğin) 2012'de neden dursunlar ki; demek ki çok kötü bir şey olacak ki durmuşlar diye yorumlayanlar var. Ben aydınlatayım, o devirde NotePad bile yok paso duvara oyma yapıyorsun, o kadar gelmelerine şükür muhtemelen sonrasını yazmaya sıkıldılar, takvim de orada bitti. Adamlar 3000-4000 yıl sonrasının öngörüsünü yapmış biz üç ay sonrasının pazar yapısını zor ön görüyoruz, biraz fazla yüklenmiyor muyuz sizce üzerlerinde bir tane kasık bağı olan Mayalara?

Ayrıca hadi biraz da mitolojik ukalalık yapayım. Bu iki takvim kesiştikten sonra (2012'de) tanrıların bazı kaynaklarda büyük istirahat dönemine geçeceği, bazı kaynaklarda da Altın Çağ'ın başlayacağı yazar. Ama felaket senaryosu tarzı bir şeye en azından ben hiç denk gelmedim. Özetle aslında insanlığın yeniden aydınlanmasının sembolik bir şekilde anlatımı nasıl oluyor da kıyamet senaryosuna dönüşüyor, anlamak zor.




Bir diğer yandan meşhur Gezegen X mevzusu vardı. Sümer ve Babil  kökenli bu hikayede Marduk aslında Jüpiterin bilmemkaç katı kocaman bir gezegen ve bize çarpacak. Ama nedense bu kadar kocaman bir şeyi biz göremiyoruz, neden, çünkü NASA saklıyor. Neden, çünkü dünyada teleskop sadece orada var.

Biraz daha mantık yürüten komplo teorisyenleri gezegenin karanlık maddeden oluştuğunu (vay be) ve birden bize geleceğini söylüyordu. Biraz dediysem, çok birazcık aslında. Tabii burnumuzun dibindeki şeyi ölçecek teknolojimiz yok, ondan anlamıyoruz tabii geldiğini.

Tamam Güneş Sistemi dışında henüz insanlı araçla çıkamıyoruz ama o kadar da kendimizi küçümsemeyelim.

Neyse özetle tarih yaklaşınca kimse saçmalıklarından mahçup olmak istemediği için şimdi haberlerde yeni bir Maya takviminin bulunduğunu ve çok daha ileri yıllardan bahsedildiği geçmeye başladı. Önceden kitapları yazıp paraları cukkaya indirenler şimdi bir kılıf bulmaya çalışıyor belli ki. "İşaretleri yanlış yorumlamışım kıyamet aslında 2058'deydi pardon cnm kib bye".


Neyse yazıyı yazdım, şayet ki 21 Aralık günü gökyüzünde kırmızı kocaman bir küre ya da ellerinden ateşler çıkaran bir post modern Darth Vader görürsek bu yazıyı memnuniyetle yiyecek vaktim dahi olacağını sanmıyorum ama 22 Aralıkta görüşmek üzere diyeyim en iyisi.

Son olarak asıl merak ettiğim 2000 yılı patladı, 2012 patladı; Nostradamus desen sokağa çıkmaya utanır yaşasaydı. Mitolojik de pek bir şey kalmadı üzerine sallamasyon inşa edilebilecek, acaba bir sonraki "kıyamet tarihi" ne olacak?

Ayın 7'sinde olsun istemem, lütfen çift sayılı bir yılda olsun. Şimdiden teşekkürler.




2 Mayıs 2012 Çarşamba

Kraliçe I. Elizabeth'in gözdesi: Robert Dudley

Padişahın başını döndüren cariye, kralın gözdesi oluveren nedime ve benzer öyküler. Bu hikayelerin pek çoğunda bir erkeğin başını döndüren ve giderek zirveye çıkan kadınların öyküleri anlatılır. (Ya da finalde tepetaklak düşüşleri) Yazımızın konusu da aslında benzer, sadece roller biraz daha farklı.

Bu sefer başı dönen kişi bir kraliçe, son yıllarda The Tudors ve Other Boleyn Girl ile maceralı aşk hayatı sıkça karşımıza çıkan VIII. Henry'nin kızı ve yaptığı protestan katliamlarıyla sevimsiz bir ün kazanmış Kanlı Mary'nin kardeşi I. Elizabeth. Ve annesi de zamanında VIII. Henry'nin kendisiyle evlenebilmek için yeni bir kilise kurduğu ancak aşkı ve veliaht umudu bitince de öldürttüğü ikinci eşi Anne Boleyn.


Sıkı bir genetik miras değil mi? Annesinin ölümüyle piç ilan edilen, sonrasında yıllarca hizmetçi muamelesi gören; yıllar içinde itibarı biraz iade edilse de ablasının tahta çıkışı sonrasında vatana ihanet ve tahtı ele geçirmekten kuleye kapatılan (haksız gerekçelerle de değil, ablasını tahttan indirmek için sayısız girişimde parmağı olduğu görülüyor) Elizabeth; ablasının amansız hastalığına yenilmesi sonrasında tahta çıkıyor.

İşler onun için epey zor. Ülkenin katolik kesimi ve din adamları ona karşı. Hem o çağın düşünce yapısı hem de ondan önce ülkeyi yöneten ablasının başarısız tutumu yüzünden kimsede bir kadının bir ülkeyi yönetebileceğine dair bir inancı yok. Hele de annesi cadılıkla itham edilmiş, ve tahta çıkmadan önce evli bir erkekle ilişkisi olduğuna dair söylentiler çıkmış birinin. (Bahsi geçen kişi VIII. Henry'nin altıncı karısı Katherine Parr'ın eşi Thomas Howard, idam edildi) Haliyle herkes bir an evvel Elizabeth'in güçlü bir müttefik bulması ve evlenmesini bekliyordu.


Ancak işler öyle olmadı. Elizabeth'in kule günlerden tanıdığı bir sima Robert Dudley, kraliçenin ilgisi çekiveriyor. Kendisi Elizabeth ve Kanlı Mary'nin erkek kardeşleri Edward'ın ölümü sonrası yönetimi ele geçirmek isteyen John Dudley'in oğlu. Başarısız darbe girişimi sonucu babası ve erkek kardeşi idam edilince Robert Dudley tüm ünvanları ve zenginlikleri gidiveriyor ve sonrasında Kanlı Mary'i tahttan indirmek için komplo kurduğundan ötürü vatana ihanetle suçlanarak kuleye kapatılıyor.

Elizabeth'in tahta çıkmasıyla gün doğuyor Robert Dudley için. Önce sarayın at terbiyecisi olarak kraliçenin yakın çevresine giriyor. Çapkınlığıyla meşhur Dudley saray kadınlarını etkisi altına alırken sonunda gerek yakışıklılığı, gerek hoşsohbetli tavırları ile kraliçe ondan etkilenmeye başlıyor. (Resimlerinde bana pek yakışıklı gelmedi ama hem normal ingiliz erkeklerine göre daha esmer olması o devir için çok egzotik bulunuyormuş, ayrıca çok iyi bir dansçıymış; o devrin güzellik anlayışı farklı olsa gerek)


Ancak çok önemli bir detay var: Robert Dudley, Amy Robsart ile evli. Ve İngiltere'de boşanma icat edilmiş olsa da sayısız kilise yönetim değişikliği sonrasında özellikle katolik mezhebe bağlı olanlar bunu kesinlikle reddediyor. Ayrıca kraliçe sırf keyfi için gözdesini eşinden boşarsa halk gözünde itibarını hatta tahtını kaybedebilir.

İkilinin beraberliği büyük bir skandal yaratıyor, ayrıca Elizabeth'in diğer ülkelerde güçlü konumlardaki taliplerini de uzaklaştırıyor. Ülkede büyük bir huzursuzluk hakim ancak aşıklar hiçbir şeyi umursamadan belirli bir süre boyunca ilişkilerine devam ediyorlar.


Bu sırada eşini boşanmaya ikna etmeye çalışan Robert Dudley, onu giderek daha zor hayat koşullarında yaşamaya mahkum ediyor. Ancak koyu bir katolik olan eşi boşanmayı kesinlikle reddediyor.

Ve giderek kraliçenin gözü kulağı olan Dudley, geleceğin kralı gibi davranmaya başlıyor. Bu tavırları öncelikle Elizabeth'in çevresindeki politikacıları rahatsız etse de bir süre sonra ülkenin gerçek yöneticisi gibi davranması ve kraliçe adına elçilerle görüşmeye başlaması Elizabeth'i rahatsız ediyor.

Tarihi gidişata bakarsak aşk mı, tahtı mı sorusuna bu ilişkinin sonuçsuz olduğunu görerek "taht" cevabını veren Elizabeth bunun çözümünü ölümcül bir yolla bulmuş gibi görünüyor.


Dudley'nin sürgün hayatı yaşayan karısı tam da bu dönemde bir kaç basamak merdivenden düşüp boynunu kırarak ölüveriyor. Bu teatral "ölüm"ün mimarı Dudley olmasa gerek, herhalde yıllarca sayısız ince manevra ile sağ kalmayı ve sarayda yükselmeyi başaran biri çok daha zekice bir yol seçerdi. Bu cinayeti kimin azlettirdiği tam bilinmese de araştırma sonucunda Robert Dudley aklanıyor ama itibarı zedeleniyor. Halk gözünde taht için karısını öldürten bir cani olarak görülen Dudley taht umutlarını bırakıp tıpış tıpış geri çekiliyor. Bu kurguyu da düzenleyen Elizabeth'in sadık danışmanı William Cecil olabilir, ancak kendi bilgisi dışında Cecil'in bir hamle yapması çok düşük bir ihtimal.

I. Elizabeth 44 yıl boyunca hiç evlenmeden tahtta kalıyor. Ve ülkesini pek de güzel yönetiyor adeta bir kadının bir ülkeyi yönetemeyeceğine cevap verircesine. Pek gözdesi Robert Dudley Elizabeth'in bir kuzeniyle evleniyor.


İkilinin aşk defteri kapansa da her daim yakın dost olarak kalıyorlar, öyle ki I. Elizabeth ölüm döşeğindeyken başucunda Robert Dudley tarafından ölmeden önce yazdığı  bir aşk mektubu bulunuyor. (Dudley kendisinden 15 sene önce ölüyor)

İngiltere tarihinin en magazinel çiftlerinden biri olan bu ikilinin öyküsü Shekhar Kapur'un Elizabeth filminde daha farklı bir yorumla anlatılmıştı. Bir diğer örnek de The Other Boleyn Girl romanının yazarı Phillippa Gregory'nin The Virgin's Lover // Bakirenin aşığı isimli kitap.

Eminim ki Tudor hanedanı renkli hikayeleriyle gerek yazılı gerek görsel sanatı uzun yıllar beslemeye devam edecek.

Tarih kazananlar tarafından yazılır, mitoloji de

Geçenlerde Babil mitolojisi ile ilgili bir şeyler araştırırken tanıdık bir olayla karşılaştım. Pantheonun en önemli tanrısı Marduk (hani şu 2012'de dünyaya çarpacağı iddia edilen gezegenin isim babası; bu arada geçtiğimiz yıllarda kıyamet kopacağına dair çığırtkanlık yapanların şu anda ne kadar sessiz olduğunu fark ettiniz mi) uzun süre boyunca adaletin, büyünün ve gücün sembolü olmasına karşın zaman ilerleyince kara büyü ile ilişkilendirilniş ve ritüellerde insan kurban edildiğine dair söylentiler yayılmış. Özellikle de Antik Mısırlılar için Marduk'a hizmet eden rahipler güçlü bir korku objesi olarak görülmüş.


Bu hikaye bana oldukça tanıdık geliyor. Monoteizme geçmeden biraz daha politeist inançlarda duralım. Komşu bir uygarlık olan Antik Mısır'da da benzer bir durum mevcut. Aşağı Mısır'ın hakim tanrısı Set erken dönemde düzenin ve krallığın koruyucusu, büyünün sahibi, Ra'nın savaşçısı gibi sıfatlarla anılırken; Yukarı Mısır'ın politik gücü ele geçirmesiyle birden kaos, yıkım ve kısırlıkla ilişkilendirilmiş.

Eski efsanelerde Set öncesinde kötülük sembolü Ra'yı yani Güneş'i yok etmek isteyen Apep isimli bir yılandı (Apophis olarak da bilinir, hatta dünyaya çarpma ihtimali yüksek bir göktaşına bu isim verilmişti) ve kimse onu yenmeye cesaret edemiyordu. Ta ki Set gelip de onu mızrağıyla yok edene kadar. (Marduk ve Tiamat'ın savaşı da bu hikayeyi biraz andırıyor, ayrıca iki karakterin de sürgün edilip geri döneceklerine dair intikam yemini ve kehanette bulunması da)


Ancak gün olur devran döner, Yukarı Mısır'ın hakimiyetiyle Osiris-Horus ve Set miti ortaya çıktı. Bir anda Ra'nın gözdesi Set erkek kardeşini öldüren ve kardeşinin oğlu tarafından gazaba uğrayan bir karaktere dönüştü. Peki nasıl? (Erkek kardeşi tarafından öldürüp sonra oğlu tarafından intikam alınma motifini sayısız edebiyat yapıtında görebiliriz, hatta Hamlet'teki babanın hayaleti bu hikayede ölüp dirilen Osiris)

Set'in kötü bir figür olmasının temel sebeplerinden biri Hiksos işgalidir. Mısırlılar hayatına devam ederken "Çoban Krallar" diye bilinen göçebe ve savaşçı kavim Hiksoslar Mısır'ı hızlı ve acımasız bir şekilde işgal etti. Yönetici tanrıları Sutekh idi. (Set'in Hiksos versiyonu) İki krallık tekrar düzene girdiğinde ise işgal hatıraları solmadı ve halk işgalcilerin tanrısına her daim uzak oldu. (İlerleyen zamanda Set yabancı ülkelerle de ilişkilendirildi)


Bu konuda en ilginç detay ise giderek daha karanlık bir figüre dönüşen Set'in ismini firavunluk ismi olarak seçen II. Ramses'in babası I. Seti'dir. Kendisi bu ismi yıkıcı gücü yapıcı güce dönüştürmenin sembolü olarak görüyor ve Set'e saygı gösteriyordu. Bu seçimin o dönemde rahipler üzerinde yarattığı etkiyi merak ediyorum. (Papa'nın I. Satanus ismiyle tahta çıktığını düşünün mesela)

Daha yakın zamanlı örneklere geçersek, özellikle pagan Kuzey ve Orta Avrupa toplumlarına bakalım. Anaerkil ya da en azından kadın ve erkeği eşit gören bu inanışlar; kadını öven ve yücelten sayısız sembol ve ritüel içeriyordu. Da Vinci Şifresinde popüler bir şekilde "Kutsal Dişinin Yok edilişi" anlatılıyordu.


Malumunuz hristiyanlığın yayılmaya başlamasıyla eskiden kutsal olan bir çok şey şeytani olarak kabul edilmeye başlandı. Ana tanrıçalar kara büyücü cadılara dönüştü, bitmek bilmeyen cadı avları başladı ve sayısız masum kadın acımasızca öldürüldü. Kusursuzluğun, güzelliğin ve kadınlığın sembolü olan beş köşeli yıldız ters çevrildi ve şeytanın sembolü oldu. (Hala da metalciler tarafından rağbet görüyor) Bir çok görselde karşımıza çıkan bereketin ve üremenin tanrısı keçi Baphomet meşhur şeytan figürüne dönüştü. Eski bayramlar sapkınlık haline geldi ya da adları değiştirildi.

Bu kısmı daha çok uzatmak mümkün ama aslında tüm örneklerde ana fikir aynı. Bir topluma yeni bir güç hakim olduğunda ilk başta eski inanışları yok etmeli ve kendi inanışını hakim kılmalıdır. Toplumu kontrol etmenin en iyi yollarından biri de budur. Ve bunun da en etkili ve acımasız metodu eski inanışları şeytani ve kötü kılmak.


Kendi inancına dört elle sarılıp, en ufak bir sorgulama ya da eleştiri geldiğinde çılgına dönen ama kendileri dışındaki bir inanca mensup kişilerle alay edip küçük görenler bir zamanlar ve hala bu inanışların en az kendilerinki kadar değerli ve öznel olduğunu maalesef hatırlamıyorlar, ya da bilmezlikten geliyorlar.

Ve tarih de onların lehine çalışıyor, biz ne kadar satır aralarını okusak da.