Bazı filmler üzerinden yıllar geçse de güzelliğinden bir şey kaybetmez. Truman Show da onlardan biri.
Filmin odağı "Biri bizi gözetliyor" teması olsa da aslında asıl işlevi hepimizin "normal" hayatlarına acımasız bir ayna tutmak.
İlk bakışta Truman'ın gayet "iyi" bir hayatı var. Güzel bir eş, güzel bir masabaşı işi, iyi niyetli komşular. Bunun yanında ev için mortgage borcu, araba için kredi, bir kaç seneye çocuk yapma projesi. Hepsi bilindik şeyler.
Ancak Truman'ın hepimizde olan bir özelliği daha var, belki onun kişiliğinde bu daha da baskın: Keşfetmek istiyor. Yeni yerler görmek ona mükemmel hayat olarak sunulan kısıtlı alanın dışına çıkmak istiyor.
Slyvia karakteri aslında bir tetik. Herkesin hayatında yaşadığı normal ve sakin düzeni aslında temelde koruma içgüdüsü mevcut. Çünkü bu şekilde risk almaya ya da alışık olduğumuz güvenli alanı değiştirmek için efor sarfetmeye gerek yok. Ancak Truman daha okuldayken Slyvia'dan etkileniyor, hatta aşık oluyor. Ancak belki de bu "tehlikeli" olduğu için yapımcılar onun önceden seçtikleri Meryl ile evlenmesini istiyor ve başarıyorlar.
Gene de Truman Slyvia'yı unutamıyor ve ilk arzusu kızın gittiğini söyledikleri yer olan Fiji'ye ulaşmak. Topladığı dergilerden onun yüzünü oluşturmaya çalışıyor.
Bazı insan ve olayların yarattığı etkiler tüm bu güvenli alanları kırma arzusu uyandırabiliyor. Ancak genel olarak yaptığımız şey kendimizi şu anda koşulların bu değişikliğe uygun olmadığına kendimizi inandırmak ve sonra da bir içki masasında hayallerimizden bahsetmek.
Truman ne zaman keşfetmek farklı bir şey yapmak istese karısı karşısına geçip ödenmesi gereken kredi borçlarını, yakında doğmasını istediği bebeğini anlatıyor. Ev, araba, çocuk üçgeninde hayallerinden sonsuza dek uzaklaşarak sürekli düzenini koruması gerektiği Truman'a yakınları tarafından sürekli hatırlatılıyor. Fazla dışarıyı düşünmemesi için de çocukluğunda babası "öldürülerek" kendisine "su" korkusu veriliyor, ayrıca da uçakların güvensizliği sürekli vurgulanıyor.
Bir insanı babasının ölümünden sorumlu tutarak onun içine bu korku ve suçluluğu yerleştirmek nasıl bir zalimliktir diye düşününce insanın aklında sayısız medya kurbanı geliyor.
Tabii Christof'tan da bahsetmek lazım. Truman Show'un "yaratıcısı". Sufleleriyle tüm karakterleri kontrole eden, kamera açılarını ve doğa olaylarını düzenleyen kişi. Truman yaratıcısına karşı çıkarken adeta tanrılara ve düzene isyan eden Prometheus gibi. Ancak yaratıcısının bir sözü de çok manidar: Sana yarattığım dünya dışarıdakinden daha kötü bir yer değil aksine daha güvenli bir yer.
Ancak Truman her şeye rağmen oradan gitmek isteyince Christof'un da bir işi kalmıyor.
Aslında Meryl ve Marlon'un da psikolojilerini incelemek ayrı bir film konusu olurdu. Özellikle de yedi yaşından beri şovun içinde Truman'ın en iyi arkadaşı rolünde olan Marlon'un gerçek ruh halini merak ediyorum. Truman bir yalanın içinde bilmeden yaşarken Marlon 23 yıldır bu yalanın içinde bilerek yaşamaya devam ediyor.
Bir diğer konu da reklamlar. Truman'ı her gün panonun önüne itekleyen ikizler, karısının ve arkadaşının ürün yerleştirme çalışmaları, hepsi son derece dikkat çekici. Rahatsız edici ve gerçek.
Ve Truman'ı an be an takip eden insanlar. Hepimiz gözetlemeyi seviyoruz. Show bittiğinde gelen soru: Televizyon rehberinde başka ne var? Uykuya devam.
Hepimiz kredi kartı borçlarımızı öder, aslında hep yapmak istediğimiz işi, seyahati, hayali bir başka "koşulların uygun olduğu güne" erteler, aslında bize hiçbir şey katmayıp öyle gittiği için öyle gitmesi gereken her türlü insani ilişkinin içinde yuvarlanırken şu soruyu da sormadan edemiyorum: Truman'ın filmin finalinde duvara çarpıp "gerçek" dünyaya döndükten sonra nasıl bir hayatı olacak? Slyvia'ya kavuştuktan sonra hikaye nasıl bitecek? Yoksa onlar da bir süpermarkette yeni çıkan müthiş özelliklere sahip ekstra süper yumuşatıcı hakkında kavga mı edecekler?
Cevabı siz de biliyorsunuz.
drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
drama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Ocak 2015 Cumartesi
11 Ocak 2015 Pazar
Gone Girl
Sonunda izledim. Öncelikle filmin en iyi yanı seyir esnasında filmle ilgili düşüncelerinizin anlık değişebilmesiydi.
Tüm yazı spoiler içerecek.
Hikaye "Issız Adam" tadında gayet poz, zeka dolu olması amaçlanmış bir flört sahnesi ile açılıyor. Akabinde başlayan peri masalının başlangıcı, bozulması; giderek ilgisizleşen duyarsız koca ve kaybolan zavallı masum karısı, hadi bu duruma üzülelim diye düşünürken gelen hafif sıkıntı duygusu ve bam!
Olay çok başka yerlere gidiyor.
Beni asıl heyecanlandıran ve ilgilendiren filmin birden çok zeki ve psikopat bir kadının intikam öyküsüne dönüşmesi değil aslında "Mükemmeliyetçilik" ve "Narsizm" kavramlarını gerçekten çok iyi anlatması oldu.
Detaylarla başlayalım; Amy "mükemmel" bir kız. Gayet zeki, parlak diplomaları var, iyi bir aileden geliyor, güzel, çekici vs vs. Ancak bunlar ailesine yetmemiş ki kızlarının kendilerince "eksik" kalan başarılarını da başarı öyküsüne dönüştürerek bizdeki Ayşegül serilerine benzeyen "Amazing Amy" isimli örnek kız çocuğu modellemesi yapan bir çocuk kitabına dönüştürmüşler. Amy, aslında Amazing Amy'den nefret ediyor çünkü onun eksik bıraktığı ya da ilgilenmediği her şeyi çizgi karakteri başarmış durumda. Sürekli mükemmeliyetçilik ile güdümlenen hayatı haliyle kendisinden asla memnun olmayarak geçiyor.
Önceki paragrafı aslında Amy bir kader kurbanıydı ondan bu hale geldi diye almayın sakın. Kadın bildiğin ruh hastası, narsist ve ciddi değer sorunları var. Ayrıca zekasına ve kendisine duyduğu abartılı hayranlık yüzünden de kendisine istediği değeri göstermeyen kişilerden çok sert intikamlar alıyor.
Madalyonun diğer yüzüne bakalım: Nick Dunne. Taşradan geldiği için kendisiyle ilgili sürekli yetersizlik hisseden, patlama anlarında bunu sıkça dile getiren, Lifestyle dergilerinde yazmasına ve sürekli kendisini daha parlak bir şekilde pazarlamasına karşın aslında ciddi şekilde kompleksleri olan bir insan. Aslında tam bir tencere kapak durumu. Tek fark Amy bunu çok abartılı bir narsizm ile verirken Nick bunu umursamazlık ve tamamen kendi isteklerine odaklanarak yapıyor. Aslında bizim Issız Adam'ı andırıyor bu yönleriyle de.
Nick tam Amy, Amazing Amy'den belki en çok nefret ettiği anda - "Düğün" sahnesi - herkesin ortasında ve kadını son derece onore eden bir şekilde evlenme teklif ediyor. Kadının çığlık atan özgüven eksikliği bir anlığına tatmin oluyor. Nitekim filmin sonlarına doğru ne kadar Nick'in yalan söylediğini bildiğini söylese de Nick televizyona çıkıp onun ne kadar muhteşem olduğu ve onu ne kadar çok sevdiğini söylediğinde gözlerinin nasıl parladığını görüyoruz.
Filmin tüm gidişatı değiştiren sahnesi: Amy'nin arabayla giderken planlarını anlattığı an. Aslında tüm kadınların asla unutmaması gereken gayet sert ve doğru cümleler kuruyor:
Nick loved a girl I was pretending to be. "Cool girl." Men always use that as their defining compliment. "She's a cool girl." Cool girl is hot. Cool girl is game. Cool girl is fun. Cool girl never gets angry at her man. She only smiles in a chagrined, loving manner... And then presents her mouth for fucking. She likes what he likes. So evidently, she's a vinyl hipster who loves fetish manga. If he likes girls gone wild, she's a mall babe who talks football and endures buffalo wings at Hooters. When I met Nick dunne, I knew he wanted cool girl. And for him, I'll admit, I was willing to try. I wax-stripped my pussy raw. I drank canned beer watching Adam sandler movies. I ate cold pizza and remained a size two. I blew him semi-regularly. I lived in the moment.
I was fucking game. I can't say I didn't enjoy some of it. Nick teased out of me things I didn't know existed. A lightness, a humor, an ease. But I made him smarter. Sharper. I inspired him to rise to my level. I forged the man of my dreams. We were happy pretending to be other people. We were the happiest couple we knew.
And what's the point of being together if you're not the happiest?
But Nick got lazy. He became someone I did not agree to marry. He actually expected me to love him unconditionally. Then he dragged me, penniless, to the navel of this great country... And found himself a newer, younger, bouncier... Cool girl. You think I'd let him destroy me and end up happier than ever?
No fucking way.
He doesn't get to win. My cute, charming, salt-of-the-earth, Missouri guy. He needed to learn.
Grown-ups work for things. Grown-ups pay. Grown-ups suffer consequences.
Sıkılmadan okuduysanız bence burası filmin özetiydi. Kadın-erkek genel olarak kendimizi daha "cool" bir şeye çevirmeye uğraşıyoruz. Süslü ve çok mutlu sosyal medya resimleri yüklüyoruz, hep çok eğleniyoruz ve hep harika hissediyoruz. Sürekli dünyadan daha çok ilgi ve "like" istesek de aslında bu hiç umrumuzda değilmiş gibi davranıyoruz.
Acı ama genelde kadınların çok sık yaptığı bir şey olan birlikte oldukları erkeklerin ilgi alanlarına sevmeseler de uyum sağlamaya çalışmaları ve onların istedikleri gibi davranmaları en sonunda patlama ile sonuçlanıyor. Amy'nin uzun uzun anlattığı şey sırf onu daha çok sevsin diye nefret ettiği halde Fenerbahçe maçına gidip tezahürat yapan bir kadının bastırılmış öfkesinden farklı değil. Amy'nin filmde aldığı intikam kadın erkek fark etmez aslında bir çok insanın zihninden geçen şeyler.
Ancak pek tabii ki kimse kimseyi zorla dönüştürmüyor, buradaki temel dürtü daha çok sevilmek ve dövgü almak, esasen tamamen egosantrik bir konu. Ancak kim olursanız olun bir ilişki için yeterince dönüşüp başka bir şey olduğunuzda ve karşı taraf istediğiniz kadar efor sarfetmediği anda işte o zaman ip kopuyor.
Nitekim Nick de kırsala yerleştikten sonra salıyor, hatta kendisine başka bir sevgili buluyor. Ve en sonunda karısından tamamen kopmak istese de para pul meseleleri ve korkaklıktan bunu yapamıyor. Hep bir bahanesi var. Öyle ki filmin sonunda psikopat olduğunu bildiği karısı ile elele gülücükler atmaya devam ediyor.
Bir parantez açalım: Amy'nin erkek seçimleri de son derece dikkat çekici. Nick tam istediği "yükseltebileceği" bir adam. Ona göre daha "düşük seviyede", kırsaldan geliyor, "kinoa" nedir bilmiyor. Amy, Nick'i "yükselterek" kendi egosunu besliyor. Lisedeki sevgilisi Desi ise bunun tam tersi. Belki de Amy'den de fazla bir kontrol manyağı, mükemmeliyetçi, zengin ve kültürlü. Amy onun yanında yetersiz hissediyor. Nitekim Desi'ye sığında adamın ilk işi kadını eski "muhteşem" haline döndürmek oluyor. Zaten Desi'ye sığındıktan sonra onunla aslında "kendi seviyesine uygun" bir şekilde zaman geçirse de adamdan ne kadar tiksindiğini görüyoruz.
Daha önce komplo kurduğu hipster sevgilisi ise Nick'e benziyor ancak O da affedilmeyecek bir hata yapıyor, Amy'den sıkılıyor. Ve bir anda tecavüzcü oluyor, hayatı kararıyor. Amy bu tür adamlara kravat alarak, onları daha sofistike ortamlara sokarak kendince kendisine layık hale getiriyor. Zaten tiradında da bunu kendisinin yaptığından ne kadar emin olduğunu görüyoruz. Ancak istekleri yerine getirilmediğinde ise hiç uzlaşmacı değil, derhal adamların hayatlarını mahvediyor.
Amy çok değer verdiği varlığını korkmayıp sonlandırabilseydi eşi idam cezasına çarptırılacaktı. Ancak kendisine bu kadar aşık bir kadın kendisini nasıl öldürebilirdi ki?
Bu kısmı önemle vurgulamak lazım, film kesinlikle "kadınlar kötüdür" mesajı vermiyor. Amy de Nick kadar kötü, Nick de Amy kadar. Birbirilerine gerçekten yakışan bir çift. Sahte, yetersiz, parlak ambalajlı.
Film diğer taraftan medyanın iğrençliği, bir insanın yeterli medya desteğiyle bir gün nefret objesiyken ertesi gün nasıl herkesin sevgilisi olabileceğini, kızları kayıpken bile ailesinin hala kendi markalarını pazarlamaya çalışmalarını, hangi ülkeden olursak olalım mide bulandırıcı ve sahte dramaları ne kadar çok sevdiğimizi de gösteriyor.
Yazının en başına dönersek mükemmeliyetçilik ve narsizm filmin en önemli iki sütunu. Tüm öykü buradan şekilleniyor aslında. Photoshoplarla 36 bedenlere, pürüzsüz ciltlere, muhteşem kaslara sahip adam ve kadınlar, yeme bozuklukları çeken ama çok mutlu olduğunu söyleyen mutsuz insanlar, sürekli gülümseyen ve çok eğlenen ama aslında içlerinden sadece ne kadar acı çektiklerini bilenler, iğrenç giden ilişkilerini sırf herkesçe dışarıdan çok güzel görünüyor diye devam ettirenler... Hepsi bizim bir parçamız. Hepsi medya ve reklamla ailemiz ve sevdiklerimiz yoluyla bize dayatılan şeyler.
Sürekli harca, çünkü aldığın şeyler bir süre sonra yetmeyecek, yetse de sıkılacaksın. Daha çok spor yap çünkü çirkin olursan seni kimse sevmez. Her zaman çok farklı ve eğlenceli görün yoksa insanlar seni sıkıcı bulur. Asla yalnız kalma çünkü insanlar yalnız insanları sevmez. Hep mutlu, hep canlı ve hep sağlıklısın.
Hepsi koca bir yalan. Ve biz bu yalana inanmayı ne kadar inkar edersek edelim çok seviyoruz.
Televizyonundan internetine her yerde bangır bangır herşeyin geçiciliği anlatılırken aslında kalıcılığın gücünü hissetmeyi denemek belki de yapılması gereken. Her türlü bizi daha çok yemeye, içmeye, tüketmeye zorlayacak bir yol olsa da en azından "gerçek" olmayı denemek de atılabilecek büyük bir adım.
Güzel filmdi. Happily ever after.
Tüm yazı spoiler içerecek.
Hikaye "Issız Adam" tadında gayet poz, zeka dolu olması amaçlanmış bir flört sahnesi ile açılıyor. Akabinde başlayan peri masalının başlangıcı, bozulması; giderek ilgisizleşen duyarsız koca ve kaybolan zavallı masum karısı, hadi bu duruma üzülelim diye düşünürken gelen hafif sıkıntı duygusu ve bam!
Olay çok başka yerlere gidiyor.
Beni asıl heyecanlandıran ve ilgilendiren filmin birden çok zeki ve psikopat bir kadının intikam öyküsüne dönüşmesi değil aslında "Mükemmeliyetçilik" ve "Narsizm" kavramlarını gerçekten çok iyi anlatması oldu.
Detaylarla başlayalım; Amy "mükemmel" bir kız. Gayet zeki, parlak diplomaları var, iyi bir aileden geliyor, güzel, çekici vs vs. Ancak bunlar ailesine yetmemiş ki kızlarının kendilerince "eksik" kalan başarılarını da başarı öyküsüne dönüştürerek bizdeki Ayşegül serilerine benzeyen "Amazing Amy" isimli örnek kız çocuğu modellemesi yapan bir çocuk kitabına dönüştürmüşler. Amy, aslında Amazing Amy'den nefret ediyor çünkü onun eksik bıraktığı ya da ilgilenmediği her şeyi çizgi karakteri başarmış durumda. Sürekli mükemmeliyetçilik ile güdümlenen hayatı haliyle kendisinden asla memnun olmayarak geçiyor.
Önceki paragrafı aslında Amy bir kader kurbanıydı ondan bu hale geldi diye almayın sakın. Kadın bildiğin ruh hastası, narsist ve ciddi değer sorunları var. Ayrıca zekasına ve kendisine duyduğu abartılı hayranlık yüzünden de kendisine istediği değeri göstermeyen kişilerden çok sert intikamlar alıyor.
Madalyonun diğer yüzüne bakalım: Nick Dunne. Taşradan geldiği için kendisiyle ilgili sürekli yetersizlik hisseden, patlama anlarında bunu sıkça dile getiren, Lifestyle dergilerinde yazmasına ve sürekli kendisini daha parlak bir şekilde pazarlamasına karşın aslında ciddi şekilde kompleksleri olan bir insan. Aslında tam bir tencere kapak durumu. Tek fark Amy bunu çok abartılı bir narsizm ile verirken Nick bunu umursamazlık ve tamamen kendi isteklerine odaklanarak yapıyor. Aslında bizim Issız Adam'ı andırıyor bu yönleriyle de.
Nick tam Amy, Amazing Amy'den belki en çok nefret ettiği anda - "Düğün" sahnesi - herkesin ortasında ve kadını son derece onore eden bir şekilde evlenme teklif ediyor. Kadının çığlık atan özgüven eksikliği bir anlığına tatmin oluyor. Nitekim filmin sonlarına doğru ne kadar Nick'in yalan söylediğini bildiğini söylese de Nick televizyona çıkıp onun ne kadar muhteşem olduğu ve onu ne kadar çok sevdiğini söylediğinde gözlerinin nasıl parladığını görüyoruz.
Filmin tüm gidişatı değiştiren sahnesi: Amy'nin arabayla giderken planlarını anlattığı an. Aslında tüm kadınların asla unutmaması gereken gayet sert ve doğru cümleler kuruyor:
Nick loved a girl I was pretending to be. "Cool girl." Men always use that as their defining compliment. "She's a cool girl." Cool girl is hot. Cool girl is game. Cool girl is fun. Cool girl never gets angry at her man. She only smiles in a chagrined, loving manner... And then presents her mouth for fucking. She likes what he likes. So evidently, she's a vinyl hipster who loves fetish manga. If he likes girls gone wild, she's a mall babe who talks football and endures buffalo wings at Hooters. When I met Nick dunne, I knew he wanted cool girl. And for him, I'll admit, I was willing to try. I wax-stripped my pussy raw. I drank canned beer watching Adam sandler movies. I ate cold pizza and remained a size two. I blew him semi-regularly. I lived in the moment.
I was fucking game. I can't say I didn't enjoy some of it. Nick teased out of me things I didn't know existed. A lightness, a humor, an ease. But I made him smarter. Sharper. I inspired him to rise to my level. I forged the man of my dreams. We were happy pretending to be other people. We were the happiest couple we knew.
And what's the point of being together if you're not the happiest?
But Nick got lazy. He became someone I did not agree to marry. He actually expected me to love him unconditionally. Then he dragged me, penniless, to the navel of this great country... And found himself a newer, younger, bouncier... Cool girl. You think I'd let him destroy me and end up happier than ever?
No fucking way.
He doesn't get to win. My cute, charming, salt-of-the-earth, Missouri guy. He needed to learn.
Grown-ups work for things. Grown-ups pay. Grown-ups suffer consequences.
Sıkılmadan okuduysanız bence burası filmin özetiydi. Kadın-erkek genel olarak kendimizi daha "cool" bir şeye çevirmeye uğraşıyoruz. Süslü ve çok mutlu sosyal medya resimleri yüklüyoruz, hep çok eğleniyoruz ve hep harika hissediyoruz. Sürekli dünyadan daha çok ilgi ve "like" istesek de aslında bu hiç umrumuzda değilmiş gibi davranıyoruz.
Acı ama genelde kadınların çok sık yaptığı bir şey olan birlikte oldukları erkeklerin ilgi alanlarına sevmeseler de uyum sağlamaya çalışmaları ve onların istedikleri gibi davranmaları en sonunda patlama ile sonuçlanıyor. Amy'nin uzun uzun anlattığı şey sırf onu daha çok sevsin diye nefret ettiği halde Fenerbahçe maçına gidip tezahürat yapan bir kadının bastırılmış öfkesinden farklı değil. Amy'nin filmde aldığı intikam kadın erkek fark etmez aslında bir çok insanın zihninden geçen şeyler.
Ancak pek tabii ki kimse kimseyi zorla dönüştürmüyor, buradaki temel dürtü daha çok sevilmek ve dövgü almak, esasen tamamen egosantrik bir konu. Ancak kim olursanız olun bir ilişki için yeterince dönüşüp başka bir şey olduğunuzda ve karşı taraf istediğiniz kadar efor sarfetmediği anda işte o zaman ip kopuyor.
Nitekim Nick de kırsala yerleştikten sonra salıyor, hatta kendisine başka bir sevgili buluyor. Ve en sonunda karısından tamamen kopmak istese de para pul meseleleri ve korkaklıktan bunu yapamıyor. Hep bir bahanesi var. Öyle ki filmin sonunda psikopat olduğunu bildiği karısı ile elele gülücükler atmaya devam ediyor.
Bir parantez açalım: Amy'nin erkek seçimleri de son derece dikkat çekici. Nick tam istediği "yükseltebileceği" bir adam. Ona göre daha "düşük seviyede", kırsaldan geliyor, "kinoa" nedir bilmiyor. Amy, Nick'i "yükselterek" kendi egosunu besliyor. Lisedeki sevgilisi Desi ise bunun tam tersi. Belki de Amy'den de fazla bir kontrol manyağı, mükemmeliyetçi, zengin ve kültürlü. Amy onun yanında yetersiz hissediyor. Nitekim Desi'ye sığında adamın ilk işi kadını eski "muhteşem" haline döndürmek oluyor. Zaten Desi'ye sığındıktan sonra onunla aslında "kendi seviyesine uygun" bir şekilde zaman geçirse de adamdan ne kadar tiksindiğini görüyoruz.
Daha önce komplo kurduğu hipster sevgilisi ise Nick'e benziyor ancak O da affedilmeyecek bir hata yapıyor, Amy'den sıkılıyor. Ve bir anda tecavüzcü oluyor, hayatı kararıyor. Amy bu tür adamlara kravat alarak, onları daha sofistike ortamlara sokarak kendince kendisine layık hale getiriyor. Zaten tiradında da bunu kendisinin yaptığından ne kadar emin olduğunu görüyoruz. Ancak istekleri yerine getirilmediğinde ise hiç uzlaşmacı değil, derhal adamların hayatlarını mahvediyor.
Amy çok değer verdiği varlığını korkmayıp sonlandırabilseydi eşi idam cezasına çarptırılacaktı. Ancak kendisine bu kadar aşık bir kadın kendisini nasıl öldürebilirdi ki?
Bu kısmı önemle vurgulamak lazım, film kesinlikle "kadınlar kötüdür" mesajı vermiyor. Amy de Nick kadar kötü, Nick de Amy kadar. Birbirilerine gerçekten yakışan bir çift. Sahte, yetersiz, parlak ambalajlı.
Film diğer taraftan medyanın iğrençliği, bir insanın yeterli medya desteğiyle bir gün nefret objesiyken ertesi gün nasıl herkesin sevgilisi olabileceğini, kızları kayıpken bile ailesinin hala kendi markalarını pazarlamaya çalışmalarını, hangi ülkeden olursak olalım mide bulandırıcı ve sahte dramaları ne kadar çok sevdiğimizi de gösteriyor.
Yazının en başına dönersek mükemmeliyetçilik ve narsizm filmin en önemli iki sütunu. Tüm öykü buradan şekilleniyor aslında. Photoshoplarla 36 bedenlere, pürüzsüz ciltlere, muhteşem kaslara sahip adam ve kadınlar, yeme bozuklukları çeken ama çok mutlu olduğunu söyleyen mutsuz insanlar, sürekli gülümseyen ve çok eğlenen ama aslında içlerinden sadece ne kadar acı çektiklerini bilenler, iğrenç giden ilişkilerini sırf herkesçe dışarıdan çok güzel görünüyor diye devam ettirenler... Hepsi bizim bir parçamız. Hepsi medya ve reklamla ailemiz ve sevdiklerimiz yoluyla bize dayatılan şeyler.
Sürekli harca, çünkü aldığın şeyler bir süre sonra yetmeyecek, yetse de sıkılacaksın. Daha çok spor yap çünkü çirkin olursan seni kimse sevmez. Her zaman çok farklı ve eğlenceli görün yoksa insanlar seni sıkıcı bulur. Asla yalnız kalma çünkü insanlar yalnız insanları sevmez. Hep mutlu, hep canlı ve hep sağlıklısın.
Hepsi koca bir yalan. Ve biz bu yalana inanmayı ne kadar inkar edersek edelim çok seviyoruz.
Televizyonundan internetine her yerde bangır bangır herşeyin geçiciliği anlatılırken aslında kalıcılığın gücünü hissetmeyi denemek belki de yapılması gereken. Her türlü bizi daha çok yemeye, içmeye, tüketmeye zorlayacak bir yol olsa da en azından "gerçek" olmayı denemek de atılabilecek büyük bir adım.
Güzel filmdi. Happily ever after.
2 Ocak 2015 Cuma
Marco Polo
2015'in ilk yazısını son dakika golü atarak 2014'te izlediğim en iyi yeni yapım diyebileceğim Marco Polo hakkında yazmak istedim.
10 bölümü yavaş tempoyla izleyerek üç günde bitirdim. Hızlı tempoda kesin bir günde biterdi. O kadar akıcı ve güzel geldi.
Her daim uzakdoğu kültürünü severim ancak babamın da etkisiyle Moğol kültürüne özel bir sevgim var. Silahlarına, mimarilerine ve en önemlisi müziklerine. Mongol isimli filmde keşfettiğim Altan Urag grubunun(Moğolistan usülü Apocalyptica diyebiliriz) da Ijii Mongol gibi parçalarıyla dizide yer almaları ayrıca hoşuma gitti. Bundan sonrası spoiler içerecek.
Dizinin adı Marco Polo ancak tüm hikaye karakterin ana ekseninde dönmüyor, bu kesinlikle bir artı. Arada kalp kırsa da hizmetine girmek istediğim Kubilay Han başta olmak üzere Yüz Göz (Hundred Eyes) gibi müthiş bir reis shifu, Sidao gibi müthiş ve felsefik bir kötü, Byamba gibi saf bir delikanlı ve Topal Yusuf gibi karmaşık gerçekten iyi çalışılmış karakterler izliyoruz.
Dizi sayısız şık kılıç dövüşü ve Kung-Fu sahnesi içeriyor. Özellikle final bölümünde Shifu reis ile Sidao'nun dövüşü muhteşemdi, kendimden geçtim. Shifu'nun Sidao'nun en büyük gücü olan peygamber devesi disiplinine geçerek onu yenmesi gerçekten olağanüstüydü.
Çok hoşuma giden diğer bir detay da üstad Yüz Göz tarafından eğitilse de klasik dövüş filmlerindeki gibi Marco Polo'nun bir aylık hızlandırılmış Kung-Fu kursu sonunda hocasını dövememesiydi. Adamlar hayatlarını vermiş bu işe olur mu öyle? Nitekim Sidao'yla kapışınca da hemen cortladı. Olması gereken de bu.
Ufak bir rolde The Matrix Reloaded ve Revolutions tanıdığımız Seraph'ı (Collin Chou) görmek güzeldi. Gene de Sidao tarafından hemen harcanmasına biraz bozuldum.
Dizinin benim için en ilginç karakterlerinden biri kendini idealleri için feda eden Kubilay Han'ın baş veziri Topal Yusuf'tu. Yanında sinsi sinsi takılan şerefsiz hazine bakanı Ahmet'in foyası çıkmadığından yeni sezonda neler yapacağını hep beraber göreceğiz.
Bunun dışında Kubilay Han'ın sürekli mızmızlayan kompleksli oğlu (son dakikada akıllanır gibi oldu neyse) Jingim Ido'nun aynısı değil de ne?
Atlar, kılıçlar, savaşlar ve yine savaşlar ilgi alanınızdaysa bu diziyi kaçırmayın derim. Özellikle bozkır sahnelerinde insanın oralara gidesi dağ bayır koşturası geliyor, bir şekilde kan çekiyor demek ki.
Sevenleri için de son olarak Altan Urag'ın müthiş parçası Ijii Mongol'u da ekleyelim:
10 bölümü yavaş tempoyla izleyerek üç günde bitirdim. Hızlı tempoda kesin bir günde biterdi. O kadar akıcı ve güzel geldi.
Dizinin adı Marco Polo ancak tüm hikaye karakterin ana ekseninde dönmüyor, bu kesinlikle bir artı. Arada kalp kırsa da hizmetine girmek istediğim Kubilay Han başta olmak üzere Yüz Göz (Hundred Eyes) gibi müthiş bir reis shifu, Sidao gibi müthiş ve felsefik bir kötü, Byamba gibi saf bir delikanlı ve Topal Yusuf gibi karmaşık gerçekten iyi çalışılmış karakterler izliyoruz.
Çok hoşuma giden diğer bir detay da üstad Yüz Göz tarafından eğitilse de klasik dövüş filmlerindeki gibi Marco Polo'nun bir aylık hızlandırılmış Kung-Fu kursu sonunda hocasını dövememesiydi. Adamlar hayatlarını vermiş bu işe olur mu öyle? Nitekim Sidao'yla kapışınca da hemen cortladı. Olması gereken de bu.
Ufak bir rolde The Matrix Reloaded ve Revolutions tanıdığımız Seraph'ı (Collin Chou) görmek güzeldi. Gene de Sidao tarafından hemen harcanmasına biraz bozuldum.
Dizinin benim için en ilginç karakterlerinden biri kendini idealleri için feda eden Kubilay Han'ın baş veziri Topal Yusuf'tu. Yanında sinsi sinsi takılan şerefsiz hazine bakanı Ahmet'in foyası çıkmadığından yeni sezonda neler yapacağını hep beraber göreceğiz.
Bunun dışında Kubilay Han'ın sürekli mızmızlayan kompleksli oğlu (son dakikada akıllanır gibi oldu neyse) Jingim Ido'nun aynısı değil de ne?
Atlar, kılıçlar, savaşlar ve yine savaşlar ilgi alanınızdaysa bu diziyi kaçırmayın derim. Özellikle bozkır sahnelerinde insanın oralara gidesi dağ bayır koşturası geliyor, bir şekilde kan çekiyor demek ki.
Sevenleri için de son olarak Altan Urag'ın müthiş parçası Ijii Mongol'u da ekleyelim:
25 Ağustos 2014 Pazartesi
Her
Robotsever bir insanım. Hani n sene içinde robotlarla savaşacağımıza falan inancım tam. Ama gene de seviyorum onları. Ne demişler, savaşma seviş. Bu mana dolu girişten sonra filme döneyim en iyisi.
James Cameron'un heykelini dikeceksiniz ileride. Asimov'un da olabilir, neyse tamam.
Bu kadar robot dememe karşın film robotlar hakkında falan değil. Çok gelişmiş, hatta karakter sahibi bir yapay zeka ve bir adamın aşk hikayesi diye özetleyebiliriz. Yok özetleyemeyiz.
Joaquin Phoenix, ki kendisini sırtlan suratlı roma imparatoru Commodus'u canlandırdığından beri severim, filmin çoğunda tek başına olmasına karşın şahane bir oyunculuk sergiliyor. Diğer başrolümüz ise sadece sesiyle Scarlett Johannson. (Bu ara resmen overdose oldum onu izlemekten) Bundan sonrası spoiler.
Artık insanların sevdiklerine bile mektup yazmak için birilerinden hizmet aldığı, tamamen telefon ve türevlerine gömülmüş bir dünyadayız. Çok da uzak bir gelecek değil üstelik. Aynı konuyu Black Mirror çok çarpıcı bir şekilde iki sezondur yansıtıyor. Bu temanın çok daha sert bir versiyonunu S02E01 Be Right Back isimli bölümde bulabilirsiniz. Daha geyiğini istiyorsanız da The Big Bang Theory'de Raj ile Siri'nin hikayesi de olur.
Theodore (JP) kendini belki ötekileştirmesinden ötürü sevdiği karısını kaybetmiş bir adam. Öyle ki bir sene boyunca evliliklerinin ipini kesecek imzayı atamıyor. İşte bu boşluk döneminde akıllı işletim sistemi Samantha'yı satın alıyor.
Samantha'nın aşırı gerçek kişiliği izleyiciye abartılı gelebilir insana ama aslında iki karakterin yaşadığı ilişki bir yandan da ICQ, MSN türevlerinde yaşanan uzak mesafe ilişkilerinden farksız değil. Birbirini görmeyen ve dokunamayan iki insanın birbirine aşık olması. İmkansız mı? Değil.
Ancak önemli bir detay da var bana göre Samantha bir işletim sistemi, ve giderek kişilik kazanıyor. Değişiyor. En sonunda 641 ayrı kişiye aşık olup Theo ile konuşurken başka bir sürü işi de yapıyor. Bunun için illa bilgisayar olmak gerekli mi? Biriyle birlikteyken başka "yeni" biri ile heyecanla konuşan insanlar hiç mi yok dünyada?
Filmin başında Samantha daha kıskanan tarafken zamanla bu değişiyor. Kendisinin başka bir felsefi işletim sistemi Alan ile diyalogları sırasında Theo'nun suratında kızgınlık ve yetersizliği görmek mümkün. Tıpkı daha "güçlü" bir rakibi görmek gibi.
Filmin diğer bir dilemması kendisini bu kadar soyutlarken Theo'nun aslında insanları ağlatacak ya da güldürecek kadar kalplerine dokunan yazılara yazabilecek derinlikte bir insan olması.
Hikaye ilerledikçe başka insanların da işletim sistemleriyle birlikteliğini görüyoruz. Aslında işin aslı çok belli. Herkes onu anlayabilen bir insan istiyor hayatında, tam olmasa da ne kadar çok olursa. Öyle ki bunun için o kişinin bir insan olmasına dahi gerek yok. Hatta olmasa daha mı iyi? Sinirlenince format C:\ yapmak sanki daha kolay. Olmadığını Samantha'nın bir kaç dakikalığına offline olduğunda Theo'nun paniğinden görüyoruz.
Velhasıl insan ırkının belki de en çok istediği şey, anlaşılabilmek, yalnız olmadığını hissetmek.
Bu kadar temel ihtiyaçlarımız varken neden bu his genelde kazanılamaz işte her daim merak edilecek soru bu.
Şu anda kompleks AI'ler olmasa da özel arkadaşlar servisleri mevcut. İlgi alanlarınız, hayat görüşünüz, istediğiniz tarz vb gibi bilgilerle muazzam paralarla özel eğitilmiş kişilerle bir haftasonluğuna real girl/boyfriend experience satın alabiliyor insanlar. Tıpkı Samantha gibi.
Bu tür şeyler hiç de uzak gelmiyor bana, aslında yazılabilecek çok şey var konu hakkında. Giderek herkesin kendine döneceği aşırı bireysel bir dünyaya doğru gidemeden Ebola ya da Göktaşı vb ile ayvayı yer miyiz, yoksa telefonlarına yapışarak radyasyondan yeni yeşil boynuzlar mı çıkarırız bilmiyorum.
Ama bu filmin üzerine bir kaç bölüm Battlestar Galactica izleyesi geliyor insanın doğruya doğru.
Güzel filmdi.
"I think anybody who falls in love is a freak. It's a crazy thing to do. It's kind of like a form of socially acceptable insanity."
James Cameron'un heykelini dikeceksiniz ileride. Asimov'un da olabilir, neyse tamam.
Bu kadar robot dememe karşın film robotlar hakkında falan değil. Çok gelişmiş, hatta karakter sahibi bir yapay zeka ve bir adamın aşk hikayesi diye özetleyebiliriz. Yok özetleyemeyiz.
Joaquin Phoenix, ki kendisini sırtlan suratlı roma imparatoru Commodus'u canlandırdığından beri severim, filmin çoğunda tek başına olmasına karşın şahane bir oyunculuk sergiliyor. Diğer başrolümüz ise sadece sesiyle Scarlett Johannson. (Bu ara resmen overdose oldum onu izlemekten) Bundan sonrası spoiler.
Artık insanların sevdiklerine bile mektup yazmak için birilerinden hizmet aldığı, tamamen telefon ve türevlerine gömülmüş bir dünyadayız. Çok da uzak bir gelecek değil üstelik. Aynı konuyu Black Mirror çok çarpıcı bir şekilde iki sezondur yansıtıyor. Bu temanın çok daha sert bir versiyonunu S02E01 Be Right Back isimli bölümde bulabilirsiniz. Daha geyiğini istiyorsanız da The Big Bang Theory'de Raj ile Siri'nin hikayesi de olur.
Theodore (JP) kendini belki ötekileştirmesinden ötürü sevdiği karısını kaybetmiş bir adam. Öyle ki bir sene boyunca evliliklerinin ipini kesecek imzayı atamıyor. İşte bu boşluk döneminde akıllı işletim sistemi Samantha'yı satın alıyor.
Samantha'nın aşırı gerçek kişiliği izleyiciye abartılı gelebilir insana ama aslında iki karakterin yaşadığı ilişki bir yandan da ICQ, MSN türevlerinde yaşanan uzak mesafe ilişkilerinden farksız değil. Birbirini görmeyen ve dokunamayan iki insanın birbirine aşık olması. İmkansız mı? Değil.
Ancak önemli bir detay da var bana göre Samantha bir işletim sistemi, ve giderek kişilik kazanıyor. Değişiyor. En sonunda 641 ayrı kişiye aşık olup Theo ile konuşurken başka bir sürü işi de yapıyor. Bunun için illa bilgisayar olmak gerekli mi? Biriyle birlikteyken başka "yeni" biri ile heyecanla konuşan insanlar hiç mi yok dünyada?
Filmin başında Samantha daha kıskanan tarafken zamanla bu değişiyor. Kendisinin başka bir felsefi işletim sistemi Alan ile diyalogları sırasında Theo'nun suratında kızgınlık ve yetersizliği görmek mümkün. Tıpkı daha "güçlü" bir rakibi görmek gibi.
Filmin diğer bir dilemması kendisini bu kadar soyutlarken Theo'nun aslında insanları ağlatacak ya da güldürecek kadar kalplerine dokunan yazılara yazabilecek derinlikte bir insan olması.
Hikaye ilerledikçe başka insanların da işletim sistemleriyle birlikteliğini görüyoruz. Aslında işin aslı çok belli. Herkes onu anlayabilen bir insan istiyor hayatında, tam olmasa da ne kadar çok olursa. Öyle ki bunun için o kişinin bir insan olmasına dahi gerek yok. Hatta olmasa daha mı iyi? Sinirlenince format C:\ yapmak sanki daha kolay. Olmadığını Samantha'nın bir kaç dakikalığına offline olduğunda Theo'nun paniğinden görüyoruz.
Velhasıl insan ırkının belki de en çok istediği şey, anlaşılabilmek, yalnız olmadığını hissetmek.
Bu kadar temel ihtiyaçlarımız varken neden bu his genelde kazanılamaz işte her daim merak edilecek soru bu.
Şu anda kompleks AI'ler olmasa da özel arkadaşlar servisleri mevcut. İlgi alanlarınız, hayat görüşünüz, istediğiniz tarz vb gibi bilgilerle muazzam paralarla özel eğitilmiş kişilerle bir haftasonluğuna real girl/boyfriend experience satın alabiliyor insanlar. Tıpkı Samantha gibi.
Bu tür şeyler hiç de uzak gelmiyor bana, aslında yazılabilecek çok şey var konu hakkında. Giderek herkesin kendine döneceği aşırı bireysel bir dünyaya doğru gidemeden Ebola ya da Göktaşı vb ile ayvayı yer miyiz, yoksa telefonlarına yapışarak radyasyondan yeni yeşil boynuzlar mı çıkarırız bilmiyorum.
Ama bu filmin üzerine bir kaç bölüm Battlestar Galactica izleyesi geliyor insanın doğruya doğru.
Güzel filmdi.
"I think anybody who falls in love is a freak. It's a crazy thing to do. It's kind of like a form of socially acceptable insanity."
23 Ağustos 2014 Cumartesi
Tyrant
Bu yılın en dikkat çekici yapımlarından biri benim için. Tüm detaylarıyla adeta bir karışık kumpir olarak tasarlanmış hayali ortadoğu ülkesi Abuddin'de geçen güç savaşları odaklı dizide tanıdık pek çok olayı izlemek mümkün.
Ülkeyi yirmi yıldır dikta ile yöneten Baba Al-Fayeed'in ölümüyle yerine küçük oğlu Jamal geçer. O günlerde yıllardır ülkesinden pek çok sebepten uzaklaşıp bilindik amerikan bir hayat süren büyük oğul Bassam da o sırada oradadır ve başta gönülsüzce burada bir yüzleşme içindeyken en sonunda kendini güç savaşının tam içinde bulur. Yurtdışında yaşayan medeni doktor imgesi haliyle Beşer Esad'dan alınmış. Kökeninden kopmak isteyen Bassam adını Barry olarak dahi değiştirir. Bassam'ın yabancı annesi ve renkli gözleri ise Ürdün Kralı Abdullah'ı hatırlatıyor.
Diğer tarafta ise ülkeyi aslında pek yönetmek istemeyen ama bir yandan iş başa düştüğü için geri çekilmek de istemeyen psikopatlık ile çocuk ruhluluk arasında kalmış küçük kardeş Jamal var. Bazı tavırları Saddam'ın psikopat oğlu Uday'ı çağrıştırıyor.
Dikta yüzünden halk ayaklanmaları, amerikanın elinin sürekli ülkenin üzerinde olması, cuntacı ordunun başındaki sadist amca, Barry'nin demokrasi sevdası -hikayenin gidişatına göre tam bir Amerikan stili "demokrasi" getirmeye doğru gidebilir- ve giderek içinde artan iktidar hırsı ile hem tanıdık hem de ilgi çekici olaylar izliyoruz.
Beni en etkileyen sahneyi paylaşayım. Halk dikta rejimini ve on küsur sene önce uygulanmış kimyasal soykırımı prostesto ederken aralarından bir şehit seçilir. Bir adam meydana çıkar ve kendini canlı canlı ateşe verir. O sırada adam yanarken bir yandan yeni diktatör Jamal ve babasının propaganda afişlerini asan bir baba oğulun diyalogları aslında hem çok acı hem de çok tanıdık: (aşağı yukarı şöyleydi)
- Orada bir insan yanıyor baba, yardım edelim
- Kafanı dön ve işini yap. Bu işi sana bulmak için neler çektim. Paraya ihtiyacımız var, en ufak bir şekilde ilgimiz olduğunu düşünürlerse bunu da kaybederiz. Arkanı dön ve işini yap.
Adam orada cayır cayır yanarken baba oğul diktatörün posterlerini asmaya devam ederler. Tıpkı ülkemizde "düşük faizli kredi" politikası ve kredi kartlarıyla boylarını kat be kat aşan borçların altında kalmış ve o borçlarını ödeyememe korkusu ile işini kaybetmemek için şu anki sistemi destekleyenler gibi. Kredi borçlarını ödemek için yüzlerce kişi ihmalden ölse de "çarem yok, borcum var gene madene gireceğim" diyen işçiler gibi.
Suni bir refah çağrısı ile onlarca yıl borç bağımlısı olan insanlara en ağır koşullara, tüm adaletsizliklere rağmen "buna da şükür" demesi sağlanıyor. Bu suni refah balonu ne zaman patlar o da ayrı bir yazı konusu.
Diziye tekrar dönersek çekimleri İstanbul'a alındı. İzlerken tanıdık yerler görmeniz mümkün. Pek takip edilesi dizi kalmadığı bu dönemde Tyrant ilginizi çekebilir.
Ülkeyi yirmi yıldır dikta ile yöneten Baba Al-Fayeed'in ölümüyle yerine küçük oğlu Jamal geçer. O günlerde yıllardır ülkesinden pek çok sebepten uzaklaşıp bilindik amerikan bir hayat süren büyük oğul Bassam da o sırada oradadır ve başta gönülsüzce burada bir yüzleşme içindeyken en sonunda kendini güç savaşının tam içinde bulur. Yurtdışında yaşayan medeni doktor imgesi haliyle Beşer Esad'dan alınmış. Kökeninden kopmak isteyen Bassam adını Barry olarak dahi değiştirir. Bassam'ın yabancı annesi ve renkli gözleri ise Ürdün Kralı Abdullah'ı hatırlatıyor.
Diğer tarafta ise ülkeyi aslında pek yönetmek istemeyen ama bir yandan iş başa düştüğü için geri çekilmek de istemeyen psikopatlık ile çocuk ruhluluk arasında kalmış küçük kardeş Jamal var. Bazı tavırları Saddam'ın psikopat oğlu Uday'ı çağrıştırıyor.
Dikta yüzünden halk ayaklanmaları, amerikanın elinin sürekli ülkenin üzerinde olması, cuntacı ordunun başındaki sadist amca, Barry'nin demokrasi sevdası -hikayenin gidişatına göre tam bir Amerikan stili "demokrasi" getirmeye doğru gidebilir- ve giderek içinde artan iktidar hırsı ile hem tanıdık hem de ilgi çekici olaylar izliyoruz.
Beni en etkileyen sahneyi paylaşayım. Halk dikta rejimini ve on küsur sene önce uygulanmış kimyasal soykırımı prostesto ederken aralarından bir şehit seçilir. Bir adam meydana çıkar ve kendini canlı canlı ateşe verir. O sırada adam yanarken bir yandan yeni diktatör Jamal ve babasının propaganda afişlerini asan bir baba oğulun diyalogları aslında hem çok acı hem de çok tanıdık: (aşağı yukarı şöyleydi)
- Orada bir insan yanıyor baba, yardım edelim
- Kafanı dön ve işini yap. Bu işi sana bulmak için neler çektim. Paraya ihtiyacımız var, en ufak bir şekilde ilgimiz olduğunu düşünürlerse bunu da kaybederiz. Arkanı dön ve işini yap.
Adam orada cayır cayır yanarken baba oğul diktatörün posterlerini asmaya devam ederler. Tıpkı ülkemizde "düşük faizli kredi" politikası ve kredi kartlarıyla boylarını kat be kat aşan borçların altında kalmış ve o borçlarını ödeyememe korkusu ile işini kaybetmemek için şu anki sistemi destekleyenler gibi. Kredi borçlarını ödemek için yüzlerce kişi ihmalden ölse de "çarem yok, borcum var gene madene gireceğim" diyen işçiler gibi.
Suni bir refah çağrısı ile onlarca yıl borç bağımlısı olan insanlara en ağır koşullara, tüm adaletsizliklere rağmen "buna da şükür" demesi sağlanıyor. Bu suni refah balonu ne zaman patlar o da ayrı bir yazı konusu.
Diziye tekrar dönersek çekimleri İstanbul'a alındı. İzlerken tanıdık yerler görmeniz mümkün. Pek takip edilesi dizi kalmadığı bu dönemde Tyrant ilginizi çekebilir.
18 Ağustos 2014 Pazartesi
Noah
Popüler kültür karşıtı olmanın yanından geçmesem de kendisinin en popüler filmi olan Black Swan en az sevdiğim filmi oldu. Siyah Kuğu sahnesi gibi bir kaç epik an dışında sevmedim, sevemedim.
Pek tabii Darren Aronofsky'nin süte doyduğu an, Clint Mansell'ın müzikleri ile görselliğinin birleştiği andır. Nitekim Noah'da da aynı gelenekten vazgeçmiyoruz.
Filme dönecek olursak Noah, Aronofsky'nin "dünyevi" meselelerden kurtulup kendi mistik dünyasına dönüşünün eseri diyebiliriz.
Imdb'de çok düşük puan alınıp yerden yere vurulmasına karşın diyebilirim ki bu sene kendi adıma izlediğim en etkileyici film oldu. Bundan sonra spoiler gelecek.
Filmin genel dokusu masalsı ve etkileyici, arkada muhteşem müziklerle bu etki artıyor. Ancak filmi eleştirirken "fantastik" sever izleyicinin "O kuşlar nasıl geldi oraya", "O hayvanlar nasıl uyudu çok saçma", "Bir kere sığmaz ki oraya o kadar varlık" gibi yorumlarını gerçekten anlamak mümkün değil. Ki bu tür eleştirileri yapan pek çok kişinin zaten dinsel inançları olduğunu düşünürsek çelişki artıyor, neyse bunu geçelim.
Filmi eleştirebileceğim en önemli kısım Tubal Cain'in tufan sonrası gemi içindeki varlığıydı. Anlamsız bir gerilim yaratmak için bu tür bir filme eve saklanan psikopat komşu karakterinin yedirilmesi, sonra Screamvari bir şekilde elinde bıçakla çevresindekilere saldırması gibi sahneler son derece gereksizdi.
Ancak bunun dışında Nuh'un kraldan çok kralcı olup tanrının işaretlerini bir sınav olarak görmesi gibi bocalama sahneleri aslında son derece gerçekti, çünkü son derece insaniydi.
Anthony Hopkins'in çizdiği Methuselah portresi de filme en renk katan kısımlardan biri olmuş. Alevli kılıç sahnesi müthişti. (Kendisi oynamasa da)
Favori sahnem gözcülerin toprak bedenlerinden kurtulup göğe yükseldikleri andı. Gerçekten orada "ilahi" bir an yaşandığını hissetmek mümkün. Ayrıca evrim sahnesi de gayet güzeldi. İnsana geçişte akıllı tasarıma göz kırpsa da dini temelli bir filmde Fat Boy Slim klibi çıkmasını beklemek biraz imkansızdı. (Gene de yapsan sana puanım dokuz değil on olurdu kanka, olsun)
Velhasıl eğer biraz mistik, epik şeylerden hoşlanıyorsanız önyargısız bir zihinle izlediğinizde filmden epey keyif alacağınızı düşünüyorum. Son olarak Aronofsky'nin ileriki sinema kariyerine gişe filmleri yapıp para kazanma zorunluluğu kaçınılmaz olsa da voleyi vurduğu bir sonraki filmden sonra gene bu tarz işlere dönmesi temennim. Hele şöyle bir Atlantis filmi yapsa tadından yenmez, buradan yetkililere sesleniyorum.
12 Ağustos 2013 Pazartesi
The White Queen
Blogu bu sene iyice boşladım, hazır vakit bulmuşken en azından son zamanlarda izlediklerimden başlayayım.
İngiliz kraliyet ailesi öykülerini pek severim. Özellikle de Philippa Gregory'nin Tudor hanedanı ve Güller Savaşıyla ilgili bir çok roman yazdığını keşfedince maden bulmuş gibi oldum.
Gregory dünya çapında "The Other Boleyn Girl" romanı ile meşhur olmuştu. Krallığın dininin bile değişmesine sebep veren "yuva yıkan kadın" Anne Boleyn'nin çarpıcı öyküsü epey ilgi çekmişti.
Yazar Tudorlar ile ilgili bir sürü kitap yazdıktan sonra hikayenin daha da gerisine gitti ve İngiltere tarihine damgasını vurmuş meşhur Güller savaşı dönemiyle ilgili eserler vermeye başladı.
Güller Savaşı iki akraba sülale olan Lancaster ve York ailesinin uzun yıllar süren iktidar mücadelesidir. Krallık tacı bir çok kez el değiştirir, bir gün düşman olan yarın dost olur, gerçekten en üst düzeyde paranoyanın yaşandığı kimsenin kimseye güvenemediği bir dönem. Aslında iktidar hırsının insanları ne kadar kötücül noktalara taşıyabileceğinin çarpıcı bir örneği.
The White Queen esasen üç kitabın birleştirilmiş hali. Bu kitaplar; diziye ismini veren ve IV. Edward'ın ilginç karısı Elizabeth Woodville'in odağından hikayeyi anlatan The White Queen; kaynanaların kaynanası ve esasen tarihteki en popüler hanedanlardan biri olan Tudorların sahneye çıkmasını sağlayan Margaret Beaufort'un odağındaki The Red Queen ve bu hikayenin perde arkasındaki tarihe yön vermiş Warwick dükü Richard Neville'in kızının eksenindeki "The Kingmaker's Daughter". Sonuncu kitap henüz dilimize çevrilmedi.
Diziye dönersek ilk önce temel problemlerinden başlayayım. Muhtemelen bölüm kısıtı olduğu için olaylar çok hızlı gelişiyor ve bir çok detay atlanıyor. Oyuncuların yaşlanmaması ve çocuklarının da neredeyse onlara yaşıt gibi durması da diğer bir sorun.
Ancak öte yandan çok da başarılı oyunculuk performanslarına tanık oluyoruz. Elizabeth Woodville'in annesi Jacquetta Woodville'i canlandıran Janet McTeer, ağzını kırmak isteseniz de müthiş bir iş çıkaran Margaret Beaufort rolündeki Amanda Hale en dikkat çeken iki isim.
Başta kedi yavrusu gibi gezen sonradan geleceğin Semra Kaynanası adayı olan Anne Neville ise kendi gıcık kontenjanıma dahil. Tabii üç York kardeşinin annesi Düşes Cecily'i de atlamak olmaz. Ne sinir bozucu insanlarsınız yahu.
Dizideki büyü konuları ne alaka derseniz Beyaz Kraliçe Elizabeth Woodville, Burgundy sülalesinden ve ailelerinin kökeninin Melusina isimli bir su tanrıçası olduğuna dair efsaneler mevcut. Esasen Woodville sülalesi simya, okült ile pek haşır neşir ve katolikliği pek de takmayan bir aile olduğundan haliyle söylentiler alıp yürümüş.
Pek tabii bunun diğer sebebi de Elizabeth Woodville'in pek soylu ailelerden olmayışı, dul ve kral IV. Edward'dan yaşça büyük olduğu halde kralın dikkatini çekmesi ve aşk evliliği yapmalarının da etkisi büyük. Nitekim Elizabeth'in annesi Jacquetta da dul kaldıktan sonra düşesliği umursamayıp bir silahtarla aşk evliliği yapmıştı. O dönemlerde aşk evliliklerinin saçma, her türlü evliliğin de tamamen daha çok statü ve güç için yapıldığını düşünürseniz işin özünde kıskançlığın olduğunu da görebilirsiniz.
Pek tabii pek dindar hatta dizide betimlendiği kadarıyla Tanrıyla konuştuğunu sanacak kadar kafayı kırmış Margaret Beaufort ve kraliçenin diğer rakiplerinin de o çağda bir kadını yok etmek için kullanılan en basit ve etkili silahı ortaya sürdüklerini düşünebiliriz: Cadılık.
Bu hikayenin finalinde önünde beş aday olmasına karşın kah annesinin komploları kah diğer rakiplerinin birbirini yemesiyle tahta çıkacak olan Henry Tudor (VII. Henry) altı karısıyla olan hikayeleri pek meşhur olan VIII. Henry'nin babasıdır. Oğlunu tahta çıkarmak için her şeyi yapan, oğlu tahta geçince de kah gelinine kah çevresine etmediğini bırakmayan hırslı kaynana Margaret Beaufort ise torunun erkek varisinin yaşayamayıp tahta kızlarının çıktığını görse ne düşünürdü acaba... Üstelik tahta çıkan ikinci kız torunu Elizabeth'in yıllarca hüküm sürdüğünü düşünürsek.
Dizide her türlü hile hurda, entrika ve ihanet mevcut. Taht ve iktidar hırsı her tarih sahnesinde aynı; insanın tüm değerlerini elinden alıp onu bir canavara dönüştürebiliyor.
Bu arada bu beyaz-kırmızı ne iş derseniz; beyaz gül York, kırmızı gül ise Lancaster hanedanının sembolü. İki aile birleşince kırmızı renk baskın beyazlı Tudor gülü kullanılmaya başlanmıştı.
Son bir not olarak genç yaşta ölen IV. Edward'ı Jeremy Irons'ın oğlu Max Irons canlandırıyor. Açıkçası babasının karizmasını kendisinde göremedim, bir kraldan çok boyband üyesine benzese de IV. Edward'ın eğlenceyi, kadınları pek seven bir karakter olduğunu da biliyoruz. Jüri özel ödülüm ise Shakespare'in de eserine konu olan o çağın nefret objesi III. Richard'ı canlandıran Aneurin Barnard'a gidiyor.
Dizi daha çok kadın izleyiciye hitap ediyor, eğer benim gibi tarihi kurgu seviyorsanız deneyin derim.
İngiliz kraliyet ailesi öykülerini pek severim. Özellikle de Philippa Gregory'nin Tudor hanedanı ve Güller Savaşıyla ilgili bir çok roman yazdığını keşfedince maden bulmuş gibi oldum.
Gregory dünya çapında "The Other Boleyn Girl" romanı ile meşhur olmuştu. Krallığın dininin bile değişmesine sebep veren "yuva yıkan kadın" Anne Boleyn'nin çarpıcı öyküsü epey ilgi çekmişti.
Yazar Tudorlar ile ilgili bir sürü kitap yazdıktan sonra hikayenin daha da gerisine gitti ve İngiltere tarihine damgasını vurmuş meşhur Güller savaşı dönemiyle ilgili eserler vermeye başladı.
Güller Savaşı iki akraba sülale olan Lancaster ve York ailesinin uzun yıllar süren iktidar mücadelesidir. Krallık tacı bir çok kez el değiştirir, bir gün düşman olan yarın dost olur, gerçekten en üst düzeyde paranoyanın yaşandığı kimsenin kimseye güvenemediği bir dönem. Aslında iktidar hırsının insanları ne kadar kötücül noktalara taşıyabileceğinin çarpıcı bir örneği.
The White Queen esasen üç kitabın birleştirilmiş hali. Bu kitaplar; diziye ismini veren ve IV. Edward'ın ilginç karısı Elizabeth Woodville'in odağından hikayeyi anlatan The White Queen; kaynanaların kaynanası ve esasen tarihteki en popüler hanedanlardan biri olan Tudorların sahneye çıkmasını sağlayan Margaret Beaufort'un odağındaki The Red Queen ve bu hikayenin perde arkasındaki tarihe yön vermiş Warwick dükü Richard Neville'in kızının eksenindeki "The Kingmaker's Daughter". Sonuncu kitap henüz dilimize çevrilmedi.
Diziye dönersek ilk önce temel problemlerinden başlayayım. Muhtemelen bölüm kısıtı olduğu için olaylar çok hızlı gelişiyor ve bir çok detay atlanıyor. Oyuncuların yaşlanmaması ve çocuklarının da neredeyse onlara yaşıt gibi durması da diğer bir sorun.
Ancak öte yandan çok da başarılı oyunculuk performanslarına tanık oluyoruz. Elizabeth Woodville'in annesi Jacquetta Woodville'i canlandıran Janet McTeer, ağzını kırmak isteseniz de müthiş bir iş çıkaran Margaret Beaufort rolündeki Amanda Hale en dikkat çeken iki isim.
Başta kedi yavrusu gibi gezen sonradan geleceğin Semra Kaynanası adayı olan Anne Neville ise kendi gıcık kontenjanıma dahil. Tabii üç York kardeşinin annesi Düşes Cecily'i de atlamak olmaz. Ne sinir bozucu insanlarsınız yahu.
Dizideki büyü konuları ne alaka derseniz Beyaz Kraliçe Elizabeth Woodville, Burgundy sülalesinden ve ailelerinin kökeninin Melusina isimli bir su tanrıçası olduğuna dair efsaneler mevcut. Esasen Woodville sülalesi simya, okült ile pek haşır neşir ve katolikliği pek de takmayan bir aile olduğundan haliyle söylentiler alıp yürümüş.
Pek tabii bunun diğer sebebi de Elizabeth Woodville'in pek soylu ailelerden olmayışı, dul ve kral IV. Edward'dan yaşça büyük olduğu halde kralın dikkatini çekmesi ve aşk evliliği yapmalarının da etkisi büyük. Nitekim Elizabeth'in annesi Jacquetta da dul kaldıktan sonra düşesliği umursamayıp bir silahtarla aşk evliliği yapmıştı. O dönemlerde aşk evliliklerinin saçma, her türlü evliliğin de tamamen daha çok statü ve güç için yapıldığını düşünürseniz işin özünde kıskançlığın olduğunu da görebilirsiniz.
Pek tabii pek dindar hatta dizide betimlendiği kadarıyla Tanrıyla konuştuğunu sanacak kadar kafayı kırmış Margaret Beaufort ve kraliçenin diğer rakiplerinin de o çağda bir kadını yok etmek için kullanılan en basit ve etkili silahı ortaya sürdüklerini düşünebiliriz: Cadılık.
Bu hikayenin finalinde önünde beş aday olmasına karşın kah annesinin komploları kah diğer rakiplerinin birbirini yemesiyle tahta çıkacak olan Henry Tudor (VII. Henry) altı karısıyla olan hikayeleri pek meşhur olan VIII. Henry'nin babasıdır. Oğlunu tahta çıkarmak için her şeyi yapan, oğlu tahta geçince de kah gelinine kah çevresine etmediğini bırakmayan hırslı kaynana Margaret Beaufort ise torunun erkek varisinin yaşayamayıp tahta kızlarının çıktığını görse ne düşünürdü acaba... Üstelik tahta çıkan ikinci kız torunu Elizabeth'in yıllarca hüküm sürdüğünü düşünürsek.
Dizide her türlü hile hurda, entrika ve ihanet mevcut. Taht ve iktidar hırsı her tarih sahnesinde aynı; insanın tüm değerlerini elinden alıp onu bir canavara dönüştürebiliyor.
Bu arada bu beyaz-kırmızı ne iş derseniz; beyaz gül York, kırmızı gül ise Lancaster hanedanının sembolü. İki aile birleşince kırmızı renk baskın beyazlı Tudor gülü kullanılmaya başlanmıştı.
Son bir not olarak genç yaşta ölen IV. Edward'ı Jeremy Irons'ın oğlu Max Irons canlandırıyor. Açıkçası babasının karizmasını kendisinde göremedim, bir kraldan çok boyband üyesine benzese de IV. Edward'ın eğlenceyi, kadınları pek seven bir karakter olduğunu da biliyoruz. Jüri özel ödülüm ise Shakespare'in de eserine konu olan o çağın nefret objesi III. Richard'ı canlandıran Aneurin Barnard'a gidiyor.
Dizi daha çok kadın izleyiciye hitap ediyor, eğer benim gibi tarihi kurgu seviyorsanız deneyin derim.
10 Şubat 2013 Pazar
House of Cards
Billboardlarda reklamını görüyordum bu dizinin. Kevin Spacey taş bir tahtta ellerinden akan kanlarla oturuyor. Hedefi de Amerika'nın başkanı olmak. Gayet çarpıcı.
İşin özeti: Kevin Spacey döktürüyor. Sürekli seyirci ile diyalog halinde olması da ayrıca hoşuma gitti. "Tıpkı Fight Club'da Edward Norton'ın yaptığı gibi" derken dizinin yapımcısının David Fincher olduğunu öğrendim. Hatta ilk bölümü de kendisi yönetmiş.
Eskiden sinemanın yanında ikinci sınıf bulunup burun kıvrılan TV yapımları konusunda işler değişeli çok oldu. Fenomen dizilerin oluşması ile artık sinemadan tanıdığımız pek çok ünlü oyuncuyu kah mini dizilerde kah uzun soluklu yapımlarda görebiliyoruz. Üstüne üstlük Oscar'ın yanı sıra şakır daha çok ödül toplayabiliyorlar.
Politikanın çirkin yüzlerini bol bol görüyoruz hikayede. Sayısız ihanet, iftira, herkesin birbirinin açığını kollaması; sağlam kurgularla karşımıza çıkıyor. Pek tabii inceden güncel olaylara göndermeler mevcut.
Bazen basit bir dedikodunun herşeyin nasıl değişebileceği ve insanların manipulasyonla kolayca nasıl yönetilebileceği esas konu aslında. -Ve tabii medyanın ne kadar tehlikeli bir silah olduğu. Bazen çok sert geri tepebilen.
Diziyle ilgili en ilginç detay ise sezonun tüm bölümleri yapımcı Netflix'in sitesinde aynı gün yayınlanmış olması. Özetle her hafta beklemeden tüm sezonu tak diye online izliyorsunuz. Beklemek ve merak etmek çok güçlü bir dürtü malum, başta Lost olmak üzere pek çok yapım bu duyguya oynayarak fenomen olmayı başardı. Acaba bu düşünceye tamamen zıt geliştirilmiş bu strateji nasıl bir sonuç verecek gerçekten merak ediyorum.
İşin özeti: Kevin Spacey döktürüyor. Sürekli seyirci ile diyalog halinde olması da ayrıca hoşuma gitti. "Tıpkı Fight Club'da Edward Norton'ın yaptığı gibi" derken dizinin yapımcısının David Fincher olduğunu öğrendim. Hatta ilk bölümü de kendisi yönetmiş.
Eskiden sinemanın yanında ikinci sınıf bulunup burun kıvrılan TV yapımları konusunda işler değişeli çok oldu. Fenomen dizilerin oluşması ile artık sinemadan tanıdığımız pek çok ünlü oyuncuyu kah mini dizilerde kah uzun soluklu yapımlarda görebiliyoruz. Üstüne üstlük Oscar'ın yanı sıra şakır daha çok ödül toplayabiliyorlar.
Politikanın çirkin yüzlerini bol bol görüyoruz hikayede. Sayısız ihanet, iftira, herkesin birbirinin açığını kollaması; sağlam kurgularla karşımıza çıkıyor. Pek tabii inceden güncel olaylara göndermeler mevcut.
Bazen basit bir dedikodunun herşeyin nasıl değişebileceği ve insanların manipulasyonla kolayca nasıl yönetilebileceği esas konu aslında. -Ve tabii medyanın ne kadar tehlikeli bir silah olduğu. Bazen çok sert geri tepebilen.
Diziyle ilgili en ilginç detay ise sezonun tüm bölümleri yapımcı Netflix'in sitesinde aynı gün yayınlanmış olması. Özetle her hafta beklemeden tüm sezonu tak diye online izliyorsunuz. Beklemek ve merak etmek çok güçlü bir dürtü malum, başta Lost olmak üzere pek çok yapım bu duyguya oynayarak fenomen olmayı başardı. Acaba bu düşünceye tamamen zıt geliştirilmiş bu strateji nasıl bir sonuç verecek gerçekten merak ediyorum.
22 Mayıs 2012 Salı
Rise of the Planet of the Apes
Öncelikle filmin ismi beni Türkçe dersine götürüyor, konu da zincirleme isim tamlaması.
Esas konuya geri dönersek, 2011 yapımı bu filmi geçtiğimiz haftasonu izleme şansı buldum ve oldukça beğendim.
Star Wars Episode I: The Phantom Menace'ın yayınlamasıyla prequel furyası aldı başını yürüdü. Bu film de meşhur Planet of the Apes'in (Maymunlar Cehennemi) öncesini anlatıyor.
İlk film 1968'te çekilmişti. 2001'de Mark Wahlberg ve Helena Bonham Carter'ın başrolünde olduğu yeni bir versiyonu çekildi; ancak oldukça olumsuz eleştiriler aldı.
Hikaye babasını Alzheimer hastalığından kurtarmak isteyen kararlı bir doktorun çevresinde gelişiyor. Bu hastalığı tedavi edecek ilacı ararken maymunlar üzerinde yaptığı deneyler onu çok farklı bir yola götürüyor.
Farklı olanın toplum tarafından dışlanması, zekanın fiziki güçten ziyade yanı sıra sağ kalma ve yönetme mücadelesinde en önemli silah olduğu pek çok yerde vurgulanıyor.
Filmimizin esas karakteri Ceasar isimli bir maymun, annesi üzerinde yapılan deneylerden ötürü türünden daha farklı; insanlardan dahi daha zeki. Bu sebepten ötürü mimik ve tepkileri oldukça insani. Ceasar bilgisayar tarafından oluşturulmuş ama tüm hareketlerine Andy Serkis hayat vermiş. (Kendisi Lord of the Rings'de Gollum'u canlandırıyordu, vücuduna mavi noktalar bağlayıp animasyon karakter yaratmaya epey ısınmış sanki)
Ayrıca Harry Potter serisinde Draco Malfoy'u canlandıran Tom Felton; Draco'dan da sinir bozucu hatta salak bir karakteri oynamış. Büyüyünce de kötü adam olur mu acaba?
Filmin fragmanını izlemek isterseniz:
Esas konuya geri dönersek, 2011 yapımı bu filmi geçtiğimiz haftasonu izleme şansı buldum ve oldukça beğendim.
Star Wars Episode I: The Phantom Menace'ın yayınlamasıyla prequel furyası aldı başını yürüdü. Bu film de meşhur Planet of the Apes'in (Maymunlar Cehennemi) öncesini anlatıyor.
İlk film 1968'te çekilmişti. 2001'de Mark Wahlberg ve Helena Bonham Carter'ın başrolünde olduğu yeni bir versiyonu çekildi; ancak oldukça olumsuz eleştiriler aldı.
Hikaye babasını Alzheimer hastalığından kurtarmak isteyen kararlı bir doktorun çevresinde gelişiyor. Bu hastalığı tedavi edecek ilacı ararken maymunlar üzerinde yaptığı deneyler onu çok farklı bir yola götürüyor.
Farklı olanın toplum tarafından dışlanması, zekanın fiziki güçten ziyade yanı sıra sağ kalma ve yönetme mücadelesinde en önemli silah olduğu pek çok yerde vurgulanıyor.
Filmimizin esas karakteri Ceasar isimli bir maymun, annesi üzerinde yapılan deneylerden ötürü türünden daha farklı; insanlardan dahi daha zeki. Bu sebepten ötürü mimik ve tepkileri oldukça insani. Ceasar bilgisayar tarafından oluşturulmuş ama tüm hareketlerine Andy Serkis hayat vermiş. (Kendisi Lord of the Rings'de Gollum'u canlandırıyordu, vücuduna mavi noktalar bağlayıp animasyon karakter yaratmaya epey ısınmış sanki)
Ayrıca Harry Potter serisinde Draco Malfoy'u canlandıran Tom Felton; Draco'dan da sinir bozucu hatta salak bir karakteri oynamış. Büyüyünce de kötü adam olur mu acaba?
Filmin fragmanını izlemek isterseniz:
1 Mayıs 2012 Salı
The Dark Knight Rises // Yeni Fragman
Ve evet Warner Bros Pictures taze taze yeni fragmanı yayınladı.
Filmin hikayesi gereği oldukça karanlık bir yapıya sahip olacağını zaten biliyoruz. Bu fragmanda filmden daha çok kare gördük, kedi kadın olma konusunda ön yargılı olduğum Anne Hatheway'e bu sefer gözüm alıştı.
Tom Hardy'nin film boyunca hiç yüzünü görmeyeceğimizi sanıyorum.
Fragmandaki müziğin bazı yerleri Inception'a çok benziyordu, Hans Zimmer çok büyük adam ama bizim kulağımız da ona alışıyor belli ki.
Filmin gösterim tarihi 20 Temmuz, bakalım bizi nasıl bir final bekliyor.
Ve işte The Dark Knight Rises Trailer #3:
Filmin hikayesi gereği oldukça karanlık bir yapıya sahip olacağını zaten biliyoruz. Bu fragmanda filmden daha çok kare gördük, kedi kadın olma konusunda ön yargılı olduğum Anne Hatheway'e bu sefer gözüm alıştı.
Tom Hardy'nin film boyunca hiç yüzünü görmeyeceğimizi sanıyorum.
Fragmandaki müziğin bazı yerleri Inception'a çok benziyordu, Hans Zimmer çok büyük adam ama bizim kulağımız da ona alışıyor belli ki.
Filmin gösterim tarihi 20 Temmuz, bakalım bizi nasıl bir final bekliyor.
Ve işte The Dark Knight Rises Trailer #3:
25 Nisan 2012 Çarşamba
Warrior
Hazır uzun bir süre sonra yazma şevki gelmişken, son zamanlarda izleyip pek beğendiğim bir filmi paylaşmak istedim.
Warrior; 2011 yapımı başrollerini eski kurtlardan Nick Nolte, son zamanların en parlak isimlerinden Tom Hardy ve Joel Edgerton'un paylaştığı bir "dövüş" draması.
Rocky serisinden etkilenenler muhtemelen bu filmi sevecektir diye tahmin ediyorum. Ancak bir ufak farkla, film boyunca normalde Rocky'nin rakibini dövmesini heyecanla beklerken bu filmde kimin kimi dövmesini istediğinize karar vermeniz pek kolay olmayacak. Filmin en güzel yönlerinden biri de bu duygu zaten.
Yazıyı okuyup filmi izlemeyi düşünenler olabileceğinden filmin tadını kaçırmadan kısa detaylar vermeye çalışacağım.
Nick Nolte yani Paddy Conlon alkolik eski bir antrenör, ve kendisi ile görüşmeyi reddeden iki oğlu var. Biri Tommy (Tom Hardy), diğeri ise Brendan (Joel Edgerton). Tommy daha problemli, soğuk ve serseri bir portre çizerken, Brendan karısı ve çocuğu olan, sorumluluk sahibi bir öğretmen. İki kardeş de dövüş konusunda inanılmaz yetenekli, ve ikisinin de para kazanmak için önemli gerekçeleri var.
Kader, force ya da ne derseniz deyin onun da cilvesiyle bu iki kardeş en büyük MMA (Mixed Martial Arts) turnuvası olan UFC'de (Ultimate Fight Championship) yarışmak üzere karşı karşıya geliyorlar. Ödül muazzam: Tam 5.000.000 dolar. Peki bu ödülü kim alacak?
İki karakterimizin film ilerledikçe geçmişleri ile ilgili çarpıcı detaylar belirirken resmen bir sağa bir sola kayan bir ibre ile kimi zaman daha asi "kötü çocuk" kardeş Tommy'e, kimi zaman ise daha duygusal görünen "iyi çocuk" kardeş Brendan'a kendinizi daha yakın hissediyorsunuz. Ancak senaristler dengeyi o kadar iyi ayarlamış ki ibre biraz sağa gitse kısa bir süre sonra sola kaymış oluyor.
Pek tabii Nick Nolte'u unutmayalım. Gerçekten çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor film boyunca. Hatta kendisinin rol aldığı bazı sahnelerde duygulanmak mümkün. Özellikle de finaldeki gülümsemesi filmdeki en güzel detaylardan biriydi.
Bir kenara yazın, Kaptan Ahab; Moby Dick.
Ve dövüş sahneleri. Final dövüşlerinde çok güzel sahneler mevcut; drama olsun, etkileyici olsun deyip bu kısım aceleye getirilmemiş. MMA epey haşin bir stil; çataçut tam anlamıyla "Allah ne verdiyse girme" metodunu da yer yer izlemek mümkün. Street Fighter'ı hatırlatan bazı hareketleri de dövüşlerde görebilirsiniz. (Şahsen Zangief'in kulaklarını çınlattığım oldu) Ayrıca kardeşlerin dövüşleri sırasında da gayet kendinizi sevinir, üzülür, maç izleme psikolojisinde bulabilirsiniz. (Mesela şimdi aklıma Ivan Drago'nun dayak yemesi geldi)
Bir parantez; Tom Hardy, her geçen gün yıldızı biraz daha yükseliyor. Christopher Nolan'ın keşfi diyebiliriz aslında kendisi için. Inception'da oynadıktan sonra bir diğer güçlü yapım Tinker Tailor Soldier Spy'da rol aldı ve asıl bombayı bu senenin en çok beklenen filmlerinden biri olan The Dark Knight Rises'ta filmin kötü adamı Bane'i oynayarak patlatacak gibi duruyor. (Hatırlatalım, tekrar bir Nolan yapımı) Batman efsanesinin en karanlık sahnelerinden birine imzasını atacağını düşünürsek, sonucu ben de merakla bekliyorum.
Filmi izlerken diğer kardeşi nereden tanıyorum ben diye içten içe tepindikten sonra baktım ki kendisini King Arthur'da izlemişiz, bir de Revenge of the Sith'in sonunda Owen Lars olarak. (A New Hope geçiş sahnesi)
Hem vurdu kırdı, hem de drama seviyorsanız kesinlikle kaçırmayın derim. Babaların da memnuniyetle izleyebileceği bir film olduğu kesin. Anneler de izlesin ayrıca, ne güzel işte.
Son olarak bu da filmin fragmanı:
Warrior; 2011 yapımı başrollerini eski kurtlardan Nick Nolte, son zamanların en parlak isimlerinden Tom Hardy ve Joel Edgerton'un paylaştığı bir "dövüş" draması.
Rocky serisinden etkilenenler muhtemelen bu filmi sevecektir diye tahmin ediyorum. Ancak bir ufak farkla, film boyunca normalde Rocky'nin rakibini dövmesini heyecanla beklerken bu filmde kimin kimi dövmesini istediğinize karar vermeniz pek kolay olmayacak. Filmin en güzel yönlerinden biri de bu duygu zaten.
Yazıyı okuyup filmi izlemeyi düşünenler olabileceğinden filmin tadını kaçırmadan kısa detaylar vermeye çalışacağım.
Nick Nolte yani Paddy Conlon alkolik eski bir antrenör, ve kendisi ile görüşmeyi reddeden iki oğlu var. Biri Tommy (Tom Hardy), diğeri ise Brendan (Joel Edgerton). Tommy daha problemli, soğuk ve serseri bir portre çizerken, Brendan karısı ve çocuğu olan, sorumluluk sahibi bir öğretmen. İki kardeş de dövüş konusunda inanılmaz yetenekli, ve ikisinin de para kazanmak için önemli gerekçeleri var.
Kader, force ya da ne derseniz deyin onun da cilvesiyle bu iki kardeş en büyük MMA (Mixed Martial Arts) turnuvası olan UFC'de (Ultimate Fight Championship) yarışmak üzere karşı karşıya geliyorlar. Ödül muazzam: Tam 5.000.000 dolar. Peki bu ödülü kim alacak?
İki karakterimizin film ilerledikçe geçmişleri ile ilgili çarpıcı detaylar belirirken resmen bir sağa bir sola kayan bir ibre ile kimi zaman daha asi "kötü çocuk" kardeş Tommy'e, kimi zaman ise daha duygusal görünen "iyi çocuk" kardeş Brendan'a kendinizi daha yakın hissediyorsunuz. Ancak senaristler dengeyi o kadar iyi ayarlamış ki ibre biraz sağa gitse kısa bir süre sonra sola kaymış oluyor.
Pek tabii Nick Nolte'u unutmayalım. Gerçekten çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor film boyunca. Hatta kendisinin rol aldığı bazı sahnelerde duygulanmak mümkün. Özellikle de finaldeki gülümsemesi filmdeki en güzel detaylardan biriydi.
Bir kenara yazın, Kaptan Ahab; Moby Dick.
Ve dövüş sahneleri. Final dövüşlerinde çok güzel sahneler mevcut; drama olsun, etkileyici olsun deyip bu kısım aceleye getirilmemiş. MMA epey haşin bir stil; çataçut tam anlamıyla "Allah ne verdiyse girme" metodunu da yer yer izlemek mümkün. Street Fighter'ı hatırlatan bazı hareketleri de dövüşlerde görebilirsiniz. (Şahsen Zangief'in kulaklarını çınlattığım oldu) Ayrıca kardeşlerin dövüşleri sırasında da gayet kendinizi sevinir, üzülür, maç izleme psikolojisinde bulabilirsiniz. (Mesela şimdi aklıma Ivan Drago'nun dayak yemesi geldi)
Bir parantez; Tom Hardy, her geçen gün yıldızı biraz daha yükseliyor. Christopher Nolan'ın keşfi diyebiliriz aslında kendisi için. Inception'da oynadıktan sonra bir diğer güçlü yapım Tinker Tailor Soldier Spy'da rol aldı ve asıl bombayı bu senenin en çok beklenen filmlerinden biri olan The Dark Knight Rises'ta filmin kötü adamı Bane'i oynayarak patlatacak gibi duruyor. (Hatırlatalım, tekrar bir Nolan yapımı) Batman efsanesinin en karanlık sahnelerinden birine imzasını atacağını düşünürsek, sonucu ben de merakla bekliyorum.
Filmi izlerken diğer kardeşi nereden tanıyorum ben diye içten içe tepindikten sonra baktım ki kendisini King Arthur'da izlemişiz, bir de Revenge of the Sith'in sonunda Owen Lars olarak. (A New Hope geçiş sahnesi)
Hem vurdu kırdı, hem de drama seviyorsanız kesinlikle kaçırmayın derim. Babaların da memnuniyetle izleyebileceği bir film olduğu kesin. Anneler de izlesin ayrıca, ne güzel işte.
Son olarak bu da filmin fragmanı:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





.jpg)









.jpg)



































.jpg)
