Blogu bu sene iyice boşladım, hazır vakit bulmuşken en azından son zamanlarda izlediklerimden başlayayım.
İngiliz kraliyet ailesi öykülerini pek severim. Özellikle de Philippa Gregory'nin Tudor hanedanı ve Güller Savaşıyla ilgili bir çok roman yazdığını keşfedince maden bulmuş gibi oldum.
Gregory dünya çapında "The Other Boleyn Girl" romanı ile meşhur olmuştu. Krallığın dininin bile değişmesine sebep veren "yuva yıkan kadın" Anne Boleyn'nin çarpıcı öyküsü epey ilgi çekmişti.
Yazar Tudorlar ile ilgili bir sürü kitap yazdıktan sonra hikayenin daha da gerisine gitti ve İngiltere tarihine damgasını vurmuş meşhur Güller savaşı dönemiyle ilgili eserler vermeye başladı.
Güller Savaşı iki akraba sülale olan Lancaster ve York ailesinin uzun yıllar süren iktidar mücadelesidir. Krallık tacı bir çok kez el değiştirir, bir gün düşman olan yarın dost olur, gerçekten en üst düzeyde paranoyanın yaşandığı kimsenin kimseye güvenemediği bir dönem. Aslında iktidar hırsının insanları ne kadar kötücül noktalara taşıyabileceğinin çarpıcı bir örneği.
The White Queen esasen üç kitabın birleştirilmiş hali. Bu kitaplar; diziye ismini veren ve IV. Edward'ın ilginç karısı Elizabeth Woodville'in odağından hikayeyi anlatan The White Queen; kaynanaların kaynanası ve esasen tarihteki en popüler hanedanlardan biri olan Tudorların sahneye çıkmasını sağlayan Margaret Beaufort'un odağındaki The Red Queen ve bu hikayenin perde arkasındaki tarihe yön vermiş Warwick dükü Richard Neville'in kızının eksenindeki "The Kingmaker's Daughter". Sonuncu kitap henüz dilimize çevrilmedi.
Diziye dönersek ilk önce temel problemlerinden başlayayım. Muhtemelen bölüm kısıtı olduğu için olaylar çok hızlı gelişiyor ve bir çok detay atlanıyor. Oyuncuların yaşlanmaması ve çocuklarının da neredeyse onlara yaşıt gibi durması da diğer bir sorun.
Ancak öte yandan çok da başarılı oyunculuk performanslarına tanık oluyoruz. Elizabeth Woodville'in annesi Jacquetta Woodville'i canlandıran Janet McTeer, ağzını kırmak isteseniz de müthiş bir iş çıkaran Margaret Beaufort rolündeki Amanda Hale en dikkat çeken iki isim.
Başta kedi yavrusu gibi gezen sonradan geleceğin Semra Kaynanası adayı olan Anne Neville ise kendi gıcık kontenjanıma dahil. Tabii üç York kardeşinin annesi Düşes Cecily'i de atlamak olmaz. Ne sinir bozucu insanlarsınız yahu.
Dizideki büyü konuları ne alaka derseniz Beyaz Kraliçe Elizabeth Woodville, Burgundy sülalesinden ve ailelerinin kökeninin Melusina isimli bir su tanrıçası olduğuna dair efsaneler mevcut. Esasen Woodville sülalesi simya, okült ile pek haşır neşir ve katolikliği pek de takmayan bir aile olduğundan haliyle söylentiler alıp yürümüş.
Pek tabii bunun diğer sebebi de Elizabeth Woodville'in pek soylu ailelerden olmayışı, dul ve kral IV. Edward'dan yaşça büyük olduğu halde kralın dikkatini çekmesi ve aşk evliliği yapmalarının da etkisi büyük. Nitekim Elizabeth'in annesi Jacquetta da dul kaldıktan sonra düşesliği umursamayıp bir silahtarla aşk evliliği yapmıştı. O dönemlerde aşk evliliklerinin saçma, her türlü evliliğin de tamamen daha çok statü ve güç için yapıldığını düşünürseniz işin özünde kıskançlığın olduğunu da görebilirsiniz.
Pek tabii pek dindar hatta dizide betimlendiği kadarıyla Tanrıyla konuştuğunu sanacak kadar kafayı kırmış Margaret Beaufort ve kraliçenin diğer rakiplerinin de o çağda bir kadını yok etmek için kullanılan en basit ve etkili silahı ortaya sürdüklerini düşünebiliriz: Cadılık.
Bu hikayenin finalinde önünde beş aday olmasına karşın kah annesinin komploları kah diğer rakiplerinin birbirini yemesiyle tahta çıkacak olan Henry Tudor (VII. Henry) altı karısıyla olan hikayeleri pek meşhur olan VIII. Henry'nin babasıdır. Oğlunu tahta çıkarmak için her şeyi yapan, oğlu tahta geçince de kah gelinine kah çevresine etmediğini bırakmayan hırslı kaynana Margaret Beaufort ise torunun erkek varisinin yaşayamayıp tahta kızlarının çıktığını görse ne düşünürdü acaba... Üstelik tahta çıkan ikinci kız torunu Elizabeth'in yıllarca hüküm sürdüğünü düşünürsek.
Dizide her türlü hile hurda, entrika ve ihanet mevcut. Taht ve iktidar hırsı her tarih sahnesinde aynı; insanın tüm değerlerini elinden alıp onu bir canavara dönüştürebiliyor.
Bu arada bu beyaz-kırmızı ne iş derseniz; beyaz gül York, kırmızı gül ise Lancaster hanedanının sembolü. İki aile birleşince kırmızı renk baskın beyazlı Tudor gülü kullanılmaya başlanmıştı.
Son bir not olarak genç yaşta ölen IV. Edward'ı Jeremy Irons'ın oğlu Max Irons canlandırıyor. Açıkçası babasının karizmasını kendisinde göremedim, bir kraldan çok boyband üyesine benzese de IV. Edward'ın eğlenceyi, kadınları pek seven bir karakter olduğunu da biliyoruz. Jüri özel ödülüm ise Shakespare'in de eserine konu olan o çağın nefret objesi III. Richard'ı canlandıran Aneurin Barnard'a gidiyor.
Dizi daha çok kadın izleyiciye hitap ediyor, eğer benim gibi tarihi kurgu seviyorsanız deneyin derim.
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ağustos 2013 Pazartesi
3 Temmuz 2013 Çarşamba
Inferno / Cehennem
Yazın Dan Brown okumak iyi bir kafa dağıtma aracı. Son derece akıcı, hızla okunan bölümler; çeşitli gizemli olaylar derken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.
Pek olumlu başladım ama öyle devam etmeyecek.
The Lost Symbol tam bir düş kırıklığıydı. Özellikle de finali gerçekten çok kötüydü. Ancak bu kadar büyük gizem nedir hırsıyla kitabı bir günde bitirmiştim. Sonuç fos.
Yazarın en sevdiğim kitabı açık ara Angels and Demons. Son derece yaratıcı bir öykü ve müthiş mekan tasvirleri. Da Vinci Code'un çok üstünde.
Tabii şu da bir gerçek Dan Brown yok satmaya başlayınca kitaplarındaki fabrikasyon hava da arttı. Bu biraz da 24 ilk çıktığında inanılmaz heyecanlanarak izlerken ilerki sezonlarda klasik sezon köstebeğini ilk bölümlerde tahmin edebilmemize benziyor. Her şeyin ilki daha cazip, daha heyecanlı.
Bu romanda da güzel ve çekici bir genç kadınımız, (Sidekick olmazsa olmaz buna zaten itirazımız yok), bir adet sanatsal/dinsel/felsefi bir şeylere fena halde takmış bölüm sonu canavarımız, Langdon'un peşindeki katil, ve çeşitli ters köşelerimiz var. Az önce dediğim gibi ters köşeleri bu sefer çok erken tahmin etmek artık yazarın tekniğini iyice kanıksadığımızı gösteriyor.
Daha çok yeni Floransa'ya gitmeme karşın ilk kez bu sefer mekan tasvirleri diğer kitaplar kadar canlı değildi. İnanılmaz çok ayrıntı vardı ama nedense zihnimde eskisi gibi canlı bir şekilde imgelenmiyordu.
Ve evet merakla beklediğimiz konu hikayenin bir kısmı Türkiye'de geçiyor. Yabancı bir yapım izlerken Türk bayrağı görmek ya da Benjamin Linus'un Lost'ta "Turkjche biliyür müsünuz" demesini duymak gibi insan garip bir şekilde seviniyor.
Spoiler vermeyeceğim ama yazın bilhassa zaman geçirirken rahat rahat okuyabilirsiniz. Ama müthiş şeyler beklemeyin, bence kitaptaki büyük sürprizler çok zayıftı. Sadece değindiği konu -nüfus planlaması- oldukça düşündürücü. Hikayenin odağında Dante'nin olması da ilgi çekici.
Son olarak görünen o ki Dan Brown duraklama devrine girmiş iyice, neyse artık bir kaç senede bir yazdan yaza görüşmeye devam ederiz.
Pek olumlu başladım ama öyle devam etmeyecek.
The Lost Symbol tam bir düş kırıklığıydı. Özellikle de finali gerçekten çok kötüydü. Ancak bu kadar büyük gizem nedir hırsıyla kitabı bir günde bitirmiştim. Sonuç fos.
Yazarın en sevdiğim kitabı açık ara Angels and Demons. Son derece yaratıcı bir öykü ve müthiş mekan tasvirleri. Da Vinci Code'un çok üstünde.
Tabii şu da bir gerçek Dan Brown yok satmaya başlayınca kitaplarındaki fabrikasyon hava da arttı. Bu biraz da 24 ilk çıktığında inanılmaz heyecanlanarak izlerken ilerki sezonlarda klasik sezon köstebeğini ilk bölümlerde tahmin edebilmemize benziyor. Her şeyin ilki daha cazip, daha heyecanlı.
Bu romanda da güzel ve çekici bir genç kadınımız, (Sidekick olmazsa olmaz buna zaten itirazımız yok), bir adet sanatsal/dinsel/felsefi bir şeylere fena halde takmış bölüm sonu canavarımız, Langdon'un peşindeki katil, ve çeşitli ters köşelerimiz var. Az önce dediğim gibi ters köşeleri bu sefer çok erken tahmin etmek artık yazarın tekniğini iyice kanıksadığımızı gösteriyor.
Daha çok yeni Floransa'ya gitmeme karşın ilk kez bu sefer mekan tasvirleri diğer kitaplar kadar canlı değildi. İnanılmaz çok ayrıntı vardı ama nedense zihnimde eskisi gibi canlı bir şekilde imgelenmiyordu.
Ve evet merakla beklediğimiz konu hikayenin bir kısmı Türkiye'de geçiyor. Yabancı bir yapım izlerken Türk bayrağı görmek ya da Benjamin Linus'un Lost'ta "Turkjche biliyür müsünuz" demesini duymak gibi insan garip bir şekilde seviniyor.
Spoiler vermeyeceğim ama yazın bilhassa zaman geçirirken rahat rahat okuyabilirsiniz. Ama müthiş şeyler beklemeyin, bence kitaptaki büyük sürprizler çok zayıftı. Sadece değindiği konu -nüfus planlaması- oldukça düşündürücü. Hikayenin odağında Dante'nin olması da ilgi çekici.
Son olarak görünen o ki Dan Brown duraklama devrine girmiş iyice, neyse artık bir kaç senede bir yazdan yaza görüşmeye devam ederiz.
29 Mayıs 2013 Çarşamba
Fifty Shades of Grey
Dayanamıyorum yazacağım. Son zamanlarda okuduğum en kötü "şey".
Issız adamın erotik hali bu esasen. Baş karakter Christian Grey de çok gizemli, yakışıklı, kimseye bağlanamıyor, rafine zevkleri var, piyano çalıyor geceleri, gözler dolu dolu, bir yandan hiçbir şeyi takmıyor ama aslında özünde çok hüzünlü falan filan. Ama Ana ile aynı yatakta uyuyor -Issız Adam da çarşafları değiştirmemişti- aslında his duyuyor ondan ötürü çok romantik aslında. Öf.
Kitabın yarısına geldiğimde gerçekten sıkıldım. Kalanını resmen scanleyerek okudum. Aslında son derece sıradan bir kız olan Ana'nın güzel, zengin, sosyal arkadaşı Kate'i sollayıp Christian'ı etkilemesi falan buram buram umut tacirliği.
Ana çok masum bu arada ama "aşkından" sayısız hediyeler, jetlerde sürpriz seyahatler falan adamın kölesi oluyor. Tamamen duygusal. Eminim kendisi berber çırağı olsa Christian'ı aynı coşkuyla severdi.
Belki daha küçük olsaydım Christian Grey karakteri çekici gelebilirdi ama yıllardır o kadar çok böyle karakter ve ilişki gördük ki sayısız yerde hakikaten iç kıymaktan başka bir işe yaramadı. Ama şunu anlıyorum ki Issız Adam işi evrensel, yoksa bu kadar sıkıcı ve sürekli tekrarlar içeren bir kitabın -dudak ısırma işinde artık cidden tiklenesim geldi bir süre sonra- bu kadar satması başka türlü açıklanamaz.
Adamın adı bile Grey ya, of tamam çok grisin karmaşıksın büyük deden bile soyadından geleceği hesaplamış. Ayrıca bu adam sürekli kıza mail atarken nasıl çalışıyor o koskoca holdingi yönetiyor o da ayrı bir konu.
Bu arada kitap aslında Twilight'ın bir fan fiction'ı iken bu hale dönmüş bir de üzerine bestseller olmuş. Esasen beyaz dizi kitaplarının "modern" versiyonu dışında bir şey değil. Filmi de çekilecekmiş, Anlamazdın'ı ödünç mü versek soundtrack'i için?
Özetle ben ettim siz etmeyin, hatta iki tane de devam kitabı varmış; işim olmaz.
Issız adamın erotik hali bu esasen. Baş karakter Christian Grey de çok gizemli, yakışıklı, kimseye bağlanamıyor, rafine zevkleri var, piyano çalıyor geceleri, gözler dolu dolu, bir yandan hiçbir şeyi takmıyor ama aslında özünde çok hüzünlü falan filan. Ama Ana ile aynı yatakta uyuyor -Issız Adam da çarşafları değiştirmemişti- aslında his duyuyor ondan ötürü çok romantik aslında. Öf.
Kitabın yarısına geldiğimde gerçekten sıkıldım. Kalanını resmen scanleyerek okudum. Aslında son derece sıradan bir kız olan Ana'nın güzel, zengin, sosyal arkadaşı Kate'i sollayıp Christian'ı etkilemesi falan buram buram umut tacirliği.
Ana çok masum bu arada ama "aşkından" sayısız hediyeler, jetlerde sürpriz seyahatler falan adamın kölesi oluyor. Tamamen duygusal. Eminim kendisi berber çırağı olsa Christian'ı aynı coşkuyla severdi.
Belki daha küçük olsaydım Christian Grey karakteri çekici gelebilirdi ama yıllardır o kadar çok böyle karakter ve ilişki gördük ki sayısız yerde hakikaten iç kıymaktan başka bir işe yaramadı. Ama şunu anlıyorum ki Issız Adam işi evrensel, yoksa bu kadar sıkıcı ve sürekli tekrarlar içeren bir kitabın -dudak ısırma işinde artık cidden tiklenesim geldi bir süre sonra- bu kadar satması başka türlü açıklanamaz.
Adamın adı bile Grey ya, of tamam çok grisin karmaşıksın büyük deden bile soyadından geleceği hesaplamış. Ayrıca bu adam sürekli kıza mail atarken nasıl çalışıyor o koskoca holdingi yönetiyor o da ayrı bir konu.
Bu arada kitap aslında Twilight'ın bir fan fiction'ı iken bu hale dönmüş bir de üzerine bestseller olmuş. Esasen beyaz dizi kitaplarının "modern" versiyonu dışında bir şey değil. Filmi de çekilecekmiş, Anlamazdın'ı ödünç mü versek soundtrack'i için?
Özetle ben ettim siz etmeyin, hatta iki tane de devam kitabı varmış; işim olmaz.
28 Ocak 2013 Pazartesi
The Hunger Games / Açlık Oyunları
Uzun zamandır en keyifle okuduğum seri oldu. İlk önce filmini izlemiştim, hoşuma gitmişti. Ancak kitaplar filmden çok daha güçlü bir etki yaratıyor. Okumaya başladığınız anda zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorsunuz.
Yazar Suzanne Collins'in eseri The Hunger Games bir distopya hikayesi. Günümüz dünyasının savaşlarla parçalanmasından sonra kalan yerler Capitol ve Mıntıkalar olmak üzere bölgelere ayrılıyor. Mıntıkalar üretimin sağlandığı aslında Capitol'ün her şeyinin bağlı olduğu yerler ancak savaş sonucunda Capitol isyan eden bu bölgeleri ağır saldırılar sonunda yenince tamamen açlık ve kölelik odaklı bir şekilde kendilerine bağlıyor. Ve bir daha ayaklanmamaları için de hem psikolojik hem de fiziksel işkenceleri eksik etmiyor. Zaten romanın ismi de bu konudaki en çarpıcı "işkence" metodundan geliyor.
Ancak tahmin edersiniz ki her dikta rejiminde olduğu gibi insanlar aslında patlamak için bir kıvılcıma bakıyor. Gene de çok yüksek oranda gözlemleriz ki o kıvılcımın tutuşması için her daim bir kahraman, bir lider ya da bir şehide ihtiyaç duymuştur insanoğlu. Bu hikayede de o kıvılcımın tutuşmasını izliyoruz.
Serinin konusu yalnızca özgürlük mücadelesi değil. Bir yandan kapitalizmi ve yozlaşmayı temsil eden Capitol dünyasında en korkunç şeylerin bile bir oyun, bir TV şovu olduğu gerçeğini izliyoruz. Ve esas kahramanlarımız da bu oyunu oynamak durumunda kalıyorlar, hatta ilerleyen aşamalarda düşmanın silahını ona karşı kullanmak da savaşın en önemli parçası oluyor.
V for Vendetta taraflı ve manipulatif medya hareketlerinin etkisini çok iyi anlatıyordu. Bu hikayede de benzer motifleri görmek mümkün.
Bunun dışında her kitapta bitmek bilmeyen bir tempo mevcut. Karakterler plastik değil bir süre sonra iyice onlara alışıyorsunuz. Gene de bir iki istisna dışında özellikle favori bir karakterim olmadı. Listemin başında Modacı Cinna var şahsen. (Lenny Kravitz oynuyor filmde)
Seri üç kitaptan oluşuyor, şiddetle tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalar. :)
The Hunger Games / Açlık Oyunları
Catching Fire / Ateşi Yakalamak
Mockingjay / Alaycı Kuş
Yazar Suzanne Collins'in eseri The Hunger Games bir distopya hikayesi. Günümüz dünyasının savaşlarla parçalanmasından sonra kalan yerler Capitol ve Mıntıkalar olmak üzere bölgelere ayrılıyor. Mıntıkalar üretimin sağlandığı aslında Capitol'ün her şeyinin bağlı olduğu yerler ancak savaş sonucunda Capitol isyan eden bu bölgeleri ağır saldırılar sonunda yenince tamamen açlık ve kölelik odaklı bir şekilde kendilerine bağlıyor. Ve bir daha ayaklanmamaları için de hem psikolojik hem de fiziksel işkenceleri eksik etmiyor. Zaten romanın ismi de bu konudaki en çarpıcı "işkence" metodundan geliyor.
Ancak tahmin edersiniz ki her dikta rejiminde olduğu gibi insanlar aslında patlamak için bir kıvılcıma bakıyor. Gene de çok yüksek oranda gözlemleriz ki o kıvılcımın tutuşması için her daim bir kahraman, bir lider ya da bir şehide ihtiyaç duymuştur insanoğlu. Bu hikayede de o kıvılcımın tutuşmasını izliyoruz.
Serinin konusu yalnızca özgürlük mücadelesi değil. Bir yandan kapitalizmi ve yozlaşmayı temsil eden Capitol dünyasında en korkunç şeylerin bile bir oyun, bir TV şovu olduğu gerçeğini izliyoruz. Ve esas kahramanlarımız da bu oyunu oynamak durumunda kalıyorlar, hatta ilerleyen aşamalarda düşmanın silahını ona karşı kullanmak da savaşın en önemli parçası oluyor.
V for Vendetta taraflı ve manipulatif medya hareketlerinin etkisini çok iyi anlatıyordu. Bu hikayede de benzer motifleri görmek mümkün.
Bunun dışında her kitapta bitmek bilmeyen bir tempo mevcut. Karakterler plastik değil bir süre sonra iyice onlara alışıyorsunuz. Gene de bir iki istisna dışında özellikle favori bir karakterim olmadı. Listemin başında Modacı Cinna var şahsen. (Lenny Kravitz oynuyor filmde)
Seri üç kitaptan oluşuyor, şiddetle tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalar. :)
The Hunger Games / Açlık Oyunları
Catching Fire / Ateşi Yakalamak
Mockingjay / Alaycı Kuş
11 Haziran 2012 Pazartesi
Pembe dizi tadında tarih
Öyle bütün gün mitoloji kitabı, psikolojik ya da fantastik bir şeyler okumakla geçmiyor tabii ki hayat. Çeşitli rivayetlerle şekillenmiş kurgusal tarihi romanları pek severim.
Bu ekolün en ünlü temsilcilerinden biri 90'ların ortasında Christian Jacq olmuştu. Ramses serisiyle sağlam bir okuyucu kitlesine ulaşmış, herkesin ilgisini de Mısır'a çevirmişti. Tarihi açıdan saçmalık derecesinde kurgular olmasına karşın çok akıcı kitaplar yazmıştı, beş kitabı beş günde bitirdiğimi hatırlıyorum.
Tam bu ekolden olmasa da Wilbur Smith'in de Antik Mısır serileri son derece sürükleyicidir. Nehir Tanrısı olsun, Yedinci Papirüs olsun çok sevdiğim kitaplar olmuştu. Bir sonraki kitapta ana karakter fazla fantastikleşip sıkıcı hale gelmişti ama ilk iki kitap gerçekten güzeldir. Özellikle serinin ikinci kitabı Yedinci Papirüs, Antik Mısır soslu Indiana Jones uyarlamasıdır.
Yazımızın esas kişisi ise Phillippa Gregory. (Necmiye, Fahriye gibi bir isim sanırsam) Kendisini en çok nereden tanıyoruz: Elbetteki "The Other Boleyn Girl" isimli romanından. Eser ne kadar başarılıysa filmi de o kadar kötüydü. Ancak meşhur "cadı" Anne Boleyn'in hayatını oldukça çarpıcı bir kurguyla anlatmıştı.
Bu kitabın başarısından sonra Tudor Hanedanının hikayelerini yazmaya devam eden Gregory, The Other Boleyn Girl dışında beş kitap daha yazdı. Bir tanesinde VIII. Henry'nin kızları Kanlı Mary ve Elizabeth'in öyküsünü anlattı, bir sonrasında ise Elizabeth ile evli sevgilisi Robert Dudley'in skandal ilişkisini. Konuyla ilgili incelemeyi buradan okuyabilirsiniz. Başka Tudor dönemi karakterleri de diğer romanlarında karşımıza çıktı.
Bu seriyi bitirdikten sonra yaklaşık 30 yıl süren "Güller Savaşı" diye bilinen York ve Lancaster hanedanlarının öykülerini anlattığı beş kitaplık bir seriye başladı. Ülkemizde serinin yalnızca ilk iki kitabı çevrildi.
Geçenlerde de kitapçıda yazdığı ilk seri olan Wideacre Üçlemesinin ilk kitabını buldum, henüz başlamadım bakalım nasıl çıkacak?
Phillippa Gregory'nin dili son derece akıcıdır, ayrıntıları çok vermesine karşın okuyucuyu yormaz ve karakterleri katman katman tanıtarak meraklanmanıza sebep olur. Tarihi açıdan çok tutarlılık ya da gerçeklik aramanızı tavsiye etmem, neticede rivayetleri de eserlerinde oldukça kullanıyor.
Şu bir gerçek ki tarihte bazı olaylar net değil, bazıları ise romanda kullanılacak kadar çarpıcı değil. Örnek vermek gerekirse Antik Mısır firavunu Tutankhamon ve eşi Ankhsenamun çocuk yaşta tahta çıkmış iki kişiydi ve naiplerin kuklası olmak dışında bir şey yapmadılar; ama romanlar ve filmlerde ikisinin de çok daha karizmatik gösterildiği pek çok kurgu kullanıldı. Bu da başka bir yazı konusu tabii.
Bol bol entrika, ihanet, aşk, seks, yalan vb kavramların bol bol kullanılmasıyla hiç bir pembe diziden aşağı kalmayacak kitapları mevcut yazarın, doğruyu söylemek gerekirse daha çok kadın okuyucuya hitap ediyor. Özellikle de yazın plajda okuması çok zevkli.
Bu linkten yazarın kitaplarının isimleri ve kronolojik sıralarına ulaşabilirsiniz.
Bu ekolün en ünlü temsilcilerinden biri 90'ların ortasında Christian Jacq olmuştu. Ramses serisiyle sağlam bir okuyucu kitlesine ulaşmış, herkesin ilgisini de Mısır'a çevirmişti. Tarihi açıdan saçmalık derecesinde kurgular olmasına karşın çok akıcı kitaplar yazmıştı, beş kitabı beş günde bitirdiğimi hatırlıyorum.
Tam bu ekolden olmasa da Wilbur Smith'in de Antik Mısır serileri son derece sürükleyicidir. Nehir Tanrısı olsun, Yedinci Papirüs olsun çok sevdiğim kitaplar olmuştu. Bir sonraki kitapta ana karakter fazla fantastikleşip sıkıcı hale gelmişti ama ilk iki kitap gerçekten güzeldir. Özellikle serinin ikinci kitabı Yedinci Papirüs, Antik Mısır soslu Indiana Jones uyarlamasıdır.
Yazımızın esas kişisi ise Phillippa Gregory. (Necmiye, Fahriye gibi bir isim sanırsam) Kendisini en çok nereden tanıyoruz: Elbetteki "The Other Boleyn Girl" isimli romanından. Eser ne kadar başarılıysa filmi de o kadar kötüydü. Ancak meşhur "cadı" Anne Boleyn'in hayatını oldukça çarpıcı bir kurguyla anlatmıştı.
Bu kitabın başarısından sonra Tudor Hanedanının hikayelerini yazmaya devam eden Gregory, The Other Boleyn Girl dışında beş kitap daha yazdı. Bir tanesinde VIII. Henry'nin kızları Kanlı Mary ve Elizabeth'in öyküsünü anlattı, bir sonrasında ise Elizabeth ile evli sevgilisi Robert Dudley'in skandal ilişkisini. Konuyla ilgili incelemeyi buradan okuyabilirsiniz. Başka Tudor dönemi karakterleri de diğer romanlarında karşımıza çıktı.
Bu seriyi bitirdikten sonra yaklaşık 30 yıl süren "Güller Savaşı" diye bilinen York ve Lancaster hanedanlarının öykülerini anlattığı beş kitaplık bir seriye başladı. Ülkemizde serinin yalnızca ilk iki kitabı çevrildi.
Geçenlerde de kitapçıda yazdığı ilk seri olan Wideacre Üçlemesinin ilk kitabını buldum, henüz başlamadım bakalım nasıl çıkacak?
Phillippa Gregory'nin dili son derece akıcıdır, ayrıntıları çok vermesine karşın okuyucuyu yormaz ve karakterleri katman katman tanıtarak meraklanmanıza sebep olur. Tarihi açıdan çok tutarlılık ya da gerçeklik aramanızı tavsiye etmem, neticede rivayetleri de eserlerinde oldukça kullanıyor.
Şu bir gerçek ki tarihte bazı olaylar net değil, bazıları ise romanda kullanılacak kadar çarpıcı değil. Örnek vermek gerekirse Antik Mısır firavunu Tutankhamon ve eşi Ankhsenamun çocuk yaşta tahta çıkmış iki kişiydi ve naiplerin kuklası olmak dışında bir şey yapmadılar; ama romanlar ve filmlerde ikisinin de çok daha karizmatik gösterildiği pek çok kurgu kullanıldı. Bu da başka bir yazı konusu tabii.
Bol bol entrika, ihanet, aşk, seks, yalan vb kavramların bol bol kullanılmasıyla hiç bir pembe diziden aşağı kalmayacak kitapları mevcut yazarın, doğruyu söylemek gerekirse daha çok kadın okuyucuya hitap ediyor. Özellikle de yazın plajda okuması çok zevkli.
Bu linkten yazarın kitaplarının isimleri ve kronolojik sıralarına ulaşabilirsiniz.
31 Mayıs 2012 Perşembe
Jasper Kent // Twelve (On İki)
Bir süredir fantastik kurgu okumuyordum. Hele vampir romanı okumayalı çok uzun zaman olmuştu. On İki bu açıdan ilaç gibi geldi.
Öncelikle romanda parıldayan ya da binlerce yıllık ergenlikten çıkamamış vampirler mevcut değil. Eğer ortalarda fink atan bu tür kitaplardan sıkılmış ve Interview with the Vampire (Vampirle Görüşme) gibi yoğun atmosfere sahip film/kitapları seviyorsanız işte doğru seçim.
Hikaye 1812 yılında Napolyon’un Rusya seferi ile başlıyor. Hem son derece güzel ve sıkıcı olmayan betimlemelerle o dönem Rusyasının içine giriyor; bir yandan da askeri bir dünyaya adım atıyorsunuz. Hikayenin baş karakteri Aleksey Ivanoviç Danilov’un gözünden hem kendisinin duygusal ikilemlerini hem de arkadaşlarıyla ilişkileri son derece başarılı bir dille anlatılmış.
Romanda gerilim duygusu da son derece hakim, ayrıca arada ilginç sürprizlerle de karşılaşabilirsiniz.
Jasper Kent hikayeyi Danilov Quintet (Danilov Beşlemesi) olarak tasarlamış. Yakın zamanda serinin ikinci kitabı Thirteen Years Later’ı (On Üç Yıl Sonra) alacağım.
Serideki kitaplar:
Twelve // On İki (2009) - Can Yayınevi
Thirteen Years Later // On Üç Yıl Sonra (2010) - Can Yayınevi
The Third Section // (2011) – Henüz Türkçe’ye çevrilmedi
Zmyeevich // (Proje aşamasında)
Uncle Mitka // (Proje Aşamasında)
22 Mayıs 2012 Salı
David Eddings // Elenium & Tamuli Serileri
Siz de Türkiye sınırları içindeki herhangi bir kitap evindeki küçücük “Fantastik-Bilimkurgu” reyonu önünde artık sırasını ezberlediği kitaplar arasında “Acaba yeni bir şey var mı?” diye dolaşanlardan biri misiniz? Güzel. Kitaplarımı düzenlerken uzun süredir denk gelmediğim ve çok sevdiğim bir seriye denk geldim. Eğer daha önce okumadıysanız emin olun güzel bir şeyle tanışacaksınız.
Mevzubahis seri Amerikalı yazar David Eddings’in Elenium ve Tamuli Üçlemesi, kronolojik sırayla belirtmek gerekirse:
Elenium Serisi: Elmas Taht, Yakut Şövalye ve Safir Taht.
Tamuli Serisi: Ateş Kuleleri, Parıldayan İnsanlar ve Saklı Şehir.
Kısaca bilgi verelim; baş karakterimiz Sparhawk Pandion isimli bir tarikatın şövalyesi. Kendisi ayrıca Elenia kraliçesi Ehlena’nın koruyucusu ve öğretmeni. Hikaye yıllarca süren sürgünden sonra ülkesine dönen Sparhawk’ın Elenia kraliçesinin karanlık güçler tarafından ölüme mahkum edildiğini öğrenir ve onu tekrar iyileştirebilmenin tek yolu efsanelerde sonsuz güç kaynağı olarak bahsedilen mücevher Bhelliom’u bulmaktır. Bu görev için birbirleri arasında çatışma bulunan diğer şövalye tarikatları da kendi şampiyonlarını yollar ve bu ekip kraliçeyi iyileştirmek için yola çıkar. Elbette bu yol sayısız tuzak ve tehlikeli düşmanlarla doludur.
Tadınızı kaçırmamak için daha fazla detay vermeyeceğim ancak bu seride hem bir fantastik seriye göre son derece eğlenceli renkli karakterler karşınıza çıkacak. Ayrıca kitapta şövalyelerin memleketleri Avrupa’daki ülke ve kültürlere göndermede bulunuyor.
Bunun dışında özellikle Kilise ile ilgili bölümlerde incelikli katolik kilisesi ve din adamların açgözlülükleri eleştirilirken bir yandan da özellikle Styric denen ırkın mensuplarının olduğu bölümlerde paganik gelenekleri de inceleme fırsatı buluyoruz.
Seri bir kraliçenin hayatını kurtarma yolculuğu ile başlayıp sayısız ülke ve maceraya doğru yelken açıyor.
Salt eğlenceli karakterler değil, kitapta mutlaka kendinizi özleştireceğiniz, hatta onlarla hüzünleneceğiniz simalar da mevcut.
Şahsen filmini çekilmesini en çok istediğim seri bu olabilir, hatta karakterleri düşünerek kafamda kurguladığım çeşitli cast listeleri var.
Son olarak baş karakterin ismi dikkatinizi çekmiş olabilir. Ursula K. L Guin’in meşhur serisi Yerdeniz’de (Earthsea) de baş karakterimizin ismi Sparrowhawk idi. Az önce belirttiğim gibi bu serilerin esas oğlanı da şövalye Sparhawk.
Bu göndermenin temel sebebi Eddings ile L Guin’in bir dönem sevgili olması. Ne güzel bir sevgi gösterme şekli! Hoş bir çiftmişler kanaatimce.
Seriyi beğeneceğinizi umuyor ve şimdiden iyi okumalar diliyorum.
1 Mayıs 2012 Salı
Stephen Hawking & L. Mlodinow // The Grand Design (Büyük Tasarım)
Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow son kitabı The Grand Design, Doğan Kitap'tan Selma Öğünç'ün çevirisi ile çıktı.
Hawking ve Mlodinow son derece akıcı ve basit bit dille antik çağlardan başlayarak bilimin gelişimini, sonrasında da kuramsal fizik konusunda en iyi tanım olarak nitelendirdikleri M-Teorisini açıklıyorlar.
Bir yandan skolastik düşünce ile yazarların inceden dalga geçişini, bir yandan da evrenin varoluşu ile ilgili çeşitli cevapları okuyorsunuz. Bu arada kitabın baskısı çok özenli, özellikle iç görseller ve sayfa düzenleriyle Doğan Kitap'a bir alkış.
Şahsen arada bu tür konuları merak eder, çok da kafam basmadığında bu konularda pek bilgili kardeşime "Ablaya anlatır gibi anlat" diyerek anlattırırım. Ama işin güzel yanı sürekli sözlükler ya da bir teoriyi başka bir teori ile açıklayan gizemli yazıları çözmeye gerek kalmadan bu kitabı rahat rahat okuyabilir, biraz daha bilgi dağarcığınızı genişletebilirsiniz.
Hawking demişken, geçenlerde The Big Bang Theory'de Sheldon ile buluştukları sahneyi de buradan izleyebilirsiniz:
Hawking ve Mlodinow son derece akıcı ve basit bit dille antik çağlardan başlayarak bilimin gelişimini, sonrasında da kuramsal fizik konusunda en iyi tanım olarak nitelendirdikleri M-Teorisini açıklıyorlar.
Bir yandan skolastik düşünce ile yazarların inceden dalga geçişini, bir yandan da evrenin varoluşu ile ilgili çeşitli cevapları okuyorsunuz. Bu arada kitabın baskısı çok özenli, özellikle iç görseller ve sayfa düzenleriyle Doğan Kitap'a bir alkış.
Şahsen arada bu tür konuları merak eder, çok da kafam basmadığında bu konularda pek bilgili kardeşime "Ablaya anlatır gibi anlat" diyerek anlattırırım. Ama işin güzel yanı sürekli sözlükler ya da bir teoriyi başka bir teori ile açıklayan gizemli yazıları çözmeye gerek kalmadan bu kitabı rahat rahat okuyabilir, biraz daha bilgi dağarcığınızı genişletebilirsiniz.
Hawking demişken, geçenlerde The Big Bang Theory'de Sheldon ile buluştukları sahneyi de buradan izleyebilirsiniz:
6 Mart 2012 Salı
John Verdon // Think Of A Number (Aklından bir sayı tut)
Akıcı kurgulu, karmaşık olay örgülü ve içinde kitabın sonuna kadar çözülmesini beklediğiniz bir gizem içeren kitapları seviyorsanız ilginizi çekebilir.
Yazar John Verdon'un ilk kitabı. Oldukça sürükleyici, hızlı okunuyor. Konusu da çarpıcı ancak özellikle sonlara doğru sapıtmıyor değil. Ancak okuduktan sonra sizde bir iz bırakır mı bilemeyeceğim.
--
Arka kapaktan alıntı:
---
1 ila 1000 arasında herhangi bir sayı." Adam öylesine 658 sayısını tutar. Not şöyle devam etmektedir: "Sırlarını nasıl bildiğimi göreceksin... Küçük zarfı aç."
"Aldıklarını geri vereceksin
Vermiş olduklarını aldığın zaman.
Biliyorum ne düşündüğünü,
Ne zaman uyuduğunu,
Nereye gittiğini,
Nereye gideceğini.
Seninle bir randevumuz var,
Bay 658."
Son zamanlarda bilimkurgu ve polisiye kitaplarıyla dikkat çeken Koridor Yayınlarından.
Yazar John Verdon'un ilk kitabı. Oldukça sürükleyici, hızlı okunuyor. Konusu da çarpıcı ancak özellikle sonlara doğru sapıtmıyor değil. Ancak okuduktan sonra sizde bir iz bırakır mı bilemeyeceğim.
--
Arka kapaktan alıntı:
---
1 ila 1000 arasında herhangi bir sayı." Adam öylesine 658 sayısını tutar. Not şöyle devam etmektedir: "Sırlarını nasıl bildiğimi göreceksin... Küçük zarfı aç."
"Aldıklarını geri vereceksin
Vermiş olduklarını aldığın zaman.
Biliyorum ne düşündüğünü,
Ne zaman uyuduğunu,
Nereye gittiğini,
Nereye gideceğini.
Seninle bir randevumuz var,
Bay 658."
Son zamanlarda bilimkurgu ve polisiye kitaplarıyla dikkat çeken Koridor Yayınlarından.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












.jpg)










