Biraz daha yazmam lazım. Bu yılın yazı adedi sadece bir! İkincisi
de Guardians of the Galaxy olsun o zaman.
Bu evrenin diğer izlediğimiz Marvel filmlerine göre en
önemli farkı kendisini ciddiye almaması ve absürd muhabbet sever izleyiciye hoş
anlar geçirtmesi. Neticede rage’e girmiş bir şekilde ortalığı tarayan bir
rakunu her gün görmüyoruz.
Bradley Cooper’ın seslendirdiği Rocket benim için filmin en
güzel şeyi. Kadim dostu Groot da aynı şekilde gönüllerin oscarını alıyor.
İzledikten sonra saksıya fide dikip kendi Groot’unu yaratma isteği olası.
Tabii filmin insansı karakterlerini unutmamak lazım tipim
olmasa da bu filmde epey bir üne kavuşan Chris Pratt esas çocuğu iyi kotarıyor. Avatar’da mavi rengiyle karşımıza çıkan Zoe Saldana bu sefer yeşil.
Star Trek’te de oynadığını düşünürsek değişik tipli ve renkli bilimkurgu kadını
ikonu olmaya aday.
Glenn Close, Djimon Hounsou ve Benicio Del Torro ufak
rolleriyle filme renk katıyorlar. Ancak esas konu şu ki fantastik filmlerin aranan
uyuz adamı olma yolunda Lee Pace Ronan rolüyle önemli bir adım atıyor. The Hobbit’de Thranduil rolünü bu konudaki başvuru yazısı olarak görebiliriz. Bu
performansla giderse sinema tanrısının
yürü ya kulum dediği isimlerden biri olmak üzere.
Doctor Who’da Matt Smith’in yol arkadaşı olan Karen Gillan
da dazlak kafası ve karanlık imajı ile karşımıza çıkıyor. Gayet beğendim. Şu dazlak kesimli saç modellerine bayılıyorum zaten.
Üçlemeye dönüşecek olan G.o.G. eğlenceli bir film. İlk başta
“rakunla ağaç filmine mi gideceğim ben” diye düşündürtse de filmin sonunda insanları
boşverip “üç saat rakunla ağaç çekseniz olur, izlerim” dedirtmesi olası. X-Men Days of Future Past’da göremediğimiz Stan Lee bu sefer cameosunu yapıyor, mutlu
oluyoruz.
Yazıyı filmin en özlü sözüyle bitireyim: “We are Groot”
Yazmayalı neredeyse bir sene olmuş; yeni iş, yeni ev, evlilik derken burası terkedilmiş western filmi kasabasına dönmüş. Arnold'un dediği gibi: "I'm back"
Geçen sene son yazım pek sevgili Marvel külliyatından The Wolverine hakkında. Son yazı bir fiyasko hakkında olsa bu sefer şöyle doya doya kendimden geçerek izlediğim bir Marvel filminden bahsetmek güzel.
Bundan sonrası full spoiler, resim falan da koyuyorum ama filmi izlemediyseniz kesinlikle uzak durun, aşağıya gözünüz kaymasın.
Öncelikle çok açık ve net en iyi X-Men filmi bu. Adeta bir X-Men patch dosyası. Özellikle X3 yüzünden patır patır ölen karakterleri, sapıtan konuları çok iyi toparlıyor. -Jean Grey, Cyclops hatta ve hatta Profesor X'i bile öldürmüşlerdi. Birkaç tane daha Savulun Wolverine Geliyor filmiyle nereye kadar?
Neyse X-Men: First Class malumunuz gayet eli yüzü düzgün, bizleri müthiş etkileyici genç Magneto ve Charles Xavier ile tanıştıran ek olarak da on numara soundtrackli bir yapım oldu. Sırf Rage and Serenity sahnesini n kere izlemişimdir. Days of Future Past ise resmen görüyor, arttıyorum diyor.
Filmi kare kare anlatmayacağım ama gelecekte sırf Mystique'in bir kararı sonucunda başlayan olaylar zinciri en sonunda mutantların ve ona yardım eden insanların acımasızca yok edildiği pek karanlık post-apocalyptic bir dünyaya varıyor. Gelecek tasvirleri gayet güzeldi, ayrıca o sentineller de pek sevimsiz, pek tehlikeli. Daha girişteki savunma sahnesinde affallıyorsunuz.
Gelecekte öne çıkan mutantlardan biri Blink. Esas adamımız Wolverine Shadowcat sayesinde zihnen geçmişe yolculuk yapıyor ve olayların gerçekleşeceği 1973'e dönüyor.
Burada acıların çocuğu Charles "Leave me alone" Xavier, Hulkvari takılan Beast ve en cool haliyle Magneto'yu görüyoruz. Jennifer Lawrance'dan pek haz etmesem de ilk filmde daha olgunlaşmamış kafası karışık bir kızken bu sefer kendinden emin ve çatır çutur çinli inanılmaz lastik kız tadında dövüş stiliyle şahane bir Mystique oluyor.
Geçmiş dönemin asıl yıldızı ise sırf o 10 dakikalık bölümüyle gönlümüze taht kuran Quicksilver oldu. Müthiş eğlenceli. Mutfak sahnesi ise tekrar tekrar izlenir.
Mutant düşmanı Trask Industries'in başında ise Game of Thrones'tan pek sevdiğimiz Tyrion reyizi canlandıran Peter Dinklage'ın oynadığı Dr. Bolivar Trask var. Mystique'in adaptasyon yeteneğini alıp gelecekte tüm mutantların başına bela olacak sentinelleri geliştirmek istiyor. Her zamanki gibi çok iyi ama ben onu delikanlı haliyle tercih ederim.
Bu filmde Magneto'nun dahiyane planları ile hırslı mallıkları birbirine karışsa da Xavier'e herkesi kesip biçerlerken sen neredeydin neden sadece :((( yapıp ağlamak dışında bir şey yapmadın diye posta koyması gayet yerindeydi.
Ayrıca Stryker ibişini de ara ara görüyoruz, zaten filmin sonunda Wolverine'i bulunca o Erol Taş sırıtışından herşey ortada. Malumunuz geçmişe döndüğünde Wolvi'nin daha adamantium bir iskeleti yoktu.
Soluksuz geçen bir ilk yarıdan sonra gene soluksuz bir ikinci yarı izliyoruz. Bir saniye bile sıkıldığımı hatırlamıyorum.
Filmin sonlarına doğru geçmiş ve geleceğin çapraz kurguda ilerleyişi harika Ancak bir son 10-15 dakika var ki filmi ele geçirdiğimde kesin tekrar tekrar izlenecek.
Geçmişte pek sevgili X-Men'lerimiz sentineller tarafından patır patır öldürülürken, Storm'un biçilmesi, Blink'in ölümü, ve en son sahnede Profesor X, Magneto, Wolverine ekibine ateş püskürtmeye hazırlanan Sentineller derken Mystique doğru seçimi yapıyor ve hop, gelecek değişti. Aslında sadece gelecek değil pek çok olay da.
Zaman değiştikten sonra Wolverine'in Xavier'ın okulunda gezmeye başladığı sahne herhalde X evreninin en duygusal anlarından biri. Sapasağlam tüm mutantları tek tek görüşü, herkesin mutlu mesut hayatına devam etmesi derken içimden bir ses pek tabii ya Jean dönerse yok yok umutlanma diye dürtmeye başladı. En son aynı gaz ve düş kırıklığını Star Wars Episode 3'te Qui Gon için yaşamıştım. (Scriptlerde bile vardı oysa, ama Liam Neeson ayağını kırınca oynamamış)
Ve sonunda kamera uzaktan kırmızı saçları gösterdi yok kesin ters köşedir derken bir bakıyoruz ki Jean Grey is back! Sevinçten resmen tepindim koltuğumda. Ve pek tabii ki Cyclops da geri dönüyor, sevindim mi, kesinlikle!. Wolverine muhtemelen bir nevi taşıdığı yükten kurtulup ilk kez Jean'e bu kadar mutlulukla "Seni uzaktan sevmek sevmelerin en güzeli" diyor içinden. Cyclops'a şefkatli bakışlar attığı an da çok eğlenceliydi.
Ve tabii ki Profesor X de ofisinde tüm karizmasıyla oturuyor. Mutlu son dediğin böyle olur!
Şahane bir finalle tüm seri derlenip toparlanıp, seyirciyi de mutlu edip bizi bir sonraki filme hazır hale getiriyor Bryan Singer. Jenerikler sonrasında ise bir sonraki 2016'da gösterime girecek olan X Men: Apocalypse ile ilgili kısa bir bölüm görüyoruz. İşin özü: Piramitleri Apocalypse yapmış.
Zaten buraya kadar okuduysanız gidin görün dememin bir anlamı yok ancak son temennim de artık bari bu filmde doğru dürüst Gambit'i görelim ya. Fox'un özel bir garezi mi var bilmiyorum ama bu kadar ikonik bir karaktere yer vermemek cidden çok anlamsız. Bir filmde daha Wolverine başrol olursa bayılabilirim artık.
Özetle, on puan on puan on puan kırk puanla şampiyon; IMDB'de de bastım onu.
Yazıya iç karartarak başlamak istemiyorum ama olmamış bir film The Wolverine.
Hani içinde Wolverine olmasa X-Men filmi de diyemeyeceğim. Bildiğin uzakdoğu aksiyon filmi arada da bizim pençeli arkadaş var.
Esasen post Jean Grey travması yaşayan Wolverine'in rehabilitasyon sürecini izliyoruz. Famke Janssen da Jean Grey rolünde Wolverine'in rüyalarına konuk oluyor, onun suçluluk duygusu ve ölme isteğiyle karşılaşıyoruz.
Eh malumunuz X3'te Jean'in dünyayı yok etmesine ramak kalmıştı, tabii Wolvi'nin pantolonu hariç. (Nasıl gıcık olduysam o sahneye) Sonra da kendini öldürttü olan gene bizim bıçkın delikanlıya oldu.
Hikayenin kötü adamı, özellikle final sahneleri falan çok sıkıcı, tek kelimeyle Silver Samurai sucks.
Pek sevdiğim cengaver Hiroyuki Sanada bu filmde katıksız pis bir kötü adam, yakıştırmadım kendisine bu rolü. Mahallenin huysuz ama delikanlı amcası olarak çok daha seviyorum kendisini.
Normal bir Marvel filmi olsa daha paragraflarca yazarım hakikaten pek bir şey bulamıyorum anlatmaya değer. Hah evet, Hugh Jackman süper; 45 yaşında ama hala fit hala "genç".
Viper rolündeki abla tam bir "Sen istiyor duj verecek 100 dolar daha" kalitesinde bir karakter. Filmde açıkça mutant eksikliği vardı, kesmedi.
Onun dışında Wolvi japon sevgili buluyor, Jean'i geride bırakıyor ama işin esası o kadar da bırakmıyor tabii.
Wolverine'nin geçici olarak ölümlü olması güzel bir fikir olsa da pek de etkileyici bir his yaratmıyor açıkçası.
Neyse umudum X-Men: Days of Future Past'da. Açık konuşalım filmin en heyecan veren yeri jenerik sonrası gelen artık bir klasik olmuş post-credit videosu. Babalar geri dönüyor. Bu filmde Magneto ve Profesor X'i gençlik ve yaşlılık halleriyle göreceğiz. Açıklanan isimlere göre kadro tam bir mutantlar şöleni olmayan yok.
Uzun zaman oldu! İki aydır yazmamışım. Bir süredir feci bir koşturmaca içindeyim ondan ötürü uzak kaldım. Ancak arayı kapatma vakti geldi. :)
Uzun zamandır Iron Man 3'ü bekliyordum. Dramatik fragmanından ilk iki filme göre çok daha farklı bir şey izleyeceğimiz belliydi, nitekim öyle de oldu.
Genel olarak bakarsanız filme çok da bayılmadım. Biraz zorlama geldi. Son dönemde giderek yükselişe geçen karamsar ve duygusal süper kahraman filmi modası Iron Man'i de ele geçirmiş. Karşımızda panik atan geçiren ve eski kimliğinden uzak bir Tony Stark var.
Kimine uçarı ve zeki adamın karanlık dünyasını izlemek çekici gelebilir ama bu tür muadil ürünleri bir kaç yıldır sürekli gördüğümüzden midir bana biraz sıkıcı geldi. Gene de Robert Downey Jr. her zamanki gibi müthiş.
Hikaye The Avengers ile son derece bağlantılı bu sebepten ötürü izlemediyseniz filmle gitmeden mutlaka izleyin.
Filmin asıl bombası bana göre açık ve net: Ben Kingsley. Mandarin karakteri orijinal hikayeden çok daha farklı işlenmiş, ters köşeyi çok sevdim. Uyarlamalarda genelde ay şöyle oldu böyle oldu diye pek üzülmem. Akışa göre güzel gidiyorsa sorun yok. Ve Kingsley karakterinin her aşamasında oyunculuğuyla inanılmaz bir şov yapıyor. Ayrıca Mandarin'in kurgusu Usame Bin Ladin hikayesi ile ilgili çarpıcı bir iddia da içeriyor.
Guy Pearce her zamanki gibi çok cool, başarılı bir kötü adam olmuş. Beynin içine girme sahnesi süperdi, keşke gerçekten öyle bir şeye tanık olsak.
Artık bir klasik olarak kapanış jeneriğini bitirirseniz bir sahne daha izleyebiliyorsunuz. Son derece eğlenceli bir bölüm. Tony Stark resmen dertli dolap olmuş, ancak Bruce Banner'dan dert ortağı pek olmuyor belli ki. :)
Özetle, tabii ki gidip görün ancak ilk iki film kadar müthiş bir şey beklemeyin derim. Bu arada özellikle ikinci filmdeki müthiş müzikler bu filmde mevcut değil. Geçen sefer Black Sabbath'ından AC/DC'sine son derece gaz bir müzik seçimi vardı. Bu sefer pas geçilmiş.
Filmin sonundan Iron Man hikayesine adeta veda edildiğini görüyoruz, ancak 2015'te gösterime girecek olan The Avengers 2'de Iron Man'i izlemeye devam edeceğiz.
Aylar süren bekleyişin sonunda cuma akşamı ilk iş The Avengers'a gittim. Sonuç? Tek kelimeyle harika.
Haliyle yazı filmle ilgili pek çok detay içerek bundan ötürü henüz izlemediyseniz, köprüden önceki son çıkış burası.
Malumunuz dev bir kadro ile karşı karşıyaydık ve her karaktere ayrı ayrı özen gösterilmiş; geri planda kalan kimse yoktu.
Bunun dışında film diğer Marvel filmlerine kıyasla en eğlenceli olanıydı ki Joss Whedon'un bunda etkisi haliyle büyük.
Film o kadar tempolu ve ilgi çekiciydi ki, ara geldiğinde ağzımdan elektrikler kesildi "Aaaaa"sı çıktı.
Öncelikle Loki çok leş bir kötüsün, biraz daha karizmatik olsana. Bu kadar "daddy issue" sahibi olması yeterince sıkıcıyken sözde zihinleri karıştıran pek zeki tanrımızı biraderi Thor hariç herkes gerek sözel gerek lafla rencide etmeyi başardı.
Maçın adamı tabii ki Hulk idi. Thor'a attığı yumruk ve Loki'yi yerden yere çarptığı sahneler en az Wolverine'in "Go fuck yourself" sahnesi kadar unutulmaz. İki sahnede de gülme krizi garanti.
Kötü bir çekim ama bu iki müthiş sahneyi buradan izleyebilirsiniz.
Mark Ruffalo bence Edward Norton'dan çok daha iyi bir Bruce Banner olmuş. Mimikleri müthişti, özellikle de sinirden her an patlamak üzere halini izlemek harikaydı.
Scarlett Johansson da işi ciddiye almış, Iron Man'de o kadar da dikkat çekmemişti ama bu filmde Black Widow olarak harikaydı. Loki'yi kandırdığı sahne çok iyiydi, en az Loki kadar ben de ilk kez kontrolünü kaybettiğini sandım.
Robert Downey Jr.,Iron Man olarak her zamanki gibi karizma her zamanki gibi "awesome". Bu adama ukala, kendini beğenmiş ve zeki olmak gerçekten yakışıyor. Zaten doğal hali de öyle gibi. Gene de Captain America kendisine bir kaç güzel ayar verdi. Ama ukala ve bencil olarak itham edilmesine karşın en büyük fedakarlık görevi de filmde kendisine aitti. Hulk'ın "ölümüne" sinirlenip kendisini dirilttiği sahne de ayrıca iyiydi. Bir de Black Sabbath tişörtü dikkatten kaçmasın, harika detaydı. (Konuyla ilgili şarkı: Black Sabbath - Iron Man)
Captain America çok da bayıldığım bir karakter değildir ama bu filmde o da gözüme pek delikanlı pek lider geldi. Tam anneler için ideal damat kendisi. "Yes, ma'am" der, bayramlarda elini öper kaynanasının. Pek efendi, pek düzgün çocuk. Tüm film boyunca denge unsuru olup patlayacak bomba ekibimizi birlikte tuttu.
Filmin ilk dakikasından pek sevdiğim Hawkeye'ın Loki'nin piyonu olmasına pek sinir oldum, ama neyse ki ikinci yarıda kendine geldi ve oklarını savurmaya başladı. Iron Man'in kendisine "Legolas" dediği sahnenin burada altını çizelim.
Thor gene Thor'du işte, saf ve güçlü Asgaard delikanlısı; her zamanki gibi kardeşinin hilelerini yiyerek çizgisini bozmadı hatta Loki bile "her zaman kanıyorsun" diye laf soktu.
Phil Coulson'ın ölümü çok dramatikti, Nick Fury kendisinin ölümünü kullanarak Avengers ekibini güzel hizaya getirdi. Az anasının gözü değilsin Nick bro.
Whedon, Avengers ekibinden birini öldürmek vs gibi dramatizasyon olayına girmemiş, film mermi gibi başlayıp mermi gibi gidiyor. Stark kulesinde sadece "A" harfinin kalması hoştu.
Ve en gülümseten anlardan biri filmin sonlarını doğru Stan Lee'nin "Amerikada uzaylı istilası mı, hayatta inanmam" diyerek göründüğü sahneydi.
Film bitip jenerik girdiğinde artık seyircinin Marvel geleneğine alıştığını gördük, nerdeyse kimse yerinden kalkmadı ve gelecek sahneyi bekledi. Sahnedeki "dünyalılar çok cesur, asla boyun eğmiyorlar" muhabbeti bayık olsa da bilgi olsun gördüğümüz büyük kötü "Thanos". Kendisi galaktik ırktan bir yarı tanrı.
Bu kadar spoiler yazdığım yazıyı okuduysanız haliyle filme gitmişsinizdir ama gene de yazmadan edemeyeceğim, açık ara en iyi Marvel filmiydi gitmeyen görmeyen kalmasın. IMDB'ye göre Box Office'te şimdiden $200M dolar hasılat yapmış.
Bir de filmi Dark Knight serisi ile karşılaştırıp, "böyle uyarlama olmaz ki yeaa, Dark Knight süper tamam mı" diye çığıranlar var. Bu filmleri kıyaslamak hakikaten elma-armut metaforunun ötesinde alakasız bir iş.
Son olarak kişisel ödüllerimi de vereyim:
Gönüllerin Şampiyonu Ödülü: Tabii ki Hulk Franz Beckenbauer Ödülü: Captain America (Kaiser gibi yönetti çocuk ekipleri) Sen Konuş Biz Dinleyelim Ödülü: Iron Man En İyi Yumruk Yeme Ödülü: Thor En İyi Yere Çarpılma Ödülü: Loki Bir Yastıkta Kocayın Ödülü: Black Widow & Hawkeye Kalbimizdesin Ödülü: Paul Coulson Az Çakal Değilsin Ödülü: Nick Fury
Bir güncelleme, ben kaçırmışım; tüm jeneriklerin en sonunda bu sahne çıkıyormuş:
("Onlar da insan")
Kişisel not: Sürekli "harika" kelimesini kullanmışım, ne yapayım "harika" film işte!
Ve aklıma takılan soru: Şu Loki'yi birine benzetiyorum ve bulamıyorum, çıldıracağım; sizce kim olabilir?
Gözümüz hakemin saatinde, artık geri sayımdayız. Aylardır envayi çeşit fragmanını ve haberini takip ettiğimiz The Avengerssonunda cuma günü vizyonda.
Marvel-severler için adeta rüya ülkesine gitmek gibi. Bir çok karakteri birlikte izlemenin tadı elbette bir başka. Sırf Tony Stark ve Thor didişmesini izlemek bile muhtemelen çok zevkli olacak. Hawkeye'ı da çok severim, ona bir şey olursa bozuşuruz Joss Whedon. (Filmin yönetmeni; Buffy The Vampire Slayer, Angel ve Serenity ve Firefly'ın yaratıcısı)
Filmin Amerika dışı gösterimleri başladı, bu yüzden bir çok sitede filmle ilgili spoilerlar bulmanız mümkün, dikkat edin derim. İlk gelen eleştiriler filmin oldukça başarılı olduğu yönünde. Bakalım şu ana kadar Marvel filmleri içinde en yüksek imdb puanını almış (7.9) Iron Man ve X-Men: First Class'ı geçecek mi?
Ne zaman sinemada fragmanları izlerken Marvel yazan kırmızı ekranı görsem heyecanlanırım. İşin esası Marvel'dan babam çıksa yerim.
Ve kesinlikle X-Men'in yeri benim için bir çok çizgi evrenden daha ayrı. Magneto, Profesor X, Jean Grey, Wolverine, Deadpool, Gambit, Beast, Mystique... Daha sayayım mı? Sayısız çarpıcı karakter ve hikayeleriyle her daim ilgimi çekti, çekmeye de devam ediyor.
X-Men uyarlamalarıyla ilgili en büyük facia muhtemelen X-Men Origins: Wolverine idi. Tüm detaylar karman çormandı. Gene de Wolverine'e adamantium enjekte edildiği sahne bence iyiydi, hayal ettiğim gibiydi.
Ama facia Sabretooth ve Logan ilişkisi vs vs, neyse değinmeyeyim o kısma. Hiç olmadı.
2009 yapımı X-Men Origins: Wolverine dışında 2011'e kadar üç film karşımıza çıktı: X-Men (2000), X2 (2003) - bir çoklarına göre en iyisi; ve son olarak X-Men: The Last Stand (2006). 2011'e kadar X2'ye bayılsam da gönlümün ödülü çarpıcı hikayesiyle The Last Stand'e gitmişti; tabii burada Jean Grey sevgimin de kıyak geçmemde büyük payı var.
Jean ve Phoenix hikayesi filmde yansıtıldığından daha farklıdır çizgi dünyada, ama bu ayrı bir yazı konusu. Gene de altbeyin ve üstbeyin motifleri açısından bu kişilik bölünmesini izlemek epey hoştur. Phoenix her insanın içinde sürekli bastırdığı ve aslında daha güçlü olan taraftır; Jean ise sosyal dünyaya gösterdiğimiz "ıslah edilmiş" yüz.
Ve geldik 2011'e. Aslında oyuncuların işleri hiç de kolay değil. Charles Xavier ve Magneto gibi iki tane sayısız hayranı bulunan, ikonik karakterlerin gençliğini canlandırmak. Ama olunca oluyormuş!
Ancak şu kesin ki filmin en çarpıcı ismi Magneto rolündeki, Michael Fassbender. Zaten bu film sonrası kariyeri bir açıldı, pir açıldı. Ridley Scott'un pek çok filminde kendisini göreceğiz, Steve McQueen onunla çalışmaya devam ediyor, A Dangerous Method'da ayrıca harikaydı ve ona sayısız ödüller getiren Shame var.
Fassbender olması gerektiği kadar karizmatik bir Magneto olurken, kadim "dostu" ve "düşmanı" Charles Xavier'ı James McAvoy canlandırıyor. Kimi zaman Magneto'nun gölgesinde kalsa da bence başarılıydı, özellikle de ekibi eğitirken ve son sahnelerde.
Ve diğer karakterler, esas kötümüz Kevin Bacon yani Sebastian Shaw. Onun ekibi biraz fazla "Gerçek Kötüler" tadında ve yapay olsa da January Jones çok çekici bir Emma Frost olmuştu.
Filmde ilk ekibin kuruluşuna, güçlerini kontrol etmeyi öğrenişlerine ve meşhur kahramanlarımızın geçmişinden çarpıcı anlara tanık oluyoruz. Bu filmin en büyük farkı, karakterlere daha çok odaklanılmasıydı. Kimi zaman Mystique ile tam bir "outsider" olmak, kimi zaman ise Magneto ile iyi kötü arasındaki ince çizgide kalmak gibi.
Ve, müzikler. Henry Jackman özellikle bazı parçaları defalarca dinlenebilecek müthiş bir soundtrack hazırlamış. Filmin kapanışında duyduğumuz Magneto, 2000'li yılların Imperial March'ı adeta.
Diğer parçalar da gayet iyi ama bunlar özellikle dikkat çekici, tavsiye ederim.
Filmin bence en etkileyici sahnesine Rage and Serenity eşlik ediyor. N kere dinlemişimdir. Sahneyi sizle paylaşmak isterdim ancak copyright mevzularından ötürü sahne Youtube'dan silinmiş. X-Men serisindeki en hisli sahnelerden biri olabilir, ya da bana öyle geldi. Aksini düşünüyorsanız da susun, çok sevdim işte. Frankenstein's Monster'ın eşlik ettiği sahne de gerçekten çarpıcı.
Ve sürprizi bozmayayım, ama filmde öyle bir sahne var ki; muhtemelen kahkaha atmadan edemeyeceksiniz. Bir kaç saniye, ama gerçekten çok etkili. :)
Eğer hala fırsat bulamadıysanız, hem fantastik dünyalarda gezinmek hem de eli yüzü düzgün bir film izlemek istiyorsanız X-Men: First Class'ı kaçırmayın.
Özetle benim için yeri ayrı, çok sevdiğim bir film bu. Ondan da biraz kayırmış olabilirim ama siz bana güvenin. Ayrıca sevindirici haber şu ki, hikayenin devamını da izleyebileceğiz.
İlk hakiki yazımda aylardır büyük bir heyecanla beklediğim "The Avengers"a değinmek istedim. Proje konuşulduğundan beri kah Marvel filmlerinin jenerik sonlarında, kah çeşitli teaser trailer, promo resim vs gibi materyallerde takibi sürdürüyorum. Her yeni fragmanda açıkçası beklentim biraz daha artıyor.
Kadro müthiş: Iron Man, Thor, Hulk, Hawkeye, Black Widow ve Captain America. Bir de hikayemizin baş kötüsü Loki var. Adeta "ben tek, siz hepiniz" diyor fragmanlara göre. Ama ben gene de bir sürpriz villain çıkabilir diyorum, Red Skull bir yerlerden el sallayabilir belki.
Fragmanda dikkatimi çekenler:
- Loki insanları belli ki telkin gücüyle kontrolü altına almış. Belki de Thor'da en iyi rol kesen aktör Loki'yi canlandıran Tom Hiddleston'du. Bu filmde de aynen devam eder diye düşünüyorum.
- O uçan şeyler ne, Captain America'nın sonunda bir yerlere düşen Cosmic Cube'den gelen enerjiyle mi üretildiler. Loki insanları etkileyip kendi ağır sanayi hamlesini gerçekleştirmiş olabilir mi?
- Sondaki canavar robot ne öyle???
- Robert Downey Jr. şarap gibi adam, seviyorum kendisini.
Gel mayıs gel diyorum, neyse ki nisanda Game of Thrones başlıyor; bir süreliğine harareti alacaktır.
Hoş şimdi aklıma geldi 9 Mart'ta -yani bu cuma- John Carter geliyor, ona da değineceğim bir ara.