fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2014 Pazar

I Hate Clara Oswald

Bu başlığı seçtim çünkü gerçekten üzgünüm ve hatta kızgınım. 

Doctor Who hayatımda en sevdiğim ve an be an takip ettiğim dizilerden beri. Retro havalı düşük bütçeli döneminden son yıllardaki süslü ve epik haline kadar.

Russell T. Davies sonrası Moffat diziyi katlediyor döneminde bile diziyi hala sevdim, hatta savundum ama bugün itibariyle karar verdim ki, ben maalesef bu diziyi izlemeye artık dayanamıyorum ve devam edemeyeceğim.

Noel özel bölümü Last Christmas Inceptionvari senaryosuyla aslında hiç fena bir bölüm değildi ama Clara denen gerizekalı karakteri, Danny mıymıylarını, Doctor'a olan salak afra tafrasını ve finalde seyirciyi duygulandırmaya çalışsa da bana sadece bir Mature pornosu introsu hissi uyandıran aptal romantik anlarıyla değil bölümden etkilenmek konsantre bile olamadım.


Clara karakterinin giderek saçmalaması ve diziye yayılmasını iki sezondur dehşetle izliyorum. İlk başta Matt Smith ile döneminde bu kadar da itici değildi esasen ama zaman ilerledikçe özellikle de Peter Capaldi'nin geldiği son sezonda adeta Clara Who dizisi izledik. İlk bölümlerde zaten bostan korkuluğu olarak gezinen Doktor adeta companion gibiydi. Doktoru aşağılayan, kimi zaman tokat atan, aptalca afra tafra yapan bu karakterin üzerine kendisi kadar eblek erkek arkadaşı ve hiç de hissiyat yaratamayan yapay duygusallıkları eklenince tam anlamıyla diziye tüy dikilmiş oldu. Bu sezonun finalinde üstelik karakteri canlandıran Jenna Louise Coleman'ın adının en başa yazılması ile bu kız BBC'nin sahibiyle mi çıkıyor diye düşünsem de gerçek hayatta Jon Snow rolünde tanıdığımız Kit Harrington ile birlikteymiş.

Zaten son derece zayıf bir sezon izledik. The Master'ın kadın olarak dönüşü hiç de şaşırtıcı ya da etkileyici değildi, mükemmel bir oyuncu olmasına karşın Peter Capaldi'nin döktürdüğü anlara da maalesef çok nadiren tanık olduk. Onu yerine Doktor'a trip atan Clara, Danny ile aşk acısı çeken Clara, bir şeyleri çözen Clara gibi anlamsız şeyleri izledik durduk.

Coleman'ın noel bölümü ile gideceğini duyunca bir nebze umutlanmıştım. Çünkü Capaldi özellikle son dizisi The Musketeers'da gördüğümüz gibi aslında çok iyi bir oyuncu. Tüm bölümü "Ne zaman ölecek bu" diye izlememe karşın tam tersi karakter diziye döndü, hatta aptalca bir romans da yaşandı ve akabinde öğrendim ki Coleman bir sezon daha anlaşma imzalamış. 

Eskiden kare kare izlediğim diziyi artık görmeye tahammül edemiyorum. 

Amy Pond, River Song hatta en önemlisi bence Donna Noble gibi karakterler de güçlü, dikbaşlı ve cesur kadın profilleriydi. Ama bu karakter gerçekten çok itici ve dozu kaçmış bir şekilde yaratıldı. Danny'sine kavuşmak için Tardis'in anahtarlarını çalıp küçük beyniyle Doktor'a şantaj yapabileceğini düşünen bir karakter izledik. Normalde companionlarla Doktor arasındaki bağlantı yeni nesil dizi kurallarıyla grileştirilmeye çalışılsa da bence sonuç çok kötü oldu.

Velhasıl acı ki bu bölümle yıllardır takip ettiğim ve çok sevdiğim büyülü bir diziye veda ediyorum. Bu karakteri genel olarak takipçiler, çocuklar ya da bir şeyler çok seviyor diye tahmin ediyorum ama yıllar içinde dizinin giderek bozulan ruhu artık bence geri dönülemez bir noktaya gelmiş durumda. Yeni nesile sevdirmek ve daha çok merchandise satmak vb gibi motiflerin güçlü olmasını normal buluyorum ama zamanında inanılmaz bölümlere imza atmış Moffat'ın bu kadar saçmalamasına da anlam veremiyorum.

Russell T. Davies her daim başkaydı, bu bir gerçek. 

Velhasıl gönlüm hep bir Whovian olarak kalsa da bundan sonrası için Moffat'a izan diliyorum. 

 

24 Ağustos 2014 Pazar

Doctor Who 8. Sezon

Ve beklenen an geldi çattı Whovian'lar. Dün itibariyle yeni sezona başladık.

Doğruya doğru özellikle son bir kaç senedir dizinin o absürd halini oldukça özlüyorum. Cyberman vs Dalek gibi saçma ve müthiş diyaloglar, Donna Noble tarzında companionlar. Seri giderek epikleşiyor malumunuz.

Rings of Akheten tiradı gibi sahnelerde gözler doluyor mu evet ama eski sezonların o havasını da arıyorum. Neticede epik bir çok yapım var, absürdlük ve kimi zaman retroluğuyla DW ayrılıyor diğerlerinden.


Genelde yeni doktoru yadırgama konusu sıkça olur seyircide, ben de dahil. Ancak Musketeers'daki süper performansından mıdır bilemiyorum Peter Capaldi ilk an itibariyle kafamda oturmuştu, bu bölümde de yanılmadığımı anladım.

Gelelim "ancak" kısmına. İzleyen herkesin dile getirdiği gibi çok "normal" bir açılış izledik. Belki de The Eleventh Hour gibi bir giriş bekliyorduk. Olmadı. Kendi adıma bölümü heyecanla izleyememin en temel sebebi belli: Clara. Pek tabii spoiler kısmı başlıyor.


Bölüm içinde öyle bir an geldi ki artık dizi Clara Who'ya dönecek gibi geldi. Anlamsız mıymıy diyalogları olsun, yeni doktora verdiği saçmasapan tepkilerle gözüm scroll tuşuna gitmedi değil. Hakikaten ilk baştan beri ısınamadığım bir karakter ama giderek daha çok sıkıyor. Adam yeni rejenere olmuş kafayı yiyor, "Gülme ben sana ne zaman güleceğini söylerim" falan nedir yahu. Birazdan "çekemeyen anten taksın" diyecek sandım. Ya da "lafına bakarım laf mı diye doktoruna bakarım adam mı diye" de olabilir.

Diziden ayrılacak diyorlar Chrismas Special sonrasında, umarım öyle de olur. Moffat bu karakteri iyi yaratamadı. Rose Tyler, Donna gibi companionları arıyor insan.

Yeni River Song'umsu karakter de aşırı teatral ve garipti. Bir kaç saniye gördüğümüzden önyargı yapmayacağım şimdilik.


Bir de doktorun yaşlılığına çok takmışlar kafayı. İlk serileri bilmiyor musunuz? Boyband üyesi doktor bitti özetle. Tamam David Tennant diye bir gerçek var, ama artık diyalogların bu konuda uzamasından Capaldi için üzülmeye başlayacaktım neredeyse.

Mesaj verildiği gibi daha "soğuk", daha insan olmadığının bilincinde, karanlık bir doktor izleyeceğiz. Bölümde çok ilginç bir şey yok esasen, gelecek bölümlerde kısmında Dalek sesi duymak iyi geldi.

Daha ısınamayanlara kocaman bir sürpriz de son sahnede geliyor. Matt Smith'i görmek güzeldi.

Umarım The Day of the Doctor gibi heyecan uyandıran bölümler izleriz, ancak ilk bölüm bende pek bir etki uyandırmadı. Hoş o bölüm de bir çeşit cheatli oyun gibi. Gene de Dalek kına gecesi videosu olsa tüm bölüm gene izlerim bir şekilde. (Baya ilginç bir bölüm de olur aslında)

Bekleyelim ve görelim.


18 Ağustos 2014 Pazartesi

Noah

Bilen bilir Darren Aronofsky her daim en sevdiğim yönetmenlerden biri olmuştur. Bunda şaheseri The Fountain'ın yeri mühim. Üzerinden yıllar geçse de "hayal ettiğim film" ölçütlerine bu kadar yaklaşabilen başka film tanımıyorum. (Bir nebze de Cloud Atlas diyebilirim)

Popüler kültür karşıtı olmanın yanından geçmesem de kendisinin en popüler filmi olan Black Swan en az sevdiğim filmi oldu. Siyah Kuğu sahnesi gibi bir kaç epik an dışında sevmedim, sevemedim.


Pek tabii Darren Aronofsky'nin süte doyduğu an, Clint Mansell'ın müzikleri ile görselliğinin birleştiği andır. Nitekim Noah'da da aynı gelenekten vazgeçmiyoruz.

Filme dönecek olursak Noah, Aronofsky'nin "dünyevi" meselelerden kurtulup kendi mistik dünyasına dönüşünün eseri diyebiliriz.

Imdb'de çok düşük puan alınıp yerden yere vurulmasına karşın diyebilirim ki bu sene kendi adıma izlediğim en etkileyici film oldu. Bundan sonra spoiler gelecek.


Tufan öncesi dünyanın sahibini gelişmiş ve kendini yok eden bir uygarlık gösterdiği açılış sahnesi ile zaten film kalbimi kazandı. Esas lanetlenen olgu olan Nuh'un insani tasviri, bocalamaları, bir seçilmişe yakışmayacak karmaşalar içinde olması asıl filmi güçlü kılan detaylar oldu benim için.

Filmin genel dokusu masalsı ve etkileyici, arkada muhteşem müziklerle bu etki artıyor. Ancak filmi eleştirirken "fantastik" sever izleyicinin "O kuşlar nasıl geldi oraya", "O hayvanlar nasıl uyudu çok saçma", "Bir kere sığmaz ki oraya o kadar varlık" gibi yorumlarını gerçekten anlamak mümkün değil. Ki bu tür eleştirileri yapan pek çok kişinin zaten dinsel inançları olduğunu düşünürsek çelişki artıyor, neyse bunu geçelim.


Filmi eleştirebileceğim en önemli kısım Tubal Cain'in tufan sonrası gemi içindeki varlığıydı. Anlamsız bir gerilim yaratmak için bu tür bir filme eve saklanan psikopat komşu karakterinin yedirilmesi, sonra Screamvari bir şekilde elinde bıçakla çevresindekilere saldırması gibi sahneler son derece gereksizdi.

Ancak bunun dışında Nuh'un kraldan çok kralcı olup tanrının işaretlerini bir sınav olarak görmesi gibi bocalama sahneleri aslında son derece gerçekti, çünkü son derece insaniydi.


Anthony Hopkins'in çizdiği Methuselah portresi de filme en renk katan kısımlardan biri olmuş. Alevli kılıç sahnesi müthişti. (Kendisi oynamasa da)

Favori sahnem gözcülerin toprak bedenlerinden kurtulup göğe yükseldikleri andı. Gerçekten orada "ilahi" bir an yaşandığını hissetmek mümkün. Ayrıca evrim sahnesi de gayet güzeldi. İnsana geçişte akıllı tasarıma göz kırpsa da dini temelli bir filmde Fat Boy Slim klibi çıkmasını beklemek biraz imkansızdı. (Gene de yapsan sana puanım dokuz değil on olurdu kanka, olsun)


Velhasıl eğer biraz mistik, epik şeylerden hoşlanıyorsanız önyargısız bir zihinle izlediğinizde filmden epey keyif alacağınızı düşünüyorum. Son olarak Aronofsky'nin ileriki sinema kariyerine gişe filmleri yapıp para kazanma zorunluluğu kaçınılmaz olsa da voleyi vurduğu bir sonraki filmden sonra gene bu tarz işlere dönmesi temennim. Hele şöyle bir Atlantis filmi yapsa tadından yenmez, buradan yetkililere sesleniyorum.

15 Ağustos 2013 Perşembe

The Wolverine

Yazıya iç karartarak başlamak istemiyorum ama olmamış bir film The Wolverine.

Hani içinde Wolverine olmasa X-Men filmi de diyemeyeceğim. Bildiğin uzakdoğu aksiyon filmi arada da bizim pençeli arkadaş var.

Esasen post Jean Grey travması yaşayan Wolverine'in rehabilitasyon sürecini izliyoruz. Famke Janssen da Jean Grey rolünde Wolverine'in rüyalarına konuk oluyor, onun suçluluk duygusu ve ölme isteğiyle karşılaşıyoruz.


Eh malumunuz X3'te Jean'in dünyayı yok etmesine ramak kalmıştı, tabii Wolvi'nin pantolonu hariç. (Nasıl gıcık olduysam o sahneye) Sonra da kendini öldürttü olan gene bizim bıçkın delikanlıya oldu.

Hikayenin kötü adamı, özellikle final sahneleri falan çok sıkıcı, tek kelimeyle Silver Samurai sucks.

Pek sevdiğim cengaver Hiroyuki Sanada bu filmde katıksız pis bir kötü adam, yakıştırmadım kendisine bu rolü. Mahallenin huysuz ama delikanlı amcası olarak çok daha seviyorum kendisini.


Normal bir Marvel filmi olsa daha paragraflarca yazarım hakikaten pek bir şey bulamıyorum anlatmaya değer. Hah evet, Hugh Jackman süper; 45 yaşında ama hala fit hala "genç".

Viper rolündeki abla tam bir "Sen istiyor duj verecek 100 dolar daha" kalitesinde bir karakter. Filmde açıkça mutant eksikliği vardı, kesmedi.


Onun dışında Wolvi japon sevgili buluyor, Jean'i geride bırakıyor ama işin esası o kadar da bırakmıyor tabii.

Wolverine'nin geçici olarak ölümlü olması güzel bir fikir olsa da pek de etkileyici bir his yaratmıyor açıkçası.


Neyse umudum X-Men: Days of Future Past'da. Açık konuşalım filmin en heyecan veren yeri jenerik sonrası gelen artık bir klasik olmuş post-credit videosu. Babalar geri dönüyor. Bu filmde Magneto ve Profesor X'i gençlik ve yaşlılık halleriyle göreceğiz. Açıklanan isimlere göre kadro tam bir mutantlar şöleni olmayan yok.




Avengers Assemble

Huhu Avengers'a doyamayanlar, hala çizgi film izlemek isteyenler: Buyrunuz, overlok makinesi ayağınıza kadar geldi.

Pek sevgili Avengers ekibinin çeşitli maceraları yayınlanmaya başladı. Şu ana kadar sekiz bölüm mevcut, devamı gelsin bol bol izleyelim.


Hulk o kadar sevdiğim bir karakter değildir ama son filmle ve çizgi filmle giderek sempatim artıyor kendisine. "Hulk smashs!!!"

Thor desen Asgard'ın metalci delikanlısı, filmdekinden daha da sempatik.

Ancak şu kesin ki ileride kızım olsa Captain America gibi damat isterim. Hem kahraman, hem efendi hem de iyi kalpli.

Kaçırmayın!

Under the Dome

Bu yazın en ilgimi çeken yapımlarından biri "Under the Dome" oldu.

Dizi Stephen Hawking'in 70'lerin sonunda yazmaya başlayıp 2009'da bitirdiği aynı isimli kitabın uyarlaması.

Kitabı okumadım ama öğrendiğim kadarıyla 1000 sayfadan fazla! Okuduğum yorumlarda dizi ve kitabın giderek farklılaştığı söyleniyor.


Hikayenin konusu gayet ilgi çekici, spoilersız bölümle başlarsak; son derece sıradan bir Amerikan kasabası olan Chester's Mill normal bir günde bir anda hiçbir şeyin yok edemediği şeffaf bir kubbeyle çevrelenir. Ve dışarıdan hiçbir şekilde giriş yapılamamakta, ses bile duyulamamaktadır. Dışarı ile tek irtibatları radyo frekanslarından bölük pörçük alabildikleri seslerdir.

Kısıtlı kaynak, korku, paranoyanın sonuçlarını her bölüm biraz daha görüyoruz.İnsan doğasının yaşamı tehlikeye girdiğinde ne kadar acımasız ve vahşi olduğuna yavaş yavaş tanık olmaya başlıyoruz. Bu açıdan Sineklerin Tanrısını andırıyor. Bir kaç gün önce komşu olan insanlar yemek için birbirine saldırabiliyor, öldürebiliyor ve içeride en fazla gücü olan -su, besin vb- ise otoriteyi ele geçirebiliyor, ta ki bu gücünü kaybedene dek.


Dizi çok akışkan değil muhtemelen gizemli kubbe esrarını uzun bir süre koruyacak. Ola ki dizi devam ederse tek dileğim Lost gibi yıllarca insanları bekletmemesi. Ki doğruya doğru Lost kadar çarpıcı bir yapımla da şimdilik karşı karşıya değiliz.

Buradan sonrası biraz spoiler, henüz başlamadıysanız sizi yazının sonuna alalım.

Öncelikle Junior'dan bahsetmek istiyorum. Game of Thrones'un Joffrey'sinden bile çok nefret ettim kendisinden. Saplantılı sapığın teki. Bölümler boyunca kendisine aşık olmayan bir kızı -Angie- hapsetmesi, zavallılığı, iğrenç rahatsız edici bakışlarıyla eminim ki daha seyirciyi çok sinir edecek. Oyuncuyu takdir ediyorum o hastalıklı tavrı gerçekten çok iyi takınıyor.

Junior'un babası Big Jim desen o ayrı bir kötü, çıkarcı güç delisinin teki. Al birini vur ötekine.


Ve Joe ile Norrie var. Kubbenin bir şekilde iletişime geçtiği "güç kaynakları". Tahminimce bu bağlantı keşfedildiğinde bu iki genci kasaba halkı "kurban" etmek isteyecektir. Pembe yıldızların gizemini herhalde daha uzun süre öğrenemeyeceğiz.

Kasabanın merkezindeki küçük kubbenin altındaki gizemli yumurta var bir de. Artık içinden ejderha mı çıkar, uzaylı mı çıkar bilmiyorum; göreceğiz.

Bu tür gizemli, bilimkurgulu konseptlerden hoşlanıyorsanız deneyin derim.


24 Aralık 2012 Pazartesi

Unutulmaz Sahneler Serisi: Rage and Serenity

21 Aralık'ı da "kazasız belasız" atlattığımıza göre artık daha "normal" şeylerden bahsetmek istedim. Neyse patlama çatlama, uzay gemisi vb gibi olaylar için önümüzdeki kıyametlere bakacağız artık.

Yeni bir anket serisi olarak sizlerle dönem dönem kah sinema kah dizilerde en sevdiğim sahneleri paylaşmak istiyorum. Zira bazı kareler var ki bazen bir filmi sevme sebebiniz olur, ya da sizi on ikiden vuracak bir hissi aktarır.


--X-MEN FIRST CLASS (2011)

Charles Xavier liderliğinde ilk nesil genç X-Men ekibi eğitimine başlar. Çaylaklar hem çeşitli kazalar geçirir hem de güçlerini geliştirirken Erik Lehnserr de Xavier ile deneyler yapmaktadır. Ancak gücünü her daim öfkesiyle harekete geçiren Erik, bir yandan başka ve daha güçlü bir yol olduğu ihtimalini kabul etmez.


Charles: See that?  Try turning it to face us. (Devasa boyutta metalik bir radarı gösterir)

(Erik tüm gücüyle dener ancak radarı döndürmeyi beceremez)


Charles: You know, I believe that true focus lies somewhere between rage and serenity. Would you mind if I...

(Erik, Charles'ın zihnine girmesine izin verir ve annesi ile geçirdiği ilk ve son doğum günü kutlamasını hatırlar. Hem onun hem de Charles'ın gözünden bir damla yaş düşer)


Erik: What did you just do to me?
Charles: I accessed the brightest corner of your memory system. It's a very beautiful memory, Erik. Thank you.
Erik: I didn't know I still had that.


Charles: There is so much more to you than you know. Not just pain and anger. There is good, too. I felt it. When you can access all of that, you'll possess a power no one can match. Not even me. So, come on. Try again.


(Erik tekrar denediğinde bu sefer büyük bir uğultu duyulur ve radar dönmeye başlar. Radar döndükçe Erik önce ağlamaya, sonra gülmeye başlar.)

Charles: Hey! Well done.

(Charles da dostunu bu başarısı için kutlar ve o da coşkusuna katılır)


Sizin de bildiğiniz gibi Erik Lennsher X-Men'in en büyük kötüsü Magneto'dan başkası değildir.  Sonra kendi davası için yanlış yollarla savaşmayı seçer. Ancak unutmamak lazım ki Charles ile yaşadığı bu deneyim aslında onun en güçlü olduğu andır.

Kilit his: Güven, inanç & dostluk.

Aslında uzun uzun sahnenin bende yarattığı etkiyi yazmayı düşünmüştüm ancak Profesör X'in tek bir cümlesi aslında her şeyi özetliyor:

"There is so much more to you than you know. Not just pain and anger. There is good, too. I felt it. When you can access all of that, you'll possess a power no one can match. Not even me."


Ve bu müthiş sahneye eşlik eden müzik:
Henry Jackman - Rage & Serenity

Pek derin pek duygusal bir yazı olmasına karşın X-Men First Class denince aklıma pek tabii bir de şu unutulmaz sahne geliyor: (buradan izleyebilirsiniz)

- Excuse me, I'm Erik Lehnserr...
- Charles Xavier...
- Go fuck yourself!





9 Eylül 2012 Pazar

Dark Shadows

Hiçbir zaman Tim Burton sinemasını sevmedim, sevemedim. Çocukken de büyükken de Beetle Juice bana keyif vermedi, en "normal" filmi Big Fish bir süre sonra ağızda yapışan aşırı tatlandırıcılı parlak renkli kremalı bir pasta gibi gelmişti bana. Hani içindeki çocuk ölmüş falan filan ile gelmeyin bana The Chronicles of Narnia'da ağlamış insanım ben.


Batman ve Batman Returns'ü ayrı tutabilirim. Ama genel toplamda Nolan'ın dünyasını tercih ederim. (Son filmdeki New York çakması Gotham hariç)

Beyaz boyalar, enine şeritli çizgiler, yumuşak yürekli ucubeler, overactinge yönlendirilmiş oyuncularla, "karanlık masalsı atmosfer"; bana hitap etmiyor. Aslında masalsı atmosferli filmleri sevsem de, bizim masal anlayışımız farklı belli ki. Bir de Danny Elfman var, bu güzel kısım. Eh tabii bir de Johnny Depp.

Ah unuttum bir de Mars Attacks! var, izlediğim en eğlenceli filmi o olsa gerek; sırf kafası patlayan uzaylıları yeter. Star sık sık gösterirdi zamanında.


Neyse lafı dolandırmayalım, izlenecek bir şey kalmaması ile sonunda Dark Shadows'a sıra geldi. Fragmanı da  yukarıda saydığım faktörlerin rahatsız edecek kadar yoğun olmayacağını hissettirmişti.

Öncelikle Dark Shadows bir dönem filmi, 70'lerde geçiyor ve o dönemi seviyorsanız seyir açısından çok hoş sahneleri var. Özellikle Nights in White Satin eşliğindeki giriş çok güzeldi. Film, 1960'ların sonlarında yayınlanmış aynı isimli dizinin uyarlaması.


Bunun dışında Johnny Depp gibi bir adamı makyajla yumurta gibi yapmışlar, konuşma stili ve Alice Cooper ile -evet Alice Cooper var filmde, No More Mr. Nice Guy söylüyor hatta- muhabbetleri güzeldi. Zaten filmin önemli bir bölümü iki yüz yılı tabutta geçiren Barnabas Collins'in günümüz hayatta karşılaştıkları yeni şeylere gösterdiği tepkilerin parodisi üzerine kuruluydu. Ayrıca T-Rex ve Black Sabbath tınıları da duyuyoruz filmde.


Film genel olarak akıcıydı, fazla bir derinliği yoktu ve rahatça izleniyordu. Michelle Pfeiffer hala çok güzel ve zarif. Konuşma tarzı ve vurguları True Blood'daki Pam'i andırdı bana acaba benzer aksanlara mı sahipler, merak ettiğim bir konu.

Ve Eva Green. Bu filmde saplantılı ve kötü ruhlu aşık cadı Angelique Bouchard'ı oldukça başarılı canlandırmış. Sarışın hali de çekici ama bence koyu saçlı hali çok daha güzel.


Hikayenin temelinde saplantılı bir aşk hikayesi var, elde edemediği adamı vampire dönüştürüp sonsuz acı ile lanetleyen aşık bir cadının asırlarca dinmeyen kini ve intikam mücadelesini izliyoruz. Nitekim filmin en dramatik sahnesi de Angelique'e ait.

Ayrıca magazinsel açıdan bakarsak bu filmde Johnny Depp, Eva Green ile yakınlaşıp akabinde zaten sorunlar yaşadığı uzun yıllardır evli olduğu Vanessa Paradis ile boşanma kararı aldığı söyleniyordu.

Bir haftasonu gecesi için gayet güzel izlenebilir ama "sıkı" Tim Burton fanı iseniz sizi kesmeyebilir.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Cloud Atlas // Fragman

Bir filmi ya da kitabı seçerken ilginizi yoğunlaştıran "zaaf" konularınız vardır illa ki. Pek tabii benim de var, bunlardan biri de çeşitli zaman dilimlerinde kesişen enkarnasyonlar. Hele işin içinde de epik bir aşk hikayesi varsa tamamdır.

Bu temanın en muhteşem örneği elbette ki "The Fountain". Pek çok kez bütününü, parçalı bulutlu ise çeşitli sahneleri dönem dönem izlediğim bu müthiş filmle ilgili zamanında İtü Sözlük'te upuzun bir yazı yazmıştım; sabrınız varsa buradan buyrun. (Ve tabii filmi izlediyseniz)


Çeşitli geçmiş yaşamların birbirini sürekli bulması teması bu sefer Cloud Atlas'ta karşımıza çıkıyor. Aynı isimli David Mitchell'ın kitabından uyarlanan filmin yönetmenleri ise The Matrix serisinden tanıdığımız Wachowski kardeşler.

Fragmandan konuyu tam anlamak zor olsa da kah antik çağlara kah uzak bir geleceğe gidiyoruz. Ve belli ki birbirlerini sürekli bulan aşıklardan tutun, tamamlanması gereken döngülere pek çok konu mevcut.


Filmin kadrosunde pek çok ünlü isim mevcut: Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Susan Sarandon, Jim Broadbent ve Hugo Weaving.

Hanks ve Berry casting açısından beni biraz düşündürse de fragman çok hoşuma gitti. Gerek görsellik gerek olay örgüsü olsun sanki bir Fountain daha geliyor gibi.


Fragman yeni modaya uygun olarak oldukça uzun, beş dakikanın üzerinde. En ilgimi çeken detaylardan biri her daim gömleği ve romantik bakışlarıyla karşımıza çıkan  Hugh Grant'i Apocalypto filminden fırlamış bir kılıkla görmek oldu. Bence gayet yakışmış.

Film 26 Ekim 2012'de Amerika'da gösterime girecek, henüz bizdeki gösterim tarihiyle ilgili bir bilgi yok.

Buyrun bu da fragmanı:

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Avatar The Last Airbender

The Legend of Korra'yı izleyip, pek duygulandığım finalinden sonra feci de gaza gelip en baştan Avatar The Last Airbender'ı izledim; bitirdim ve o müthiş final sonrası hazır dumanı üzerimdeyken seri hakkında da bir şeyler yazmak istedim.

Çok da hızlı tüketmedim bölümleri ama özellikle sona yaklaştıkça bitmemesi için ders çalışmaya bahane bulan öğrenci modunda elim gitmedi izlemeye, tabii bir yere kadar.


Sonuç? Avatar sadece bir çizgi film değildir, çok daha fazlasıdır. Iroh benim de amcam ol! (Anime mi diyeyim bilemiyorum, anime işinden anlamam ama okuduğum kadarıyla anime fanları serinin çizgi film olduğunu söylüyor; aman neyse ne fark eder)

İlk bölümden itibaren pek sevgili Avatar Aang'in ekseninde tüm karakterlerin kişisel yolculuklarını ve değişimlerini izlerken, bir yandan hem eğlendirip hem de ağlatmasıyla bu nasıl çizgi film sorusunu da bana çok kez sordurdu. Sorarım size The Tales of Iroh bölümünde Iroh şarkısını söylerken duygulanmamak elde mi mesela? Ya da Zuko büyük savaş öncesi özür dilemek için amcasının yanına geldiğinde Iroh'nun hiçbir şey demeden ona sarıldığı sahnede?


Finali ikinci kez izleyişimde karakter ve olaylara çok daha hakim olduğum için çok daha büyük bir keyif aldım. Aang'in Ozai'yi fırsatı varken öldürmeyişine maç izler gibi sövsem de bir yandan da barışçıl kişiliği ve bulduğu çözüme insan hayran olmadan edemiyor. (Her şeyini borçlu olduğu bükücülüğünün elden alınması Ozai'ye en büyük ceza alsında)


Neyse karakter karakter seriyi özetleyeyim bari, yanımdaki kola şişesi olsun saksıdaki toprak olsun hepsi şu anda bana gayet bükülebiliyor görünüyor bir yandan.


AANG: Sayısız geçmiş yaşamı ve ondan gelen bilgeliğe sahip dört elementin ustası.  Bir yandan aklı karışmış ve korkan küçük bir (aslında 112 yaşında) çocuk. Ayrıca çok eğlenceli, nazik ve komik. Falcı ona geleceğindeki görkemli iyi kötü savaşını anlatırken "Bunları biliyorum boşver, kız meselesi ne olacak?" diye sorması beni bitirmişti. Nitekim finalde biricik aşkı Katara'ya da kavuştu, malumunuz sonra aile kuracaklar üç tane de çocukları olacak. (Devamı The Legend of Korra'da)


Önceki Avatarların ısrarlarına rağmen insan öldürmeyi reddetmesi ve aslan-kaplumbağanın bilgeliği ile bükücülüğü geri almayı öğrenmesi bence harika bir detaydı. Hava tapınağında halkının yok edildiğini anladığında az üzülmedim. Bumi ile olan kavuşmaları ise en sevdiğim anlardan biri. O dingin ve neşeli halini sadece Appa kaçırıldığında kaybettiğini gördük aslında, ki gerçekten etkileyiciydi. Aang yüz on iki yıl önce Avatar olduğu bildirilince kaçıp dünyayı ateş ulusunun insafına bıraktığı için hep kendini suçluyordu, aslında hikaye kendini affetmesi ve en büyük korkusu ile yüzleşmesini de anlatıyor.


IROH: Tamam bunun Zukosu osu busu var ama ben ikinci olarak bu müthiş karakteri yazmak istiyorum. Her geçen bölüm biraz daha sevdim, biraz daha hayran oldum. Kimi zaman yukarıda bahsi geçen sahnelerde gözlerimi doldurdu, kim istemez böyle bir amca? Zuko ona her yamuk yaptığında az sövmedim.


Bir yandan damak zevkine pek düşkün, sefahati seven ve umursamaz görünen bir ihtiyar gibi olsa da aslında o "Dragon of the West", batının ejderi. Oğlunu kaybedince aydınlanması başlayan bir bilge. Ve aslında en büyük ateş bükücü. Bana Ozai falan demeyin, Ba Sing Se'nin makinalarla bir sürü çabayla yıkılamayan duvarlarını Sozin kuyruklu yıldızı geldiğinde yarattığı ateş topuyla indiriverdi. Ayrıca ejderhaların soyunun tükenmemesi için sessiz kalması da ayrıca güzeldi. Aslında ayrı bir yazı yazılası bir karakter ne diyeyim. Özellikle White Lotus üyeleri ile bir araya geldiklerinde A Takımını izler gibi oluyorum, utanmasan adamın dibisin diyeceğim sana Iroh amca.


ZUKO: Serimizin en gri karakteri, muhtemelen eskiden izlesem en büyük fanı olurdum. Zaman zaman çok kızdım, kimi sahnelerde ise yaşadıklarından ötürü acıdım ama özellikle sonlara doğru geçirdiği değişim ve olgunluk ile kafasına Ateş Lordu tacı takıldığında "Helal be" demeden de edemedim. Ancak yaptığı hatalar da dönüşümü için gerekliydi bir bakıma. Avatar ile müttefik olmaya karar verip ateş bükücülüğünü kaybetmesi önemli bir detaydı, zira hep öfkeden güç alıyordu. Bu bağlamda ejderhalardan yaşamın kaynağı ateş bilgeliğini öğrenmesi çok güzeldi, bence son savaşta Azula'nın karşısında güçlü durmasının en önemli sebebi buydu, sadece kız kardeşinin dikkatinin dağınık olması değil.


Başta tek amacı babasının sevgisini kazanmak iken sonunda bu yanılgıdan çıkması ve bence esas "babası" olan Iroh'u onurlandırması ile alkışı hak ediyor. Arada güzel bir "Daddy issues" çözümlemesi de izliyoruz. Doomcu sevgilisi Mai ile ilişkilerinde mutluluklar dilesem de seri boyunca Katara ile sürekli bir ters çekimleri vardı kimse aksini iddia etmesin. Hoş Katara dırdırıyla delirtirdi Zuko'yu bence.


KATARA: Ekibin anaç tavuğu. Katara erken yaşta olgunlaşması istenen çocuk ruhlu Aang'in yanında dengeyi sağlayan tam bir "anne" karakterdi. Bundan ötürü de Aang'in "Acaba beni arkadaş olarak mı görüyor" şüpheleri bitmedi. Giderek muazzam bir su bükücüye dönüşünü de keyifle izledim. Bazen dırdırları ve kuralcılığı iç kıysa da aslında o da annesinin ölümüyle erken olgunlaşmak zorunda kalmış bir çocuk. Tiyatro bölümünde en iyi onunla dalga çekilmişti, nitekim tear bending bölümünde koptum.


Tüm yapıcılığına rağmen annesinin katili ile yüzleştiği bölümde sanırım kendisine en sempati duyduğum anları yaşadım. Çok başarılı bir yüzleşme anıydı. Ayrıca psikolojisi bozuk bir su kabilesi mensubundan blood bendingi öğrenip kullanması da ayrıca önemliydi. Zuko bu açıdan tüm ekibi korku ve öfkeleriyle yüzleştirdi, Toph hariç. O da tepkisini belirtmişti zaten.


SOKKA: Ekibin tek non-bender üyesi. Gırgır hali ve saçmalamalarını seviyorum. İyi bir savaşçı olmasını da. Garibim Aang'in eline kadın eli değmezken kendisi Ay Ruhu Yue ile olsun Suki ile olsun maceralarını yaşadı. Hatta Ty Lee de ona boş değildi diyeceğim de o herkese boş değil zaten. En son Kyoshi savaşçılarına katılması da evlere şenlikti.


Ay Ruhu ile olan hikayesi bence serinin en dokunaklı anlarından biriydi, kıyamam. Ama en sevdiğim sahnesi kesinlikle kaktüs suyu içip kafayı bulduğu an. En bombası konuşan ve düello eden Momo-Appa ikilisini izlemek.


TOPH: Adamım! Hastasıyım, her anlamda. Katara'ya "Sugar Queen" deyişine de herkese soktuğu laflara da ayrıca bayılıyorum. En büyük toprak bükücü olan bu çatlağın, metal-bendingi keşfedip dünyaya postasını koyduğu an en iyi sahnesiydi bence. Tiyatro oyunda da halinden tek memnun kişi olması ayrıca komikti.


Bencil ve ukala görünse de sevgisini milletin omzuna attığı yumruklarla gösteren bu erkek Fatmanın aslında kızsal giyindiğinde ne kadar güzel olduğunu da görüyoruz. Ekip içinde en sevdiğim kişi kendisi açık ara, dediğim gibi hastasıyım. Ekibe katılması ile her bölüm seriye ekstra bir canlılık katması cabası. Gene de Azula'yı finalde Toph'un rencide etmesini çok isterdim şahsen, bir üstüne ona sokacağı lafları hayal edemiyorum. Şu anda yaşasa en sıkısından bir metalhead olurdu o kesin, tabii performansı beğenmeyip grubun şovuna katkıda bulunabilirdi de.


AZULA: Öf. İğrençsin, psikopatsın artı hayvansın. Tam bir ruh hastası ama çok güçlü. Evlat olsa sevilmez bir karakter ama gerçekten "iyi" bir kötü. Zeki, güçlü ve her zaman ekibin başına bela oldu; hakkını vermek lazım. En dipte arada "Annem bile beni canavar olarak görüyor" diye içsel hesaplaşmalara girse de "Zaten öyleyim" deyip sıyrılıyor, hiç aslında özünde iyiydi trivirisi aramamak lazım. Ek olarak ateş ülkesinden bir çocukla salak kız taklidi yapıp flörtleşmeye çalışırken birden delirip "We will rule the galaxy" triplerine girmesi de en kopartan sahnesiydi.


Estetik anlamda en iyi saldırılar genelde bu abladan çıkar, mavi alevleri müthiş. Özellikle Zuko ile olan son Agni Kai düellosunu iyi bir yönetmenin elinde izlemek çok isterdim. Yok eden alev (mavi) ile yaşam veren alevin (kırmızı) savaşı bence serideki görsel açıdan en güzel andı, arkadaki etkileyici müzik de cabası. Yenildiğindeki histerik tavırları da on numaraydı, kapatılsın bir akıl hastanesine hiç çıkmasın. Son olarak tavırlarından ötürü ben hep onu Zuko'nun ablası sanırdım meğer ondan küçükmüş.


OZAI: Asıl bu adam evlat olsa sevilmez. Güç delisi psikopat. Tutturmuş dünyaya hükmedeceğim diye. Çok güçlü, çok sevimsiz. Zuko'nun annesine ne yaptığını merak ediyorum. Sürgüne mi yolladı, yoksa öldürdü mü? Sırf oğlu ona karşı çıktı diye yüzünü yakacak kadar acımasız. Aang'in elinde belasını buldu, mutluyum. Ölümden ziyade bükücülüğünü kaybetmesi en büyük ceza neticede. En dikkatimi çeken kare ise Aang kendisinin attığı devasa yıldırımı ona geri yollayacakken yüzünde beliren aciz ifadeydi.


BUMI: Başka bir adamım! Toprak ulusundan pek de haz etmiyorum ama en hastası olduğum karakterler hep oradan çıkıyor. Bildiğin köyün delisi, ama bir yandan muazzam güçlü bir toprak bükücü. Aang'in çocukluk arkadaşı, bir anti-aging mucizesi. Yüz yaşını devirmesine karşın hala çocuk ruhlu, az duygulanmamıştım Aang ile kaydırak kayarken.


Tek başına orduları indirecek kadar güçlü olan bu abimiz gerek kafayı kırmış tavırları, gerek "sevimli canavarı yani ev hayvanı" Flopsy'si ile adeta bir ikon, adeta bir fahri dede. Seviyorum.

Bunun dışında ateş ustası Jeong Jeong çok kral adam, son saldırıda yarattığı ateş duvarlarına ayrıca hayran kaldım. Aang'e ateş bükmeyi reddettiği anda Avatar Roku'nun belirişi efsaneydi mesela.


Bir de lahanacı adamı da unutmamak lazım.

Order of White Lotus ekibini görmek de müthiş bir keyifti hepsini yanyana görmek The Expendables izlemek gibi.

Daha yazacak çok şey var aslında şimdilik durayım, işin özeti belli: Avatar The Last Airbender gerek görselliği gerek konularının derinliği ve hatta mizahıyla bir çok film ve diziyi gölgede bırakacak güzellikte bir yapım, fantastik şeylerden hoşlanan eşinize dostunuza mutlaka izlettirin.


Bir tur daha The Legend of Korra izledikten sonra bir de Korra yazısı yazayım bari. Öncesinde şu kolayı bükmeyi çözmem lazım.