sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Her

Robotsever bir insanım. Hani n sene içinde robotlarla savaşacağımıza falan inancım tam. Ama gene de seviyorum onları. Ne demişler, savaşma seviş. Bu mana dolu girişten sonra filme döneyim en iyisi.

James Cameron'un heykelini dikeceksiniz ileride. Asimov'un da olabilir, neyse tamam.

Bu kadar robot dememe karşın film robotlar hakkında falan değil. Çok gelişmiş, hatta karakter sahibi bir yapay zeka ve bir adamın aşk hikayesi diye özetleyebiliriz. Yok özetleyemeyiz.


Joaquin Phoenix, ki kendisini sırtlan suratlı roma imparatoru Commodus'u canlandırdığından beri severim, filmin çoğunda tek başına olmasına karşın şahane bir oyunculuk sergiliyor. Diğer başrolümüz ise sadece sesiyle Scarlett Johannson. (Bu ara resmen overdose oldum onu izlemekten) Bundan sonrası spoiler.

Artık insanların sevdiklerine bile mektup yazmak için birilerinden hizmet aldığı, tamamen telefon ve türevlerine gömülmüş bir dünyadayız. Çok da uzak bir gelecek değil üstelik. Aynı konuyu Black Mirror çok çarpıcı bir şekilde iki sezondur yansıtıyor. Bu temanın çok daha sert bir versiyonunu S02E01 Be Right Back isimli bölümde bulabilirsiniz. Daha geyiğini istiyorsanız da The Big Bang Theory'de Raj ile Siri'nin hikayesi de olur.


Theodore (JP) kendini belki ötekileştirmesinden ötürü sevdiği karısını kaybetmiş bir adam. Öyle ki bir sene boyunca evliliklerinin ipini kesecek imzayı atamıyor. İşte bu boşluk döneminde akıllı işletim sistemi Samantha'yı satın alıyor.

Samantha'nın aşırı gerçek kişiliği izleyiciye abartılı gelebilir insana ama aslında iki karakterin yaşadığı ilişki bir yandan da ICQ, MSN türevlerinde yaşanan uzak mesafe ilişkilerinden farksız değil. Birbirini görmeyen ve dokunamayan iki insanın birbirine aşık olması. İmkansız mı? Değil.

Ancak önemli bir detay da var bana göre Samantha bir işletim sistemi, ve giderek kişilik kazanıyor. Değişiyor. En sonunda 641 ayrı kişiye aşık olup Theo ile konuşurken başka bir sürü işi de yapıyor. Bunun için illa bilgisayar olmak gerekli mi? Biriyle birlikteyken başka "yeni" biri ile heyecanla konuşan insanlar hiç mi yok dünyada?


Filmin başında Samantha daha kıskanan tarafken zamanla bu değişiyor. Kendisinin başka bir felsefi işletim sistemi Alan ile diyalogları sırasında Theo'nun suratında kızgınlık ve yetersizliği görmek mümkün. Tıpkı daha "güçlü" bir rakibi görmek gibi.

Filmin diğer bir dilemması kendisini bu kadar soyutlarken Theo'nun aslında insanları ağlatacak ya da güldürecek kadar kalplerine dokunan yazılara yazabilecek derinlikte bir insan olması.

Hikaye ilerledikçe başka insanların da işletim sistemleriyle birlikteliğini görüyoruz. Aslında işin aslı çok belli. Herkes onu anlayabilen bir insan istiyor hayatında, tam olmasa da ne kadar çok olursa. Öyle ki bunun için o kişinin bir insan olmasına dahi gerek yok. Hatta olmasa daha mı iyi? Sinirlenince format C:\ yapmak sanki daha kolay. Olmadığını Samantha'nın bir kaç dakikalığına offline olduğunda Theo'nun paniğinden görüyoruz.


Velhasıl insan ırkının belki de en çok istediği şey, anlaşılabilmek, yalnız olmadığını hissetmek.

Bu kadar temel ihtiyaçlarımız varken neden bu his genelde kazanılamaz işte her daim merak edilecek soru bu.

Şu anda kompleks AI'ler olmasa da özel arkadaşlar servisleri mevcut. İlgi alanlarınız, hayat görüşünüz, istediğiniz tarz vb gibi bilgilerle muazzam paralarla özel eğitilmiş kişilerle bir haftasonluğuna real girl/boyfriend experience satın alabiliyor insanlar. Tıpkı Samantha gibi.


Bu tür şeyler hiç de uzak gelmiyor bana, aslında yazılabilecek çok şey var konu hakkında. Giderek herkesin kendine döneceği aşırı bireysel bir dünyaya doğru gidemeden Ebola ya da Göktaşı vb ile ayvayı yer miyiz, yoksa telefonlarına yapışarak radyasyondan yeni yeşil boynuzlar mı çıkarırız bilmiyorum.

Ama bu filmin üzerine bir kaç bölüm Battlestar Galactica izleyesi geliyor insanın doğruya doğru.

Güzel filmdi.

"I think anybody who falls in love is a freak. It's a crazy thing to do. It's kind of like a form of socially acceptable insanity."




18 Ağustos 2014 Pazartesi

Noah

Bilen bilir Darren Aronofsky her daim en sevdiğim yönetmenlerden biri olmuştur. Bunda şaheseri The Fountain'ın yeri mühim. Üzerinden yıllar geçse de "hayal ettiğim film" ölçütlerine bu kadar yaklaşabilen başka film tanımıyorum. (Bir nebze de Cloud Atlas diyebilirim)

Popüler kültür karşıtı olmanın yanından geçmesem de kendisinin en popüler filmi olan Black Swan en az sevdiğim filmi oldu. Siyah Kuğu sahnesi gibi bir kaç epik an dışında sevmedim, sevemedim.


Pek tabii Darren Aronofsky'nin süte doyduğu an, Clint Mansell'ın müzikleri ile görselliğinin birleştiği andır. Nitekim Noah'da da aynı gelenekten vazgeçmiyoruz.

Filme dönecek olursak Noah, Aronofsky'nin "dünyevi" meselelerden kurtulup kendi mistik dünyasına dönüşünün eseri diyebiliriz.

Imdb'de çok düşük puan alınıp yerden yere vurulmasına karşın diyebilirim ki bu sene kendi adıma izlediğim en etkileyici film oldu. Bundan sonra spoiler gelecek.


Tufan öncesi dünyanın sahibini gelişmiş ve kendini yok eden bir uygarlık gösterdiği açılış sahnesi ile zaten film kalbimi kazandı. Esas lanetlenen olgu olan Nuh'un insani tasviri, bocalamaları, bir seçilmişe yakışmayacak karmaşalar içinde olması asıl filmi güçlü kılan detaylar oldu benim için.

Filmin genel dokusu masalsı ve etkileyici, arkada muhteşem müziklerle bu etki artıyor. Ancak filmi eleştirirken "fantastik" sever izleyicinin "O kuşlar nasıl geldi oraya", "O hayvanlar nasıl uyudu çok saçma", "Bir kere sığmaz ki oraya o kadar varlık" gibi yorumlarını gerçekten anlamak mümkün değil. Ki bu tür eleştirileri yapan pek çok kişinin zaten dinsel inançları olduğunu düşünürsek çelişki artıyor, neyse bunu geçelim.


Filmi eleştirebileceğim en önemli kısım Tubal Cain'in tufan sonrası gemi içindeki varlığıydı. Anlamsız bir gerilim yaratmak için bu tür bir filme eve saklanan psikopat komşu karakterinin yedirilmesi, sonra Screamvari bir şekilde elinde bıçakla çevresindekilere saldırması gibi sahneler son derece gereksizdi.

Ancak bunun dışında Nuh'un kraldan çok kralcı olup tanrının işaretlerini bir sınav olarak görmesi gibi bocalama sahneleri aslında son derece gerçekti, çünkü son derece insaniydi.


Anthony Hopkins'in çizdiği Methuselah portresi de filme en renk katan kısımlardan biri olmuş. Alevli kılıç sahnesi müthişti. (Kendisi oynamasa da)

Favori sahnem gözcülerin toprak bedenlerinden kurtulup göğe yükseldikleri andı. Gerçekten orada "ilahi" bir an yaşandığını hissetmek mümkün. Ayrıca evrim sahnesi de gayet güzeldi. İnsana geçişte akıllı tasarıma göz kırpsa da dini temelli bir filmde Fat Boy Slim klibi çıkmasını beklemek biraz imkansızdı. (Gene de yapsan sana puanım dokuz değil on olurdu kanka, olsun)


Velhasıl eğer biraz mistik, epik şeylerden hoşlanıyorsanız önyargısız bir zihinle izlediğinizde filmden epey keyif alacağınızı düşünüyorum. Son olarak Aronofsky'nin ileriki sinema kariyerine gişe filmleri yapıp para kazanma zorunluluğu kaçınılmaz olsa da voleyi vurduğu bir sonraki filmden sonra gene bu tarz işlere dönmesi temennim. Hele şöyle bir Atlantis filmi yapsa tadından yenmez, buradan yetkililere sesleniyorum.

Guardians of the Galaxy

Biraz daha yazmam lazım. Bu yılın yazı adedi sadece bir! İkincisi de Guardians of the Galaxy olsun o zaman.

Bu evrenin diğer izlediğimiz Marvel filmlerine göre en önemli farkı kendisini ciddiye almaması ve absürd muhabbet sever izleyiciye hoş anlar geçirtmesi. Neticede rage’e girmiş bir şekilde ortalığı tarayan bir rakunu her gün görmüyoruz.


Bradley Cooper’ın seslendirdiği Rocket benim için filmin en güzel şeyi. Kadim dostu Groot da aynı şekilde gönüllerin oscarını alıyor. İzledikten sonra saksıya fide dikip kendi Groot’unu yaratma isteği olası.

Tabii filmin insansı karakterlerini unutmamak lazım tipim olmasa da bu filmde epey bir üne kavuşan Chris Pratt esas çocuğu iyi kotarıyor. Avatar’da mavi rengiyle karşımıza çıkan Zoe Saldana bu sefer yeşil. Star Trek’te de oynadığını düşünürsek değişik tipli ve renkli bilimkurgu kadını ikonu olmaya aday.


Glenn Close, Djimon Hounsou ve Benicio Del Torro ufak rolleriyle filme renk katıyorlar. Ancak esas konu şu ki fantastik filmlerin aranan uyuz adamı olma yolunda Lee Pace Ronan rolüyle önemli bir adım atıyor. The Hobbit’de Thranduil rolünü bu konudaki başvuru yazısı olarak görebiliriz. Bu performansla giderse  sinema tanrısının yürü ya kulum dediği isimlerden biri olmak üzere.

Doctor Who’da Matt Smith’in yol arkadaşı olan Karen Gillan da dazlak kafası ve karanlık imajı ile karşımıza çıkıyor. Gayet beğendim. Şu dazlak kesimli saç modellerine bayılıyorum zaten.


Üçlemeye dönüşecek olan G.o.G. eğlenceli bir film. İlk başta “rakunla ağaç filmine mi gideceğim ben” diye düşündürtse de filmin sonunda insanları boşverip “üç saat rakunla ağaç çekseniz olur, izlerim” dedirtmesi olası. X-Men Days of Future Past’da göremediğimiz Stan Lee bu sefer cameosunu yapıyor, mutlu oluyoruz.

Yazıyı filmin en özlü sözüyle bitireyim: “We are Groot” 


28 Mayıs 2014 Çarşamba

X-Men: Days of Future Past

Yazmayalı neredeyse bir sene olmuş; yeni iş, yeni ev, evlilik derken burası terkedilmiş western filmi kasabasına dönmüş. Arnold'un dediği gibi: "I'm back"

Geçen sene son yazım pek sevgili Marvel külliyatından The Wolverine hakkında. Son yazı bir fiyasko hakkında olsa bu sefer şöyle doya doya kendimden geçerek izlediğim bir Marvel filminden bahsetmek güzel.

Bundan sonrası full spoiler, resim falan da koyuyorum ama filmi izlemediyseniz kesinlikle uzak durun, aşağıya gözünüz kaymasın.


Öncelikle çok açık ve net en iyi X-Men filmi bu. Adeta bir X-Men patch dosyası. Özellikle X3 yüzünden patır patır ölen karakterleri, sapıtan konuları çok iyi toparlıyor. -Jean Grey, Cyclops hatta ve hatta Profesor X'i bile öldürmüşlerdi. Birkaç tane daha Savulun Wolverine Geliyor filmiyle nereye kadar?

Neyse X-Men: First Class malumunuz gayet eli yüzü düzgün, bizleri müthiş etkileyici genç Magneto ve Charles Xavier ile tanıştıran ek olarak da on numara soundtrackli bir yapım oldu. Sırf Rage and Serenity sahnesini n kere izlemişimdir. Days of Future Past ise resmen görüyor, arttıyorum diyor.

Filmi kare kare anlatmayacağım ama gelecekte sırf Mystique'in bir kararı sonucunda başlayan olaylar zinciri en sonunda mutantların ve ona yardım eden insanların acımasızca yok edildiği pek karanlık post-apocalyptic bir dünyaya varıyor. Gelecek tasvirleri gayet güzeldi, ayrıca o sentineller de pek sevimsiz, pek tehlikeli. Daha girişteki savunma sahnesinde affallıyorsunuz.


Gelecekte öne çıkan mutantlardan biri Blink. Esas adamımız Wolverine Shadowcat sayesinde zihnen geçmişe yolculuk yapıyor ve olayların gerçekleşeceği 1973'e dönüyor.

Burada acıların çocuğu Charles "Leave me alone" Xavier, Hulkvari takılan Beast ve en cool haliyle Magneto'yu görüyoruz. Jennifer Lawrance'dan pek haz etmesem de ilk filmde daha olgunlaşmamış kafası karışık bir kızken bu sefer kendinden emin ve çatır çutur çinli inanılmaz lastik kız tadında dövüş stiliyle şahane bir Mystique oluyor.

Geçmiş dönemin asıl yıldızı ise sırf o 10 dakikalık bölümüyle gönlümüze taht kuran Quicksilver oldu. Müthiş eğlenceli. Mutfak sahnesi ise tekrar tekrar izlenir.


Mutant düşmanı Trask Industries'in başında ise Game of Thrones'tan pek sevdiğimiz Tyrion reyizi canlandıran Peter Dinklage'ın oynadığı Dr. Bolivar Trask var. Mystique'in adaptasyon yeteneğini alıp gelecekte tüm mutantların başına bela olacak sentinelleri geliştirmek istiyor. Her zamanki gibi çok iyi ama ben onu delikanlı haliyle tercih ederim.

Bu filmde Magneto'nun dahiyane planları ile hırslı mallıkları birbirine karışsa da Xavier'e herkesi kesip biçerlerken sen neredeydin neden sadece :((( yapıp ağlamak dışında bir şey yapmadın diye posta koyması gayet yerindeydi.

Ayrıca Stryker ibişini de ara ara görüyoruz, zaten filmin sonunda Wolverine'i bulunca o Erol Taş sırıtışından herşey ortada. Malumunuz geçmişe döndüğünde Wolvi'nin daha adamantium bir iskeleti yoktu.

Soluksuz geçen bir ilk yarıdan sonra gene soluksuz bir ikinci yarı izliyoruz. Bir saniye bile sıkıldığımı hatırlamıyorum.


Filmin sonlarına doğru geçmiş ve geleceğin çapraz kurguda ilerleyişi harika Ancak bir son 10-15 dakika var ki filmi ele geçirdiğimde kesin tekrar tekrar izlenecek.

Geçmişte pek sevgili X-Men'lerimiz sentineller tarafından patır patır öldürülürken, Storm'un biçilmesi, Blink'in ölümü, ve en son sahnede Profesor X, Magneto, Wolverine ekibine ateş püskürtmeye hazırlanan Sentineller derken Mystique doğru seçimi yapıyor ve hop, gelecek değişti. Aslında sadece gelecek değil pek çok olay da.


Zaman değiştikten sonra Wolverine'in Xavier'ın okulunda gezmeye başladığı sahne herhalde X evreninin en duygusal anlarından biri. Sapasağlam tüm mutantları tek tek görüşü, herkesin mutlu mesut hayatına devam etmesi derken içimden bir ses pek tabii ya Jean dönerse yok yok umutlanma diye dürtmeye başladı. En son aynı gaz ve düş kırıklığını Star Wars Episode 3'te Qui Gon için yaşamıştım. (Scriptlerde bile vardı oysa, ama Liam Neeson ayağını kırınca oynamamış)

Ve sonunda kamera uzaktan kırmızı saçları gösterdi yok kesin ters köşedir derken bir bakıyoruz ki Jean Grey is back! Sevinçten resmen tepindim koltuğumda. Ve pek tabii ki Cyclops da geri dönüyor, sevindim mi, kesinlikle!. Wolverine muhtemelen bir nevi taşıdığı yükten kurtulup ilk kez Jean'e bu kadar mutlulukla "Seni uzaktan sevmek sevmelerin en güzeli" diyor içinden. Cyclops'a şefkatli bakışlar attığı an da çok eğlenceliydi.

Ve tabii ki Profesor X de ofisinde tüm karizmasıyla oturuyor. Mutlu son dediğin böyle olur!


Şahane bir finalle tüm seri derlenip toparlanıp, seyirciyi de mutlu edip bizi bir sonraki filme hazır hale getiriyor Bryan Singer. Jenerikler sonrasında ise bir sonraki 2016'da gösterime girecek olan X Men: Apocalypse ile ilgili kısa bir bölüm görüyoruz. İşin özü: Piramitleri Apocalypse yapmış.

Zaten buraya kadar okuduysanız gidin görün dememin bir anlamı yok ancak son temennim de artık bari bu filmde doğru dürüst Gambit'i görelim ya. Fox'un özel bir garezi mi var bilmiyorum ama bu kadar ikonik bir karaktere yer vermemek cidden çok anlamsız. Bir filmde daha Wolverine başrol olursa bayılabilirim artık.

Özetle, on puan on puan on puan kırk puanla şampiyon; IMDB'de de bastım onu.



8 Mayıs 2013 Çarşamba

Oblivion

Film serisine devam ediyoruz. Yılın ilk yarısı itibariyle bilimkurguya hasret kalmıştım. Oblivion resmen pası attı.

Gözlemlediğim kadarıyla başrolde Tom Cruise olunca seyircide ön yargı oluşuyor. Uzun süredir Scientology muhabbeti yapmamasından da plasenta yeme muhabbetleri vb tarikat konularının kariyerine ne kadar zarar verdiğini görmek mümkün.


Ancak tarikatının müthiş kaynaklarından mıdır makyaj hilesi midir, kendisiyle ilgili en önemli konu açık bence: Bu adam yaşlanmıyor! Hakan Peker bile botoksla suratı dağıttı Tom Cruise meşaleyi taşımaya devam ediyor.

Filme geri dönersek bu sene içinde gösterime girecek Elysium gibi post-apocalyptic bir dünya ile karşı karşıyayız. Bu tarzın moda olması temennim, her daim pek sevdiğim bir konsept olmuştur.

Hikayenin ters köşeleri son derece başarılı, efektler ve yaratılan atmosfer de keza. Bir dakika bile sıkılmadan filmi takip ediyorsunuz.


Yaratıcıyı yok etme teması Oblivion'da da işlenmiş. Sonu klişe olsa da dediğim gibi yarattığı ikilemler ve twistler son derece hoş. Spoiler vermemek adına bahsetmeyeceğim, güzel sahneler gerçekten.

Bunun dışında Morgan Freeman da ölümsüzlüğünü ilan etmiş durumda, ufak bir rolle güzel iş kotarıyor. Game of Thrones'un Jamie Lannister'ı Nikolaj Coster Waldau da yan bir rolde, aksiyon filmlerine de gider bu adam cevheri kullansınlar. :)


Oluşturulan araçlar, fütüristik atmosfer hepsi harika. Geçenlerde Matrix serisini izlediğimde efektler ne kadar yavan geldi... On küsur sene önce ağzımızın suları akarak izlediğimiz devrimsel film bile şu anki görselliğe kıyasla eksik kalıyor. Film hala güzel, Matrix bilmemkaçıncı kez çalışmaya devam ediyor o ayrı.

Bilimkurgu seviyorsanız, ofisten sıkıldım biraz dünyanın sonuna gideyim diyorsanız izleyin, pişman olmazsınız.


Iron Man 3

Uzun zaman oldu! İki aydır yazmamışım. Bir süredir feci bir koşturmaca içindeyim ondan ötürü uzak kaldım. Ancak arayı kapatma vakti geldi. :)

Uzun zamandır Iron Man 3'ü bekliyordum. Dramatik fragmanından ilk iki filme göre çok daha farklı bir şey izleyeceğimiz belliydi, nitekim öyle de oldu.


Genel olarak bakarsanız filme çok da bayılmadım. Biraz zorlama geldi. Son dönemde giderek yükselişe geçen karamsar ve duygusal süper kahraman filmi modası Iron Man'i de ele geçirmiş. Karşımızda panik atan geçiren ve eski kimliğinden uzak bir Tony Stark var.

Kimine uçarı ve zeki adamın karanlık dünyasını izlemek çekici gelebilir ama bu tür muadil ürünleri bir kaç yıldır sürekli gördüğümüzden midir bana biraz sıkıcı geldi. Gene de Robert Downey Jr. her zamanki gibi müthiş.

Hikaye The Avengers ile son derece bağlantılı bu sebepten ötürü izlemediyseniz filmle gitmeden mutlaka izleyin.


Filmin asıl bombası bana göre açık ve net: Ben Kingsley. Mandarin karakteri orijinal hikayeden çok daha farklı işlenmiş, ters köşeyi çok sevdim. Uyarlamalarda genelde ay şöyle oldu böyle oldu diye pek üzülmem. Akışa göre güzel gidiyorsa sorun yok. Ve Kingsley karakterinin her aşamasında oyunculuğuyla inanılmaz bir şov yapıyor. Ayrıca Mandarin'in kurgusu Usame Bin Ladin hikayesi ile ilgili çarpıcı bir iddia da içeriyor.


Guy Pearce her zamanki gibi çok cool, başarılı bir kötü adam olmuş. Beynin içine girme sahnesi süperdi, keşke gerçekten öyle bir şeye tanık olsak.

Artık bir klasik olarak kapanış jeneriğini bitirirseniz bir sahne daha izleyebiliyorsunuz. Son derece eğlenceli bir bölüm. Tony Stark resmen dertli dolap olmuş, ancak Bruce Banner'dan dert ortağı pek olmuyor belli ki. :)


Özetle, tabii ki gidip görün ancak ilk iki film kadar müthiş bir şey beklemeyin derim. Bu arada özellikle ikinci filmdeki müthiş müzikler bu filmde mevcut değil. Geçen sefer Black Sabbath'ından AC/DC'sine son derece gaz bir müzik seçimi vardı. Bu sefer pas geçilmiş.

Filmin sonundan Iron Man hikayesine adeta veda edildiğini görüyoruz, ancak 2015'te gösterime girecek olan The Avengers 2'de Iron Man'i izlemeye devam edeceğiz.


5 Şubat 2013 Salı

Life of Pi

İlk başta izlerken biraz sıkıldım. Ağır tempoya gelemem doğruya doğru.

Ama ikinci yarıda esasen de filmden bittikten sonra görüntüler aklımda kaldı. Düşünmeye başladım.

Life of Pi "az insan" içeren bir film. Hikayenin çoğunda baş karakterimiz Pi ve Richard Parker isimli bir kaplanla birlikteyiz.

Olağanüstü görüntüler izliyorsunuz. Özellikle gece sahneleri muhteşem.


Sonunda Pi'nin dediği gibi istediğiniz öyküyü seçebilirsiniz; ancak bu o kadar da önemli değil. Kaplan tanrı da olabilir, Pi'nin yansıması da.

Bir kazazedenin hayatta kalma mücadelesinden fazlası var Life of Pi'de. Bazen hayat da bir gemi kazasına benzeyebilir. Her şeyinizi kaybettiğinizi düşünebilirsiniz. Açık denizde hiçbir umut olmadan bir sonraki gün için yaşarsınız.

Ve karaya ulaştığınızda hayat devam eder. Bu mücadele epik bir hikaye olabilir aslında gerçeğin ta kendisi de.


Tüm heybetiyle ekranı dolduran Richard Parker -kaplan- bile bazen tüm gücünü yitirebiliyor ve o koskoca gövdesi erirken bir kedi kadar küçük ve sokulgan olabiliyor. Orada onu da hayatta tutan Pi oluyor. Ne kadar ondan "zayıf" görünse de, besin zincirinde onun için bir alt basamak olsa da.


Veda sahnesi. Bir tarafım benim de Pi gibi Richard Parker'ın gitmeden ona son kez bakmasını ya da yanına gelip başını sürtmesini istedi. Ama gerçekte olması gereken oldu. Parker "görevi" bitince ait olduğu yere döndü: Ormana. Veda bile etmeden.

Bazen vedalar böyle olmalı. Sessizce ve hiçbir şeysiz.

Film insana garip bir huzur veriyor, izlemenizi tavsiye ederim.


22 Ocak 2013 Salı

Cloud Atlas

Her insan gibi izlediğim ve asla unutamadığım; sırf müziğini duyduğumda bile içimde bir yere dokunan filmler vardır. Braveheart, The Fountain, Hero ve nicesi...

Cloud Atlas kesinlikle onlardan biri.

Samimice söyleyeyim, bu son derece subjektif bir yazı. Bu satırları okuyup filmi izledikten sonra hiçbir şey hissetmeyebilirsiniz, ya da hayal ürünü karakterler için gözyaşı dökebilirsiniz. Gülümseyebilir ya da hayallerinizin bir filmde can bulduğunu görebilirsiniz. Hoş, illa da bir anlamı olmak zorunda değil.


Kendi adıma, eğer sinema perisi karşımda belirip nasıl bir film izlemek istediğimi söyleseydi her karesiyle bu Cloud Atlas olurdu.

Ve bu yazıda filmin içeriğine dair bir detay yok, gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

Hayalperest diyebilirsiniz, ancak hayatları bile aşan ne olursa olsun birbirlerini bulan insanların hikayeleri her daim beni mutlu ediyor, umut veriyor.


Aşkın gücüne tekrar tanık olmak, o anda buna dair en ufak bir inancınız kalmasa bile sizi tekrar yeşertiyor.

Ve sadece aşkın gücü ve güzelliği değil Cloud Atlas'ı benim için bu kadar değerli kılan; bazen bir düşüncenin çağlar, gezegenler, hayatlar ötesinde bir çok şeyi değiştirebileceğini ispat etmesi.

Siz de belki bundan onlarca yıl önce yazılmış bir şarkıyı dinlerken hayatınızın en güzel yazısını yazdınız, belki yüzlerce yıl önce hayat bulmuş satırlardan aldığınız güçle yeni bir yola saptınız. Belki hiçbir şey yapmadınız ama o düşünce kalbinizde var oldu ve bir gün çok daha güzel bir şeye ışık tutacak.


Karanlığın aslında önümüzdeki aydınlığın habercisi olmadığını nereden bilebiliriz ki? Bazen çok zor olsa da sadece gereken tek şey sabır, ve inanmaya devam etmek.

Ve müzik... Milyonlarca satan bir plak olması gerekmez, bir kaç nota hayatları birbirine bağlayabilir. O sesler evrende sadece sizin için tınlıyor olabilir. Böyle hissettikten sonra neden böyle olmasın...

Cloud Atlas hem bir o kadar aynı hem de bir o kadar özel olduğumuzu anlatıyor bize. Herkes kadar. Ne eksik ne de fazla.



Her şeyi bildiğine inanan bir bilim kadınına bir "vahşi" yol gösterebilir kimi zaman. Bilgeliğin kitaplar, teknolojiler ve gösterişten ibaret olmadığını anlarız. Bilgelik bazen bir kalp atışında saklı olabilir.

Gerçekten içimizden gelen her davranış bilgecedir aslında, fazla teferruata gerek yok.

Bazen yol gösterici olarak sahneye çıkan aslında yol gösterilen olabilir.


Eğer içinizden gelirse bu filmi lütfen izleyin, karanlık bir peri masalı bu bir o kadar da gerçek.

Siz inanmak istedikten sonra gerçekliğini ne engelleyebilir...

Ancak her saniyesine bezeli sayısız sembol, detay ve motiflere odaklanmadan izlemeyi deneyin benim ilk yaptığımın aksine.

Bazen anı algılamaya çalışmak o anın büyüsünü alır götürür. An geçmiştir ve onu tekrar yaşama şansınız kalmaz.

Herkes için mutlu bir son var, bazen ne kadar uzakta görünse de...

Kimi zaman bir gülümsemede kimi zaman ise bir an gözünüze takılıp geçtiğiniz parmağınıza konmuş bir uğur böceğinin kanadında. Bazen ise asla bitmeyeceğine inandığınız bir boşlukta.


Bu filmi ilk izlediğimde tüm detaylarını ve kendimce çıkarımlarımı anlatmak istemiştim; oysa şimdi düşününce bunu yapmak ne kadar beyhude...

Kalp neyi görüyorsa hakikat odur, gerisi teferruat.

Su aksın, yolunu bulsun...

Ve son olarak filmin muhteşem müziklerinden bir kuple:


24 Aralık 2012 Pazartesi

Unutulmaz Sahneler Serisi: Rage and Serenity

21 Aralık'ı da "kazasız belasız" atlattığımıza göre artık daha "normal" şeylerden bahsetmek istedim. Neyse patlama çatlama, uzay gemisi vb gibi olaylar için önümüzdeki kıyametlere bakacağız artık.

Yeni bir anket serisi olarak sizlerle dönem dönem kah sinema kah dizilerde en sevdiğim sahneleri paylaşmak istiyorum. Zira bazı kareler var ki bazen bir filmi sevme sebebiniz olur, ya da sizi on ikiden vuracak bir hissi aktarır.


--X-MEN FIRST CLASS (2011)

Charles Xavier liderliğinde ilk nesil genç X-Men ekibi eğitimine başlar. Çaylaklar hem çeşitli kazalar geçirir hem de güçlerini geliştirirken Erik Lehnserr de Xavier ile deneyler yapmaktadır. Ancak gücünü her daim öfkesiyle harekete geçiren Erik, bir yandan başka ve daha güçlü bir yol olduğu ihtimalini kabul etmez.


Charles: See that?  Try turning it to face us. (Devasa boyutta metalik bir radarı gösterir)

(Erik tüm gücüyle dener ancak radarı döndürmeyi beceremez)


Charles: You know, I believe that true focus lies somewhere between rage and serenity. Would you mind if I...

(Erik, Charles'ın zihnine girmesine izin verir ve annesi ile geçirdiği ilk ve son doğum günü kutlamasını hatırlar. Hem onun hem de Charles'ın gözünden bir damla yaş düşer)


Erik: What did you just do to me?
Charles: I accessed the brightest corner of your memory system. It's a very beautiful memory, Erik. Thank you.
Erik: I didn't know I still had that.


Charles: There is so much more to you than you know. Not just pain and anger. There is good, too. I felt it. When you can access all of that, you'll possess a power no one can match. Not even me. So, come on. Try again.


(Erik tekrar denediğinde bu sefer büyük bir uğultu duyulur ve radar dönmeye başlar. Radar döndükçe Erik önce ağlamaya, sonra gülmeye başlar.)

Charles: Hey! Well done.

(Charles da dostunu bu başarısı için kutlar ve o da coşkusuna katılır)


Sizin de bildiğiniz gibi Erik Lennsher X-Men'in en büyük kötüsü Magneto'dan başkası değildir.  Sonra kendi davası için yanlış yollarla savaşmayı seçer. Ancak unutmamak lazım ki Charles ile yaşadığı bu deneyim aslında onun en güçlü olduğu andır.

Kilit his: Güven, inanç & dostluk.

Aslında uzun uzun sahnenin bende yarattığı etkiyi yazmayı düşünmüştüm ancak Profesör X'in tek bir cümlesi aslında her şeyi özetliyor:

"There is so much more to you than you know. Not just pain and anger. There is good, too. I felt it. When you can access all of that, you'll possess a power no one can match. Not even me."


Ve bu müthiş sahneye eşlik eden müzik:
Henry Jackman - Rage & Serenity

Pek derin pek duygusal bir yazı olmasına karşın X-Men First Class denince aklıma pek tabii bir de şu unutulmaz sahne geliyor: (buradan izleyebilirsiniz)

- Excuse me, I'm Erik Lehnserr...
- Charles Xavier...
- Go fuck yourself!





9 Eylül 2012 Pazar

Dark Shadows

Hiçbir zaman Tim Burton sinemasını sevmedim, sevemedim. Çocukken de büyükken de Beetle Juice bana keyif vermedi, en "normal" filmi Big Fish bir süre sonra ağızda yapışan aşırı tatlandırıcılı parlak renkli kremalı bir pasta gibi gelmişti bana. Hani içindeki çocuk ölmüş falan filan ile gelmeyin bana The Chronicles of Narnia'da ağlamış insanım ben.


Batman ve Batman Returns'ü ayrı tutabilirim. Ama genel toplamda Nolan'ın dünyasını tercih ederim. (Son filmdeki New York çakması Gotham hariç)

Beyaz boyalar, enine şeritli çizgiler, yumuşak yürekli ucubeler, overactinge yönlendirilmiş oyuncularla, "karanlık masalsı atmosfer"; bana hitap etmiyor. Aslında masalsı atmosferli filmleri sevsem de, bizim masal anlayışımız farklı belli ki. Bir de Danny Elfman var, bu güzel kısım. Eh tabii bir de Johnny Depp.

Ah unuttum bir de Mars Attacks! var, izlediğim en eğlenceli filmi o olsa gerek; sırf kafası patlayan uzaylıları yeter. Star sık sık gösterirdi zamanında.


Neyse lafı dolandırmayalım, izlenecek bir şey kalmaması ile sonunda Dark Shadows'a sıra geldi. Fragmanı da  yukarıda saydığım faktörlerin rahatsız edecek kadar yoğun olmayacağını hissettirmişti.

Öncelikle Dark Shadows bir dönem filmi, 70'lerde geçiyor ve o dönemi seviyorsanız seyir açısından çok hoş sahneleri var. Özellikle Nights in White Satin eşliğindeki giriş çok güzeldi. Film, 1960'ların sonlarında yayınlanmış aynı isimli dizinin uyarlaması.


Bunun dışında Johnny Depp gibi bir adamı makyajla yumurta gibi yapmışlar, konuşma stili ve Alice Cooper ile -evet Alice Cooper var filmde, No More Mr. Nice Guy söylüyor hatta- muhabbetleri güzeldi. Zaten filmin önemli bir bölümü iki yüz yılı tabutta geçiren Barnabas Collins'in günümüz hayatta karşılaştıkları yeni şeylere gösterdiği tepkilerin parodisi üzerine kuruluydu. Ayrıca T-Rex ve Black Sabbath tınıları da duyuyoruz filmde.


Film genel olarak akıcıydı, fazla bir derinliği yoktu ve rahatça izleniyordu. Michelle Pfeiffer hala çok güzel ve zarif. Konuşma tarzı ve vurguları True Blood'daki Pam'i andırdı bana acaba benzer aksanlara mı sahipler, merak ettiğim bir konu.

Ve Eva Green. Bu filmde saplantılı ve kötü ruhlu aşık cadı Angelique Bouchard'ı oldukça başarılı canlandırmış. Sarışın hali de çekici ama bence koyu saçlı hali çok daha güzel.


Hikayenin temelinde saplantılı bir aşk hikayesi var, elde edemediği adamı vampire dönüştürüp sonsuz acı ile lanetleyen aşık bir cadının asırlarca dinmeyen kini ve intikam mücadelesini izliyoruz. Nitekim filmin en dramatik sahnesi de Angelique'e ait.

Ayrıca magazinsel açıdan bakarsak bu filmde Johnny Depp, Eva Green ile yakınlaşıp akabinde zaten sorunlar yaşadığı uzun yıllardır evli olduğu Vanessa Paradis ile boşanma kararı aldığı söyleniyordu.

Bir haftasonu gecesi için gayet güzel izlenebilir ama "sıkı" Tim Burton fanı iseniz sizi kesmeyebilir.